14 Şubat 2026 Cumartesi

GADAMER: WITEGENSTEIN AYNASINDA GÖRÜLEN

 

wıttgensteın felsefesinin gadamerci  hermenötik açısından sonuçları

 

Wittgenstein'ın geç dönem felsefesi, anlamın kullanımda ortaya çıktığı, dilin dil oyunları içinde işlediği ve hayat biçimlerinde temellendiği fikrine dayanır. Son dönem karşılaştırmalı felsefe literatürü, Wittgenstein ile Gadamer ve Heidegger çizgisindeki felsefi hermenötik arasında sıklıkla yakınlık kurma eğilimindedir. Bu yakınlaştırma çabaları, her iki düşünce geleneğinin Kartezyen öznellik eleştirisi yapmalarını, dilin ontolojik önceliğini vurgulamalarını ve kesinlikçi paradigmalara mesafeli durmalarını gerekçe gösterir.

Ancak bu tür yakınlaştırma girişimleri, Wittgenstein felsefesinin temel hareket noktasını göz ardı eder. Wittgenstein'ın dil oyunları, kural izleme ve hayat biçimi kavramlarıyla ortaya koyduğu şey, Gadamer'in yorum anlayışının neredeyse tam tersidir. Gadamer'e göre yorum, insanın dünyadaki varlık tarzının evrensel bir yapısıdır. Oysa Wittgenstein için yorum bir tür kriz durumudur; asıl olan, dille yorum öncesi bir uyum içinde yaşamayı sürdürmektir. Bu temel fark, iki düşünür arasında köprü kurma çabalarını baştan itibaren sorunlu hale getirir.

Bu yazıda, Wittgenstein'ın geç dönem felsefesinin temel kavramlarından hareketle Gadamerci felsefi hermenötiğe yönelik sistematik bir eleştiri geliştirmeyi amaçlıyoruz.

 

   gadamer’de  yorum

Gadamer’de yorum, yöntemsel bir teknik olmaktan çok insan varoluşunun ontolojik bir boyutudur. Anlamak, öznenin nesneye uyguladığı bir prosedür değil; insanın dünyayı anlamlandırarak varoluş biçimidir. Yorum, sonradan eklenen ikincil bir eylem değil, insanın dünyada-olma tarzının ayrılmaz parçasıdır. Bu ontolojik temel, Gadamer’i klasik hermeneutikten (Schleiermacher ve Dilthey’in yöntem odaklı yaklaşımından) ayırır; asıl soru “anlama nasıl mümkündür?” sorusudur ve yorum epistemolojik olmaktan ziyade ontolojik bir olaydır.

Yorum her zaman tarihsel olarak belirlenmiştir. Yorumcu boş bir bilinçle değil, belirli bir gelenek, tarihsel konum ve önyargılarla metne yaklaşır. Gadamer’de “önyargı” olumsuz bir kavram olmaktan çıkar; anlamayı mümkün kılan ön-anlama yapılarıdır. “Etki tarihi bilinci” ile geçmiş, yalnızca araştırılan nesne değil, bugünü şekillendiren canlı bir etkidir. Yorum diyalojik bir süreçtir: Metin edilgen nesne değil, konuşan bir muhataptır. Anlama, metne sorular yönelterek ve metnin cevaplarıyla karşılıklı etkileşim içinde ortaya çıkar; bu yüzden yorum, özne egemenliği değil, açıklık ve karşılaşma deneyimidir.

Anlama ile uygulama ayrılmazdır; metni anlamak, onu kendi durumumuza taşımaktır (hukuk ve teoloji örneklerinde olduğu gibi). Yorum aynı zamanda dönüştürücüdür: Metinle karşılaşma, yorumcunun ufkunu genişletir ve kendini de yeniden anlamasını sağlar. Ancak bu süreç sınırsız çoğulluk değildir; metnin kendi anlam imkânları ve geleneğin sürekliliği yorumu sınırlar. Hakikat, yöntemsel kesinlik değil, diyalog içinde tarihsel olarak açığa çıkan bir olaydır.

Gadamer’de yorum; tarihsel, dilsel, diyalojik, uygulayıcı ve dönüştürücü bir anlam olayıdır. Ne yazarın psikolojik niyetini yeniden üretme ne de öznenin keyfi anlam yüklemesidir; geçmiş ile şimdi arasında dilde gerçekleşen, hakikat iddiası taşıyan canlı bir karşılaşmadır ve insanın gelenekle, dünyayla, kendisiyle ilişkisinin temel biçimlerinden biridir.

Gadamer’in yorum anlayışını bütünleyen bir diğer temel unsur da "uygulama"dır (Anwendung). O, romantik hermeneutiğin anlama, yorum ve uygulama arasında yaptığı ayrımı reddeder. Gadamer'e göre bu üçü, hermeneutik sürecin birbirini izleyen aşamaları değil, aynı anda gerçekleşen iç içe geçmiş boyutlarıdır. Bir metni anlamak, aynı zamanda onu yorumlamak ve kendi durumumuza uygulamaktır. Bu tezini en açık biçimde hukuk ve teoloji hermeneutiğinden aldığı örneklerle temellendirir. Bir yasa metni, her yeni davada somut duruma uygulanarak anlaşılır. Uygulama, metnin anlamını günceller, onu yaşayan bir gerçeklik haline getirir. Aynı şekilde kutsal bir metin de her çağda vaaz edilerek, inananların hayatına uygulanarak anlaşılır. Bu uygulama keyfi bir güncelleme değildir; metnin kendi anlam olanaklarıyla, geleneğin sürekliliği içinde sınırlıdır. Yorum, geçmişi bugüne taşımak değil, geçmişin anlamının bugünün somut durumunda yeniden dirilmesine, yeniden konuşmasına izin vermektir.

 

Gadamer yorumu dönüştürücü bir deneyim (Erfahrung) olarak niteler. Hermeneutik deneyim, öznenin kontrolünde yürüttüğü bir faaliyet değil, öznenin de içinde yer aldığı ve dönüştüğü bir olaydır. Yorumcu, metinle kurduğu karşılaşmada yalnızca metni anlamakla kalmaz; kendi tarihselliğinin, kendi önyargılarının, kendi sonluluğunun da bilincine varır. Metnin kendisine söyledikleri, kendi ufkunu sorgulamasına, genişletmesine ve dönüştürmesine yol açar. Bu yönüyle yorum, dışsal bir nesneyi çözümleme işlemi değil, aynı zamanda derin bir kendini anlama (Selbstverständnis) sürecidir. Yorumcu metni anladıkça, kendini de daha iyi anlar.

 

Tüm bu özellikleriyle Gadamer'in yorum anlayışı, ne metnin ardındaki yazarın psikolojik niyetini yeniden üretmeye çalışan romantik bir yeniden inşadır ne de öznenin metne istediği anlamı yükleyebileceği görececi bir keyfiliktir. O, tarihsel gelenek içinde, dilsel bir ortamda, geçmiş ile şimdi arasında gerçekleşen, diyalojik ve uygulamalı bir anlam olayıdır. Ve bu olay, hakikat iddiası taşır. Hakikat, Gadamer'de yöntemsel kesinlik ya da önermesel doğruluk anlamına gelmez. O, bir açığa çıkma (aletheia), bir tezahür etme, bir varlık olayıdır. Yorum, hakikatin tarihsel ve sonlu bir varlık olan insan için mümkün olan tek gerçekleşme biçimidir.

 

Gadamer’in yorumu bir varlık olayı, bir hakikat tezahürü olarak bu denli yüceltmesi, dilin ve geleneğin neredeyse mistik bir taşıyıcısı haline gelmesi, Wittgenstein’ın geç dönem felsefesinin keskin analitik aletleriyle ciddi bir eleştiriye tâbi tutulabilir. Wittgenstein’ın "anlam kullanımdır", "dil oyunları", "hayat biçimleri" ve "gramer" gibi kavramları etrafında örülen bu eleştiri, Gadamer’in hermeneutik evreninin temel taşlarını yerinden oynatmayı hedefler.

eleştirisi

 

İlk olarak, Wittgenstein’cı bir perspektiften bakıldığında Gadamer’in "anlama"yı insan varoluşunun ontolojik bir boyutu, bir "olay" olarak yüceltmesi, fazlasıyla metafizik ve muğlak kalır. Wittgenstein, anlamayı zihinsel bir süreç ya da gizemli bir varlık olayı olarak değil, kamusal dil oyunları içindeki bir yetiyi, belirli kurallara göre hareket edebilme becerisini göstermek için kullandığımız sıradan bir sözcük olarak görür. "Anlıyorum" demek, zihnimde olup biten gizemli bir şeye işaret etmez; bir satranç hamlesine doğru yanıtı verebilmek, bir cümleye uygun bir şekilde devam edebilmek, bir hesabı doğru yapabilmek gibi dil oyunu içinde sergilediğimiz bir performansın ifadesidir. Gadamer’in aksine Wittgenstein, anlamayı insanın dünyada-olma tarzının kurucusu olarak değil, karmaşık hayat biçimlerimizin içine gömülü bir pratik olarak konumlandırır. Bu, onun daha yalın ve metafizik yüklerden arınmış bir resmidir.

 

İkinci ve daha önemli eleştiri, Gadamer’in "dil" anlayışına yöneliktir. Gadamer için dil, anlamın gerçekleştiği, varlığın konuştuğu neredeyse kutsal bir ortamdır. "Anlaşılabilir olan varlık dildir" önermesi, dile ontolojik bir ayrıcalık tanır. Wittgenstein ise dili böyle tek ve yüce bir töz olarak görmez. Ona göre dil, birbirleriyle ancak aile benzerlikleri taşıyan, farklı kurallarla yönetilen, farklı hayat biçimlerine gömülü sonsuz sayıda dil oyunundan oluşur. Bir şiiri anlamak, bir matematik teoremini anlamak, bir yemek tarifini anlamak, bir emri anlamak... Bunların hepsi "anlama" olarak adlandırılsa da, her biri farklı bir pratiği, farklı bir yetiyi, farklı bir dil oyununu ima eder. Gadamer'in "dil"de birleştirdiği bu çeşitlilik, Wittgenstein'ın analizinde ayrışır, somutlaşır. Gadamer’in dili, Wittgenstein’ın dil oyunları çokluğu karşısında tekil ve tümelleştirici kalır.

 

Dördüncü eleştiri, Gadamer’in yorumun keyfiliğini engelleyecek somut mekanizmalar sunamamasıyla ilgilidir. "Ufukların kaynaşması", "metnin talebi" gibi kavramlar, yorumu keyfilikten koruyacak güçlü birer metafor olsalar da, bu korumanın nasıl işlediğine dair elle tutulur bir ölçüt vermezler. Wittgenstein ise bu sorunu "gramer" kavramıyla ele alır. Dil oyunlarını yöneten kurallar bütünü olarak gramer, anlamlı ve anlamsız, doğru ve yanlış kullanım arasındaki sınırları çizer. Bir sözcüğü anlamlı bir şekilde kullanmak, onun gramerine uygun bir dil oyunu içinde yer almak demektir. Yorum da bir dil oyunudur. Bir metni yorumlamak, onunla ilgili belirli bir dil oyunu oynamak, belirli kurallara (örneğin, metnin tarihsel bağlamını dikkate alma, metinsel kanıtlara dayanma, tutarlılık arama gibi) uymak anlamına gelir. Gadamer’in metnin "anlam olanakları" dediği şey, Wittgenstein’cı bir perspektiften, metnin içinde yer aldığı ve onunla oynanabilecek dil oyunlarının kuralları tarafından belirlenir. Keyfilik, işte bu kuralların dışına çıkıldığında, dil oyunu terk edildiğinde başlar. Gadamer bu kuralları ve sınırları göstermek yerine, yorumcuyu metnin "sesi"ne, "talebi"ne havale eder ki bu, Wittgenstein için yeterli bir açıklama değildir.

 

Son olarak, Wittgenstein’ın "hayat biçimi" (Lebensform) kavramı, Gadamer’in hermeneutik deneyimine daha somut bir zemin sunar. Gadamer için yorum, nihayetinde dil içinde gerçekleşen ve hakikati açığa çıkaran bir olaydır. Wittgenstein için ise dil oyunları, daha temel bir şeye, hayat biçimlerine gömülüdür. Hayat biçimleri, paylaşılan pratikler, alışkanlıklar, tepkiler, duygulanımlar bütünüdür. Dil oyunları bu hayat biçimleri içinde anlam kazanır. İnsanlar birbirlerini anlar çünkü ortak bir hayat biçimini paylaşırlar, ortak pratikler içinde yer alırlar. Gadamer’in "gelenek" dediği şeyin asıl maddi içeriği, Wittgenstein’da bu hayat biçimleridir. Yorum, bu hayat biçimleri içinde, bu paylaşılan pratikler zemininde yükselir. Bu, Gadamer’in oldukça soyut ve dil merkezli hermeneutik deneyimini, insanın biyolojik, toplumsal ve kültürel varlığının somutluğuna indirgeyen, onu daha dünyevi ve pratik bir temele oturtan bir harekettir.

 

Özetle, Wittgenstein’cı bir eleştiri, Gadamer’in yorum anlayışını metafizik yüklerinden arındırmayı, onu daha somut, pratik ve kamusal bir zemine oturtmayı hedefler. Gadamer’in "olay", "varlık", "hakikat" gibi büyük ve muğlak kavramlarla betimlediği anlama süreci, Wittgenstein’da gündelik dil oyunlarının içindeki bir yetiye, belirli kurallara göre hareket edebilme becerisine dönüşür. Gadamer’in yorumcuyu bağlayan neredeyse mistik "gelenek" ve "metin" vurgusu, Wittgenstein’da paylaşılan hayat biçimlerine ve dil oyunlarının içkin kurallarına indirgenir. Bu eleştiri, Gadamer’in hermeneutik projesini tümüyle geçersiz kılmaktan çok, onun temel sezgilerini daha yalın, daha işlevsel ve metafizik varsayımlara daha az bağımlı bir dille ifade etmenin yolunu açar. Gadamer’in sorduğu "anlama nasıl mümkündür?" sorusuna, Wittgenstein’ın verdiği yanıt, büyük ölçüde şudur: Anlama, ortak hayat biçimlerimiz ve bu hayat biçimleri içinde oynadığımız dil oyunlarının kuralları sayesinde mümkündür. Bu yanıt, Gadamer’in tarihsel ve dilsel vurgusunu korurken, ona daha somut ve pratik bir temel kazandırır.

 

.

 

 

1.1   UFUKLARIN KAYNAŞMASI

Hans-Georg Gadamer'in felsefî hermeneutik anlayışının merkezinde yer alan "ufukların kaynaşması" (Horizontverschmelzung) kavramı, onun hakikat, anlama ve gelenek ilişkisine dair görüşlerinin temel taşıdır. Gadamer'e göre ufuk, kişinin dünyayı anlama ve yorumlama kapasitesinin sınırlarını belirleyen, içinde yaşadığı tarihsel ve kültürel bağlam, gelenek, önyargılar ve dil aracılığıyla şekillenen dinamik bir görüş alanıdır. Bir metni anlamaya çalıştığımızda iki farklı ufuk karşı karşıya gelir: yorumcunun kendi tarihselliğinden oluşan bugünkü ufku ile metnin ait olduğu tarihsel dönemin ufku. Geleneksel hermeneutikten farklı olarak Gadamer, yorumcunun kendi ufkunu paranteze almasının hem imkânsız hem de gereksiz olduğunu savunur; çünkü anlama, tam da bu iki ufuk arasındaki diyalektik etkileşimde gerçekleşir. Ufukların kaynaşması süreci, yorumcunun metne belirli sorularla yaklaştığı ve metnin bu sorulara cevap verdiği bir soru-cevap diyalektiği biçiminde işler. Bu diyalog ilerledikçe, yorumcunun ufku ile metnin ufku arasında bir kaynaşma meydana gelir; bu kaynaşma, ne yorumcunun tamamen metnin ufkunda erimesi ne de metnin tamamen yorumcunun bugünkü ufkuna indirgenmesidir. Tam tersine, her iki ufkun da aşıldığı, yeni ve daha kapsamlı bir ufkun ortaya çıktığı yaratıcı bir süreçtir. Bu süreçte önemli bir boyut da "uygulama" anıdır; Gadamer, Aristoteles'in phronesis kavramından hareketle, anlamanın her zaman metni bugünkü durumumuza uygulamayı içerdiğini söyler. Ufukların kaynaşması, aynı zamanda Gadamer'in "etkin tarih bilinci" kavramıyla yakından ilişkilidir; yorumcu, tarihsel süreçlerin hem nesnesi hem de öznesidir ve hiçbir yorum bu tarihsellikten bağımsız olamaz. Bu kavramın önemli sonuçları vardır: anlama hiçbir zaman nihai değildir, her dönem metne yeni sorular sorar ve yeni anlamlar keşfeder; hakikat tek bir perspektifte değil, farklı perspektiflerin diyaloğunda ortaya çıkar; anlama pasif bir alma değil, aktif ve yaratıcı bir süreçtir. Ufukların kaynaşması sayesinde, örneğin Antik Yunan tragedyası olan Antigone, binlerce yıl sonra bile modern okur için anlamlı olmaya devam eder; çünkü modern okurun ufku ile Antik Yunan'ın ufku arasındaki diyalog, her iki ufku da aşan yeni bir anlayış üretir. Sonuç olarak Gadamer'in ufukların kaynaşması kavramı, anlamayı tarihsel, diyalojik ve yaratıcı bir süreç olarak kavramamızı sağlayarak, nesnelcilik ile görecelik arasında bir orta yol sunar ve insanın anlama deneyiminin zenginliğini ortaya koyar.

 

 

eleştirisi

Gadamer’in ufukların kaynaşması doktrini kısa böyledir. Şimdi bu doktrinin Wittgenstein felsefesi açısından bir değerlendirmesini yapalım.

 

1. Ufukların kaynaşması soyuttur ve son derece teoriktir. Gadamer ufukları tarihsel ve kültürel çerçeveler olarak tanımlar, bunların kaynaşmasını ise diyalojik, üretken bir olay şeklinde idealize eder. Wittgenstein’a göre ise anlam, böyle soyut bir "birleşme" mekanizmasıyla değil, dil oyunlarının somut, günlük kullanımıyla meydana gelir. Dil oyunları belirli hayat biçimleri içindeki pratik etkinliklerdir: emir vermek, soru sormak, şaka yapmak, ölçmek, betimlemek gibi. Anlam tam da bu oyunların kurallarını izlemede yatar; kurallar soyut bir teoriye değil, topluluğun paylaşılan pratiğine gömülüdür. Gadamer’in ufuk kaynaşması kavramı, Wittgenstein’ın bakışıyla, dilin gerçek kullanımını arka plana itip onun yerine metafizik bir "olay" yerleştirir. Wittgenstein’ın meşhur ifadesiyle: "Felsefi sorunların çoğu, dilimizin tatil gününe çıktığı zaman doğar." Gadamer’in hermenötiği işte bu tatil felsefesini yapar; gündelik dil kullanımının yerine tarihsel-diyalektik bir süreci koyar. Ufukların kaynaşması, dil oyunlarının çoğulluğunu ve heterojen yapısını tek bir "yüksek evrensellik" altında eritmeye çalışır. Oysa Wittgenstein’da yalnızca aile benzerlikleri (Familienähnlichkeit) bulunur; zorunlu bir öz veya tam bir sentez yoktur. Farklı oyunlar birbirine tam olarak "kaynaşmaz", en çok kısmi örtüşmeler gösterir.

2.  Ufuklar sabit ve sınırlandırılmış değildir: Dil Oyunları akışkan ve bağlamsaldır Gadamer ufukları tarihsel olarak belirlenmiş, sınırları olan "alanlar" şeklinde resmeder; kaynaşma ise bu alanların birleşmesiyle yeni bir ortak ufuk üretir. Wittgenstein ise dilin böyle sabit sınırlarının olmadığını vurgular. Dil oyunları "sınırlar"la değil, aile benzerlikleriyle tanımlanır: Bir kelimenin anlamı farklı bağlamlarda değişir ve hiçbir zaman tek bir ufuk içinde sabitlenmez. Eleştiri noktası şudur: Gadamer’in kaynaşma modeli dilin bu akışkan doğasını göz ardı eder. Anlam doğrudan "kullanım"da ortaya çıkar; bir dil oyunu oynamak, bir hayat biçimine fiilen katılmaktır. İki farklı ufuk "kaynaşsa" bile bu, Wittgenstein açısından ancak kuralların değişmesi anlamına gelir, fakat kurallar zaten sabit değildir. Metni yorumlarken Gadamer "ufukların erimesi"ni varsayar; Wittgenstein ise şöyle der: Anlama, bir dil oyununun parçası olmaktır; "metnin ufku" diye ayrı bir şey yoktur, yalnızca metnin kullanıldığı somut bağlam vardır. Ufuk kavramı fenomenolojik bir soyutlamadır;. Dolayısıyla Gadamer’in doktrini, dilin oyun karakterini –değişken, rekabetçi, belirsiz– tamamen ihmal ederek anlama sürecini romantik bir "birleşme" idealine indirger..

3 Hayat Biçimlerinin Radikal Çoğulluğu ve Kaynaşma İdeolojisinin Sınırları: Wittgenstein’ın en güçlü dayanağı hayat biçimlerinin çeşitliliğidir. Bir hayat biçimi, dil oyununu mümkün kılan pratik, kültürel, bedensel ve toplumsal bağlamdır. Farklı hayat biçimleri birbirine çevrilemez veya tam anlaşılabilir olmayabilir. Örneğin Zuni ritüeli  ile modern bilimsel deney arasındaki anlama farkı, Gadamer’in kaynaşmasıyla kolay çözülemez; çünkü iki farklı dil oyunu ve hayat biçimi çarpışır. Gadamer kaynaşmayı ideal olarak sunar: Diyalogla ufuklar genişler, ortak anlayış oluşur. Wittgenstein’a göre bu naif bir umuttur. Farklı dil oyunları arasında çatışma, yanlış anlama veya suskunluk kalıcı olabilir. Ünlü örneği: "Aslan konuşsa da onu anlamayız"; çünkü hayat biçimi o kadar farklıdır ki oyunlar kesişmez. Gadamer’in diyalog ideali radikal yabancılaşmayı hafife alır. Ufuk kaynaşması heterojenliği "gelenek" veya "etki tarihi" altında eritir; oysa Wittgenstein’da gelenek, bir hayat biçimi içindeki kural izleme pratiğinin sonucudur ve farklı biçimler arasında evrensel uzlaşı zemini yoktur.

Wittgenstein anlamı günlük hayata geri verir ve felsefeyi "dil

tatilinden" kurtarır. Bu eleştiri Wittgenstein’ın anti-teorik doğasını

yansıtır: Gadamer’in doktrini çözmek istediği sorunu (anlamanın nasıl mümkün olduğu) yeniden üretir. Wittgenstein sorunu betimleyerek dağıtır: Anlama zaten oluyorsa, "kaynaşma" gibi ekstra mekanizmaya ihtiyaç yoktur; dil oyunları zaten oynanıyordur.

 

hermenötik döngü

Hans-Georg Gadamer'in felsefi hermenötiğinin merkezinde yer alan   hermenötik döngü   kavramı, anlama eyleminin yapısını ve işleyişini açıklayan temel bir modeldir. Gadamer bu kavramı, insanın dünyadaki varoluşunun temel bir özelliği, yani ontolojikbir yapı olarak yeniden yorumlar. Yani anlama, sadece metinlerle uğraşırken kullandığımız bir araç değil, insan olmanın ta kendisidir.

 

Hermenötik döngü, en basit ifadeyle, bir şeyi anlamak için onun parçalarına bakarken aynı zamanda o parçaları içinde bulundukları bütüne göre yorumlamamız gerektiği fikrine dayanır. Bu sürekli bir gidip gelme hareketidir. Örneğin bir cümledeki tek tek kelimelerin (parçalar), anlamını cümlenin bütünsel bağlamına göre kavrarız. Ancak cümlenin bütünsel anlamını da, o kelimelerin anlamlarını bildiğimiz için oluşturabiliriz. Bu, kelimelerden cümleye, cümleden kelimelere doğru sürekli işleyen bir döngüdür. Aynı şey bir paragraf, bir bölüm, hatta bir kitabın tamamı için de geçerlidir. Paragrafı anlamak için cümleleri anlamalı, cümleleri anlamak için paragrafın bütününü göz önünde bulundurmalıyız.

 

Gadamer'in hermenötik döngüye getirdiği en devrimci katkılardan biri, ön yargı kavramına yüklediği olumlu anlamdır. Aydınlanma geleneği, ön yargıları aklın önündeki engeller olarak görüp onları yıkmayı hedeflerken, Gadamer tam tersini savunur: Anlamanın kendisi ön yargılar olmadan mümkün değildir.

 

Her döngüye, yani her anlama sürecine, beraberimizde getirdiğimiz bir dizi ön anlayış, peşin hüküm ve gelenekle (yani ön yargılarla) gireriz. Gadamer bunlara ön-anlamalar" veya "ön-yargılar" der. Bunlar, içine doğduğumuz tarihsel ve kültürel dünyanın bize miras bıraktığı, dünyayı ve metinleri anlamamızı mümkün kılan temel yapı taşlarıdır. Onlar olmadan, bir metne veya bir duruma tamamen boş bir zihinle yaklaşamayız; bu mümkün değildir. Bir metni anlamaya çalışırken aslında ondan belirli bir anlam bekleriz, ona kendi tarihselliğimizden gelen sorular sorarız.

 

3. Döngünün İşleyişi: Ön Yargıların Sürekli Gözden Geçirilmesi

 

Peki bu, hermenötik döngünün sadece kendi ön yargılarımızı metne onaylatmak için kullanılan kısır bir döngü olduğu anlamına mı gelir? Kesinlikle hayır. Gadamer için döngü   verimli   ve   açık uçlu   bir süreçtir.

 

1.    Ön-anlama ile Başlangıç:   Yorumcu, metne kendi tarihsel ufku ve ön yargılarıyla yaklaşır ve metinden bir anlam bekler (bir ön-anlama projeksiyonu yapar).

2.    Metinle Karşılaşma ve Direniş:   Yorumcu metni okudukça, kendi ön yargıları metnin "kendinde" ifade ettiği anlamla (metnin söylediğiyle) karşılaşır. Eğer yorumcu metni anlamakta samimiyse, metin onun ön yargılarını boşa çıkarabilir, onlara meydan okuyabilir. İşte bu noktada döngü, anlamanın itici gücü haline gelir.

3.    Ön Yargıların Revizyonu:   Metin, yorumcunun ön yargılarını sarsarsa, yorumcu bu ön yargılarını gözden geçirmek, onları düzeltmek veya tamamen terk etmek zorunda kalır. Bu, daha olgun, metne daha uygun yeni bir ön-anlama oluşturulmasını sağlar.

4.    Yenilenmiş Döngü:   Bu yeni ve gözden geçirilmiş ön-anlama ile yorumcu tekrar metne yönelir. Bu süreç, yorumcu ve metin arasında, ön yargıların sürekli test edildiği, onaylandığı veya düzeltildiği bitimsiz bir diyalog gibi işler.

 

Bu süreç, Gadamer'in meşhur   "ufukların kaynaşması" (Horizontverschmelzung)   kavramına giden yolu açar. Yorumcunun kendi tarihsel ufku (ön yargıları) ile metnin ait olduğu tarihsel ufuk (metnin özgün bağlamı) bu diyalektik süreç içinde kaynaşır. Anlama, işte bu iki ufkun buluştuğu yeni ve daha geniş bir ufkun ortaya çıkmasıdır.

 

4. Döngünün Ontolojik ve Tarihsel Boyutu

 

Gadamer için bu döngü, yöntemsel bir kuraldan çok daha fazlasıdır. O,   "Anlaşılmaya çalışılan şeyin, anlayanın kendi varlığı tarafından önceden belirlenmiş olması"   durumudur. Yani anlamaya çalıştığımız şey (metin, sanat eseri, başka bir insan), bizim tarihselliğimiz ve varlığımız tarafından şekillendirilmiş bir perspektiften gelir. Bu nedenle anlama, nesnel, tarafsız ve tarihüstü bir bilgi edinme değil,   sonlu ve tarihsel bir varlık olan insanın dünyayla kurduğu varoluşsal bir ilişkidir. 

 

 eleştirisi

Wittgenstein’ın ikinci dönem felsefesi bütünüyle dikkate alındığında, Gadamer’in hermenötik döngü doktrini esasen anlamı gereksiz biçimde ontolojikleştiren ve tekilleştiren bir kuramsal genelleme olarak görünür. Wittgenstein’a göre anlam, tarihsel ufukların kaynaşmasıyla gerçekleşen ontolojik bir olay değil, belirli dil oyunları içinde kamusal olarak işleyen bir kullanımdır; bir kelimenin ya da ifadenin anlamını kavramak, onun ait olduğu pratiğin kurallarını öğrenmek ve o pratiğe katılmak demektir. Bu çerçevede “anlama” tek bir yapıya indirgenemez; emir vermek, matematiksel bir ispatı takip etmek, bir şakayı kavramak ya da bir şiiri yorumlamak arasında özsel bir ortak yapı yoktur, yalnızca aile benzerlikleri vardır. Gadamer’in tüm anlamayı bütün ile parça arasındaki dairesel harekete bağlayan evrensel modeli, Wittgenstein’ın dil oyunlarının çoğulluğu ve anti-özcü yaklaşımı karşısında aşırı bütüncül kalır. Ayrıca Gadamer’in geleneği ve tarihsel ufku anlamın kurucu koşulu olarak sunması, Wittgenstein’ın “hayat biçimi” kavrayışıyla kıyaslandığında metafizik bir ağırlık taşır; çünkü Wittgenstein’da hayat biçimi ontolojik bir temel değil, dil oyunlarının fiilen işlediği pratik zeminin betimleyici adıdır. Kural izleme tartışmaları da gösterir ki anlam, geçmişin otoritesine bilinçli bir kaynaşmayla değil, kamusal pratik içinde süregelen uygulama sayesinde korunur. Bu nedenle yanlış anlama çoğu durumda tarihsel sınırlılıktan değil, dil oyunlarının kurallarını bilmemekten ya da kavramların kullanımını karıştırmaktan doğar. Son olarak Wittgenstein’ın felsefeyi kuram kuran değil, dilsel karışıklıkları gideren terapötik bir etkinlik olarak görmesi, hermenötik döngünün evrensel bir anlama teorisi olarak sunulmasına karşı köklü bir itiraz içerir. Bu bakış açısından hermenötik döngü, anlamı aydınlatmaktan ziyade onun etrafında yeni bir teorik mimari inşa eder; oysa Wittgenstein için felsefenin görevi, anlamın gizli bir yapısını keşfetmek değil, dilimizin zaten nasıl işlediğini sabırla betimlemektir.

 

"Bir metni anladığımızda, gerçekten de kafamızda 'hermenötik döngü' adı verilen gizemli bir süreç mi işler? Bir cümleyi anlamak için kelimelerin anlamlarını biliriz, evet. Ama bu, bir döngüyü yöneten bir bilinç gerektirmez. Bu, sadece dil oyununda yetkin olmaktır. 'Anlıyorum' dediğimizde, bu belirli bir pratik içindeki belirli bir duruma verdiğimiz bir tepkidir. Bunun ardında yatan evrensel bir yapı aramak, dili metafizik bir sis perdesiyle örtmektir."

 

gelenek

Gadamer’in gelenek (Tradition) kavramı, onun felsefi hermenötiğinin merkezinde yer alır ve yalnızca geçmişten devralınan kültürel mirası değil, anlamanın ontolojik koşulunu ifade eder. Gadamer için gelenek, dışarıdan karşı karşıya kaldığımız bir nesne ya da aşılması gereken bir otorite değil, zaten içinde bulunduğumuz, bizi biçimlendiren ve düşünme imkânlarımızı belirleyen tarihsel sürekliliktir. Bu nedenle gelenek, bilinçli olarak seçilip reddedilebilecek bir şey olmaktan çok, anlamanın her zaman zaten içinde gerçekleştiği tarihsel bir ufuktur.

Gadamer ayrıca geleneği bir “otorite” kavramıyla birlikte düşünür; ancak bu otorite körü körüne itaat anlamına gelmez. Otorite, bilgi ve deneyime duyulan makul güveni ifade eder. Bir geleneği kabul etmek, onun akıl dışı bir buyruğuna teslim olmak değil, tarihsel olarak sınanmış bir birikime açık olmaktır. Gelenek bu anlamda aklın karşıtı değil, aklın içinde işleyen bir unsurdur. İnsan aklı her zaman belirli bir tarihsel bağlamda işler; bu yüzden gelenekle ilişki koparılamaz.

Gadamer için gelenek statik değil dinamiktir. Her yorum geleneğin devamıdır ve aynı zamanda onu dönüştürür. Yorumcu geleneğe yalnızca tabi olmaz; onu yeniden kurar. Bu nedenle hermenötik süreçte gelenek hem süreklilik hem de yenilenme içerir. Gelenek olmadan anlama mümkün değildir, fakat her anlama edimi geleneğin yeni bir biçim almasına yol açar.

Sonuç olarak Gadamer’de gelenek, geçmişten devralınmış içeriklerin toplamı değil, insanın tarihsel varoluşunun yapısal koşuludur. O, anlamayı mümkün kılan ufuktur; önyargıların ve etki tarihinin taşıyıcısıdır; aklın karşıtı değil, aklın tarihsel zemini olarak işlev görür. Gelenekle ilişki koparılamaz, çünkü insan her zaman zaten bir gelenek içinde düşünür ve anlar. Bu nedenle Gadamer’in hermenötiğinde gelenek, eleştirilmesi gereken bir kalıntı değil, anlamanın kaçınılmaz ve üretken zemini olarak merkezi bir konuma sahiptir.

eleştirisi

Gadamer’in gelenek anlayışı, anlamayı mümkün kılan tarihsel süreklilik ve “etkin tarihi” içinde konumlanmış bir bilinç fikrine dayanır. İnsan her zaman bir geleneğin içindedir; önyargılar (Vorurteile) bu geleneğin taşıyıcılarıdır ve anlamanın ön-koşuludur; metni anlamak ise yorumcunun ufkuyla geleneğin taşıdığı tarihsel ufkun “kaynaşmasıdır”. Bu tablo, anlamayı ontolojik bir tarihsel aidiyet yapısı içinde temellendirir. İkinci dönem Wittgenstein’dan hareketle bakıldığında ise bu yaklaşımın bir dizi problemli varsayım içerdiği ileri sürülebilir.

Öncelikle Wittgenstein’ın “anlam kullanımdır” ilkesi, geleneğe yüklenen kurucu rolü ciddi biçimde sınırlar. Anlam, tarihsel bir ufuk kaynaşmasının ürünü değil, belirli dil oyunları içinde işleyen kurallı kullanımdır. Bir ifadenin anlamını kavramak için onun ait olduğu tarihsel bilinçle kaynaşmak değil, o ifadenin hangi pratikte, hangi kurallarla işlediğini görmek gerekir. Örneğin bir matematik teoremini, bir hukuk kuralını ya da bir gündelik emri anlamak, tarihsel geleneğin ontolojik yapısını fark etmekle değil, o dil oyununa katılmakla mümkündür. Bu açıdan Gadamer’in geleneği anlamın zorunlu ufku olarak sunması, Wittgenstein’ın pratik ve kamusal anlam anlayışı karşısında aşırı teorik görünür.

İkinci olarak Wittgenstein’ın dil oyunları çoğulluğu, Gadamer’in geleneğe verdiği birleştirici statüyü zayıflatır. Wittgenstein’a göre dil, tek bir özsel yapıya sahip değildir; emir vermek, dua etmek, hesap yapmak, şaka yapmak gibi sayısız heterojen etkinlikten oluşur. Bu çoğulluk içinde “gelenek” tek ve kapsayıcı bir yapı olarak işlev görmez; her dil oyunu kendi kuralları ve öğrenilme biçimleriyle işler. Gadamer ise geleneği, tüm anlama edimlerini kuşatan tarihsel bir bütünlük olarak düşünür. Wittgenstein’dan bakıldığında bu, dil oyunlarının yerel ve çoğul karakterini tek bir tarihsel ufuk altında toplama eğilimidir ve anti-özcü yaklaşımla bağdaşmaz.

Üçüncü olarak kural izleme tartışmaları, geleneğin ontolojik bir zemin olarak düşünülmesini gereksiz kılar. Wittgenstein’a göre bir kuralı izlemek, içsel bir sezgiye ya da tarihsel bilinçle kurulan özel bir ilişkiye dayanmaz; kamusal pratik içinde öğrenilen ve sürdürülen bir etkinliktir. Kurallar, geçmişin otoritesi sayesinde değil, toplumsal uygulama sayesinde yaşar. “Gelenek” burada ayrı bir metafizik kategoriye ihtiyaç duymaz; çünkü pratik süreklilik zaten kuralları işler kılar. Gadamer’in geleneğe yüklediği anlam kurucu rol, Wittgenstein açısından dilsel pratiğin sıradan işleyişini ontolojik bir çerçeveye taşımaktır.

Dördüncü olarak Wittgenstein’ın “hayat biçimi” kavramı, Gadamer’in gelenek anlayışıyla karşılaştırıldığında belirgin bir fark ortaya çıkar. Hayat biçimi, dil oyunlarının işlediği arka planı ifade eder; ancak bu kavram açıklayıcı bir ontoloji sunmaz, betimleyici bir sınır işaretidir. Wittgenstein hayat biçimini teorileştirmez; onu yalnızca gösterir. Gadamer ise geleneği anlamanın yapısal koşulu olarak sistematik biçimde temellendirir. Bu temellendirme çabası, Wittgenstein’ın felsefeyi kuram üretmekten ziyade dilsel karışıklıkları çözmeye yönelten terapötik anlayışıyla çatışır. Wittgenstein’a göre “gelenek anlamın ontolojik koşuludur” gibi ifadeler, açıklayıcı görünmekle birlikte çoğu zaman dilin zaten işleyen pratiklerini gereksiz yere soyutlaştırır.

Beşinci olarak Gadamer’in önyargıya verdiği olumlu rol, Wittgenstein açısından farklı biçimde yorumlanabilir. Gadamer, önyargıların anlamanın başlangıç noktası olduğunu savunur. Wittgenstein ise anlamayı önyargılar üzerinden değil, eğitim (Abrichtung), alıştırma ve katılım üzerinden açıklar. Bir kavramı öğrenmek, tarihsel bilinçle yüzleşmek değil, belirli kullanımlara alışmaktır. Yanlış anlama çoğu zaman tarihsel sınırlılıktan değil, dil oyununu yeterince bilmemekten kaynaklanır. Bu bağlamda Gadamer’in geleneği epistemik bir imkân olarak yüceltmesi, Wittgenstein açısından pedagojik ve pratik bir olgunun aşırı teorileştirilmesi olarak görülebilir.

Son olarak hakikat ve otorite meselesinde de ayrım derindir. Gadamer geleneği aklın karşıtı değil, aklın tarihsel zemini olarak savunur ve belirli bir otorite kavramına yer verir. Wittgenstein ise doğruluk ve kesinliği belirli dil oyunlarının içsel ölçütlerine bağlar. Hakikat, tarihsel bir kaynaşma değil, belirli doğrulama pratikleri içinde anlam kazanır. Bu nedenle geleneğe ontolojik bir otorite atfetmek, Wittgenstein’ın çoğul ve yerel doğruluk anlayışıyla uyuşmaz.

Bütün bu noktalar bir araya getirildiğinde, ikinci dönem Wittgenstein’dan hareketle Gadamer’in gelenek anlayışına yöneltilebilecek temel eleştiri şudur: Gadamer, anlamın zaten kamusal ve pratik olarak işleyen yapısını tarihsel ve ontolojik bir kategori altında yeniden kurar; geleneği anlamanın kaçınılmaz ufku olarak temellendirirken, dil oyunlarının çoğulluğunu ve kuralların sıradan işleyişini teorik bir bütünlük içinde toplar. Wittgenstein açısından ise felsefenin görevi böyle bir bütünlük inşa etmek değil, dilimizin nasıl çalıştığını betimlemek ve yanlış genellemelerden doğan kavramsal büyüyü dağıtmaktır. Bu bakış açısından Gadamer’in gelenek kavramı, anlamayı açıklamaktan çok, onun etrafında yeni bir kuramsal çerçeve inşa eden, gereğinden fazla ontolojik bir kavram olarak değerlendirilebilir.

Hermenötikçiler herhangi bir hakikat üzerinde değil; geleneğin hakikat olduğu üzerinde uzlaşırlar; daha doğrusu geleneğin ve otoritenin, hakikatin zamanda korunmuş ögelerini oluşturduklarına inanırlar. Bu durumda Gadamer’in yaptığı gibi, ge­leneği, ortak dili anlamayı mümkün kılan bir şart gibi görmemelidir; anlamanın ve yargılarda birlikteliğin olmazsa olmazı gibi düşünmemelidir; özel bir hakikati ortaya çıkarmak için kaynak diye görmemelidir. [1]

Gelenek, sadece öğrenebileceğimiz bir şeydir; fakat bize iyi gibi göründüğünde yeniden yakalayabileceğimiz bir ip değildir. [2] Wittgenstein’ın “gelenek” kavramını nasıl anladığını en iyi anlatan açıklamalardan biri de Remarques sur le rameau d’or de Frazer’da (‘Frazer’ın’Altın Dal’ı Üzerine Düşünceler) yer alır. Wittgenstein burada insanı “tören yapan varlık” diye anlar. [3] Bunun anlamı şudur: İnsanın uygulamaları “törenler”dir yani bir hayat biçimi geleneği tarafından belirlenmiştir. Wittgenstein ilerleyen sayfalarda “insanı tören yapan varlık gibi görme” düşüncesine sonraki cümlede açıklık getirir: Bu düşünce

yanlış ya da değersiz görülemez; çünkü insanlar besin sindirme dışında kendilerine özgü ve ritüel eylemler dediğimiz eylemleri gerçekleştirirler. [4]

Görülüyor ki, Wittgenstein insan eylemlerini her mitolojinin kaynağı olan dile olduğu kadar geleneğe de yerleştirir. Ona gö­re yine de eylemler gelenekle yorumlanamaz. Gelenek onları açıklayamaz. Bunun kanıtı en iyi analizin, “ritüel” denen bu uy­gulamaların yenilerini icat etme pahasına bilse olsa, çok çeşitli olduklarını dikkate almak zorunda olmasıdır.

Gerçekte Wittgenstein’ın Frazer’da eleştirdiği nokta şudur: Frazer analiz ettiği ilkellerin pratiklerini tek anlamlı (ırk merkezli) kavramlarla açıklar; bu nedenle onların pratiklerinin çe­şitliliğini açıklayamaz. Bu pratikler bir geleneğe bağlı iseler de geleneğe başvurarak açıklanamazlar. Bunları başka pratiklere başvurarak ve karşılaştırma yöntemi uygulayarak aydınlatabiliriz.

 

yorumcu

Gadamer’in felsefi hermenötiğinde yorumcunun rolü, geleneksel anlayışın çok ötesinde, son derece aktif, yaratıcı ve dönüştürücü bir konumdadır. Klasik hermenötik anlayışta yorumcu, metnin yazarının orijinal niyetini ya da metnin “kendinde” anlamını mümkün olduğunca tarafsız ve nesnel bir biçimde yeniden inşa etmeye çalışan pasif bir aracı olarak görülürken, Gadamer bu resmi kökten reddeder. Ona göre anlama süreci, yorumcunun kendi tarihsel varoluşu, kültürel yükü, önyargıları ve dilsel ufku olmaksızın gerçekleşemez. Yorumcu, metnin karşısında boş bir levha gibi durmaz; tam tersine, kendi şimdiki zamanından, geleneğin içindeki konumundan hareketle metne yaklaşır ve anlamın ortaya çıkışına doğrudan katılır. Bu katılım, Gadamer’in en ünlü kavramlarından biri olan “ufukların kaynaşması” (Horizontverschmelzung) ile tarif edilir. Yorumcunun ufku ile metnin ait olduğu tarihsel ufuk, birbirine karışır, iç içe geçer ve bu etkileşim sonucunda ne metnin orijinal ufku ne de yorumcunun ufku aynı kalır; ikisinden üçüncü, yeni ve daha zengin bir ufuk doğar. Anlama, işte tam da bu kaynaşma anında, bu olay (Geschehen) şeklinde gerçekleşir.

 

Yorumcunun aktifliği, Gadamer’in sıkça kullandığı “anlama her zaman üreticidir” (produktiv) ifadesinde en net biçimde ortaya çıkar. Anlama, yazarın kafasındaki anlamı basitçe yeniden üretmek (Nachvollziehen) ya da metni mekanik bir şekilde kopyalamak değildir; yorumcu, metne kendi tikel tarihsel durumunu, beklentilerini, sorularını ve kaygılarını taşır. Bu taşınma sayesinde anlam, yalnızca yeniden-üretilmez, aynı zamanda yeniden-yaratılır (Nachschaffen). Gadamer, yorumlamayı zaman zaman “yeni bir yaratım” (neue Schöpfung) olarak bile niteler. Özellikle metnin yazıldığı dil ile yorumcunun konuştuğu dil arasında ayrılık olduğunda —örneğin çeviri durumunda— bu üretici karakter daha da belirginleşir. Çevirmen, yazarın psikolojik sürecini yeniden canlandıramaz; onun yaptığı, metnin anlamını kendi dilinde ve kendi kültürel bağlamında yeniden üretmektir. Bu yeniden üretim, bir uzlaşma (Kompromiss) niteliği taşır ve asla yazarın “orijinal” anlamının tam bir tekrarı olamaz. Yorumcunun dili, metnin dili karşısında daima baskın çıkar; çünkü anlama ancak yorumcunun sözüyle, yorumcunun şimdiki zamanında gerçekleşebilir.

 

Bu aktif rolün en çarpıcı tezahürlerinden biri, yorumcunun metni “konuşturan” taraf olmasıdır. Gadamer’e göre metin kendi başına konuşmaz; bir “sen” gibi muhatap alınmaz. Metni konuşturan, onu sorgulayan, ona ses veren her zaman yorumcudur. Bu sorgulama, soru-yanıt diyalektiği içinde ilerler. Metnin kendi ufkunda yanıt verdiği, ama açıkça formüle etmediği soruyu yeniden inşa etmek gerekir; ancak bu yeniden inşa, ancak yorumcunun metne kendi sorularını yöneltmesiyle mümkün olur. Yorumcu, metne bir soru sorar; metin bu soruya yanıt verir; yanıt ise yeni sorular doğurur ve böylece diyalog devam eder. Bu süreçte inisiyatif büyük ölçüde yorumcudadır. Yorumcu, geleneğin kendisine yönelttiği talebi (Anspruch) duyar, etkilenir (betroffen sein), çağrılır (angesprochen werden) ve bu çağrıya yanıt verme sorumluluğunu üstlenir. Geleneğin talebi, metnin ötekiliğini tanımak ve onun bize söyleyecek bir şeyi olduğunu kabul etmek anlamına gelir; ama bu kabul, yorumcunun pasif bir dinleyiciliği değil, aktif bir diyalog kurma çabasını gerektirir.

 

Bununla birlikte Gadamer’in yorumcuya biçtiği bu güçlü ve üretici rol, aynı zamanda önemli bir gerilim taşır. Bir yandan yorumcunun müdahalesi kaçınılmaz ve zorunludur: tarihsel sonluluğumuz nedeniyle yazar ile yorumcu arasında “aşılmaz bir fark” vardır ve her çağ metni kendi tarzında, zorunlu olarak farklı biçimde anlar. Anlama, her zaman ve baştan itibaren yorumcunun kendi fikirlerinin metnin anlamının uyanışına katılması demektir. Öte yandan Gadamer, bu aktif müdahalenin keyfî bir dayatmaya dönüşmemesi gerektiğini ısrarla vurgular. Yorumcu, metnin ötekiliğini duymaya açık olmalı, kendi beklentilerini metne aceleyle yansıtmaktan kaçınmalı, geleneğin sesini kendi tikelliği içinde duyulabilir kılmaya çalışmalıdır. Yorumcunun ufku belirleyicidir, ama bu belirleyicilik bir görüşü dayatmak ya da sürdürmek anlamında değil, riske atılan ve metinde söylenenin gerçek bir sahiplenilmesine katkıda bulunan bir olasılık olarak anlaşılmalıdır.

 

Sonuç olarak, Gadamer hermenötiğinde yorumcu ne yalnızca bir aracı ne de yalnızca bir yeniden kurucudur; o, anlamın ortaya çıkışının vazgeçilmez failidir. Yorumcu olmadan metin suskundur; yorumcu olmadan gelenek devam etmez. Anlam, yazarın niyetine ya da metnin ilk alımlanışına hapsedilemez; anlam, her defasında yorumcunun tarihsel varoluşuyla buluşarak yeniden doğar. Bu nedenle “kendinde doğru” tek bir yorum yoktur; her yorum, geleneğin tarihsel yaşamına yeni bir sahiplenme, yeni bir zenginleşme biçimidir. Yorumcunun aktifliği, hermenötik sürecin merkezinde yer alır: o hem geleneğin devamını sağlar hem de geleneği dönüştürür, genişletir ve şimdiye taşır. Gadamer’in hermenötiği, tam da bu nedenle, yorumcuyu pasif bir gözlemciden çıkarıp anlam olayının yaratıcı ortağı, diyalogun başlatıcısı ve sürdürücüsü haline getirir. Bu konum, yorumcuya büyük bir özgürlük ve sorumluluk yükler; çünkü anlamın kaderi, büyük ölçüde onun sorduğu sorulara, riske attığı ufka ve metne kulak verme biçimine bağlıdır.

eleştirisi

İkinci Wittgenstein’ın olgun dönem felsefesi, özellikle  Felsefi Soruşturmalar ’da geliştirdiği dil oyunları ( Sprachspiele ), anlamın kullanımda ( meaning is use ) olduğu tezi ve kural-takip etme ( rule-following ) tartışması üzerinden bakıldığında, Gadamer’in hermenötiğindeki yorumcunun “aktif, yaratıcı ve dönüştürücü” rolü, hem aşırı öznelleştirici hem de gereksiz derecede spekülatif görünür. Gadamer, yorumcuyu metnin karşısında “boş bir levha” olmaktan çıkarıp, kendi tarihsel varoluşu, önyargıları ve dilsel ufkuyla anlamın ortaya çıkışına doğrudan katılan, hatta “üreten” ( produktiv ) bir fail haline getirir. Ufukların kaynaşması ( Horizontverschmelzung ) kavramı, bu katılımı romantik bir diyalektik olay ( Geschehen ) olarak yüceltir: yorumcunun ufku metnin ufkuna karışır, üçüncü bir yeni ufuk doğar ve gelenek bu sayede zenginleşir. Wittgenstein’ın bakış açısından ise bu tablo, dilin doğasını yanlış anlayan, felsefi bir karışıklığın ( philosophical confusion ) ürünüdür. Çünkü Wittgenstein’a göre dil, önceden var olan öznel ufukların “kaynaşması”yla yeni anlamlar üreten bir süreç değil; zaten toplumsal pratikler içinde, çeşitli dil oyunlarında işleyen, kamusal ve kullanıma dayalı bir etkinliktir. Yorumcu, anlamı “yeniden yaratmaz” ( Nachschaffen ); o, zaten oynanmakta olan bir oyuna katılır ve oyunun kurallarını –yorumlayarak değil, doğrudan takip ederek– uygular.

 

Gadamer’in “anlama her zaman üreticidir” ( produktiv ) iddiası, Wittgenstein’ın §43’teki ünlü formülüne doğrudan ters düşer: “Bir sözcüğün anlamı, büyük bir sınıf durumda –ama hepsinde değil– dildeki kullanımıyla tanımlanabilir.” Burada anlam, yorumcunun tikel tarihsel durumu, beklentileri ve kaygılarıyla “taşınan” bir şey değildir; anlam, dilin somut kullanımlarında, eylemlerle iç içe geçmiş dil oyunlarında zaten belirlenmiştir. Gadamer, yorumlamayı “yeni bir yaratım” ( neue Schöpfung ) olarak nitelerken, özellikle çeviri örneğinde yorumcunun dilinin metnin dili karşısında “baskın çıktığını” söyler. Wittgenstein ise tam tersine, dilin böyle bir “yeniden üretim” ( Nachbildung ) ya da uzlaşma ( Kompromiss ) gerektiren öznel bir edim olmadığını vurgular. Dil oyunları, aile benzerlikleri ( Familienähnlichkeiten ) ile birbirine bağlanan, ama özsel bir çekirdeği olmayan pratiklerdir. Bir metni “anlamak”, yorumcunun kendi ufkuyla bir “diyalog” kurması değil; metnin ait olduğu dil oyununa –ki bu oyun, yazarın, ilk okurların ve sonraki kuşakların paylaştığı bir yaşam biçimi ( form of life ) içinde yerleşiktir– katılmaktır. Yorumcu, metni “konuşturan” taraf değildir; dil zaten konuşur, çünkü anlam kullanımda, toplumsal ve kamusaldır. Gadamer’in “metin kendi başına konuşmaz, onu konuşturan biziz” sözü, Wittgenstein’ın özel dil argümanına ( private language argument ) çarpıcı bir şekilde aykırıdır: Eğer anlam gerçekten yorumcunun “sorduğu sorulara” ve “riske attığı ufka” bağlıysa, o zaman anlam özel bir zihinsel edime indirgenmiş olur – ki Wittgenstein bunu kesin olarak reddeder. Anlam, bir bireyin öznel inisiyatifinde değil, ortak bir yaşam biçiminin kurallarında ve pratiklerinde temellenir.

 

Gadamer’in soru-yanıt diyalektiği de, Wittgenstein’ın kural-takip etme tartışması ışığında sorunludur. Gadamer’e göre yorumcu, metne kendi sorularını yöneltir, metnin formüle etmediği soruyu yeniden inşa eder ve bu süreçte inisiyatif büyük ölçüde yorumcudadır. Geleneğin “talebi” ( Anspruch ) karşısında etkilenir, çağrılır ve aktif bir diyalog kurar. Wittgenstein ise  Felsefi Soruşturmalar  §201’de açıkça söyler: “Bir kuralı kavramanın, bir yorum olmayan bir yolu vardır; bu, kurala uymada ve karşı çıkmada kendini gösterir.” Yorum ( Deutung / interpretation ), Wittgenstein için her zaman bir adım geride kalır ve sonsuz bir regresyona yol açar: Her yorumun kendisi bir yorum gerektirir. Anlama, yorumlamak değil, kuralı körü körüne takip etmektir ( blind obedience to the rule ). Gadamer’in “yorumcu metni sorgular, metin yanıt verir” diyalektiği, tam da Wittgenstein’ın eleştirdiği türden bir “yorum hastalığı”dır. Bu yaklaşım, dili sanki iki ayrı ufuk arasında bir “olay”mış gibi dramatize eder; oysa dil oyunları zaten iç içe geçmiş, tarihsel olarak birikmiş pratiklerdir. Yorumcunun “kendi” ufku diye bir şey yoktur; ufuk, paylaşılan bir yaşam biçiminin parçasıdır. Gadamer’in “tarihsel sonluluk” nedeniyle yazar ile yorumcu arasında “aşılmaz bir fark” olduğunu söylemesi, Wittgenstein’a göre dilin kamusallığını göz ardı eder: Fark, öznel bir engel değil, dil oyunlarının çeşitliliğinin doğal sonucudur. Her çağ metni “kendi tarzında” anlar derken Gadamer, anlamı relativize eder; Wittgenstein ise anlamın kullanımda sabitlendiğini, ama bu sabitliğin aile benzerlikleriyle esnek olduğunu gösterir.

 

Gadamer’in yorumcuya yüklediği bu güçlü rol, aynı zamanda bir gerilim yaratır: Bir yandan müdahale “kaçınılmaz ve zorunlu”dur, öte yandan keyfî dayatmaya dönüşmemelidir. Yorumcu metnin ötekiliğini duymaya açık olmalı, kendi beklentilerini aceleyle yansıtmamalıdır. Wittgenstein’ın perspektifinden bu ikilem, tamamen yapaydır. Çünkü Gadamer’in “üretici tutum”u ( produktiv ), zaten dilin doğasına aykırı bir öznelleştirmedir. Eğer anlam kullanımdaysa, yorumcu yeni bir ufuk “doğurmaz”; o, mevcut dil oyunlarının içinde hareket eder. “Kendinde doğru” tek bir yorumun olmadığı iddiası, Gadamer’de romantik bir çoğulculuğa yol açarken, Wittgenstein’da bu çoğulculuk daha mütevazıdır: Farklı dil oyunları vardır, ama her oyun kendi iç mantığına sahiptir ve yanlış anlamalar, dilin yanlış kullanımından kaynaklanır. Felsefenin görevi, bu yanlış kullanımları betimleyerek çözmektir – Gadamer gibi yeni bir “diyalektik olay” icat etmek değil. Gadamer’in geleneği “devam ettiren ve dönüştüren” yorumcu figürü, Wittgenstein’ın gözünde felsefi bir şiirselliktir; gerçekte gelenek, yaşam biçimlerinin sürekliliğinde, kuralların pratikte takip edilmesinde zaten vardır. Yorumcunun “büyük özgürlük ve sorumluluğu”, Wittgenstein’a göre bir yanılsamadır: Sorumluluk, dili doğru kullanmakta, yani oyunların kurallarına uymaktadır; özgürlük ise, yeni bir yaratım değil, mevcut kullanımları net görmektir.

 

Sonuç olarak, ikinci Wittgenstein’dan hareketle Gadamer’in hermenötiği, yorumcuyu gereğinden fazla romantize eder ve dili öznel bir “olay”a indirger. Gadamer’in ufuk kaynaşması, üretici anlama ve diyalog vurgusu, dilin kamusal, pratik ve kullanıma dayalı doğasını gözden kaçırır. Wittgenstein’ın terapötik yaklaşımı ise daha radikal ve mütevazıdır: Anlamı “üreten” bir yorumcu yoktur; anlam, zaten dil oyunlarında, aile benzerliklerinde ve ortak yaşam biçimlerinde vardır. Yorumcu, pasif bir yeniden kurucu da değildir, ama Gadamer’in iddia ettiği gibi yaratıcı bir fail de değildir; o, dilin içinde yaşayan, kuralları takip eden ve böylece anlamı koruyan bir katılımcıdır. Gadamer’in yorumcusu, anlamın kaderini kendi sorularına bağlarken, Wittgenstein anlamın kaderini toplumsal pratiğe bırakır. Bu yüzden Gadamer’in hermenötiği, felsefi bir şiir gibi çekicidir; Wittgenstein’ınki ise dilin gerçek işleyişini betimleyerek bizi karışıklıktan kurtarır. Gadamer’in yorumcusu, anlamı dönüştürür; Wittgenstein’ınki ise anlamın zaten dönüştürücü olmadığını, çünkü dönüşümün dilin kendisinde olduğunu hatırlatır.



[1]   Bouveresse, Jacques, Herméneutique et linguistique, p. 28.

[2]   Wittgenstein, Remarques mêlées, p. 95.

[3]    Wittgenstein, Remarques sur le rameau d’or de Frazer, p. 19.

[4]    Loc. cit.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder