TOPLUMSAL
AHLAK VE BİREYSEL İDEAL
P.
F. STRAWSON
İnsanlar
kendilerine ideal yaşam biçimlerine dair tasvirler (resimler) yaparlar. Bu
tasvirler çeşitlidir ve birbirleriyle keskin karşıtlık içinde olabilir; aynı
birey, farklı zamanlarda farklı ve keskin bir şekilde çelişen tasvirler
tarafından büyülenebilir. Bir zaman ona, şöyle ya da böyle yaşaması gerektiği –
hatta bir insanın böyle yaşaması gerektiği – düşüncesini verebilir; başka bir
zamanda, gerçekten tatmin edici tek yaşam biçiminin, birincisiyle bağdaşmayan,
tamamen farklı bir şey olduğunu düşünebilir. Bu şekilde, onun bakış açısı,
yalnızca hayatının farklı dönemlerinde değil, günden güne, hatta saatten saate
kökten değişebilir. Bu bakış açısı birçok değişkenin bir fonksiyonudur: yaş,
deneyimler, içinde bulunulan çevre, o sırada okumakta olduğu kitaplar, mevcut
fiziksel durum bunlardan sadece birkaçıdır. Farklı zamanlarda her biri eşsiz
derecede tatmin edici olarak kendini gösterebilecek yaşam tarzlarına gelince,
bunların çeşitliliği ve karşıtlığı konusunda hiçbir şüphe olamaz. Kendini
silerek göreve veya başkalarının hizmetine adama fikirleri; kişisel onur ve
büyüklük fikirleri; çilecilik, tefekkür, inziva fikirleri; eylem, egemenlik ve
güç fikirleri; "zarif bir lüks duygusunun" geliştirilmesi fikri;
basit insan dayanışması ve işbirliği çabası fikri; toplumsal varoluşun
incelikli karmaşıklığı fikri; doğal şeylerle sürekli korunan ve yenilenen bir
yakınlık duygusu fikri – bu fikirlerin her biri ve daha birçoğu, kişisel bir
idealin özünü ve maddesini oluşturabilir. Bazı zamanlarda böyle bir tasvir
sadece çekici veya cezbedici olarak görünebilir; diğer zamanlarda ise daha
güçlü bir ışıkta, belki de içinde bulunduğumuz duruma karşı tek sağlıklı veya
soylu insani tepkinin bir tasviri olarak sunulabilir. "Hayatın asaleti
bunu yapmaktır" veya bazen "hayatın sağlıklı olması bunu
yapmaktır": bu tür tasvirlerin kendilerini sunduğu parolalar (devices)
bunlar olabilir.
Bu
çoklu tasvirler tasvirine karşı veya onu hafifletmek için iki tamamen farklı
şey ileri sürülebilir. Birincisi, görünüşte çatışan birçok tasvirin aslında tek
bir tasvirin farklı parçaları veya farklı bakışları olduğu, yanıltıcı bir
şekilde geçici olarak öne çıktıkları söylenebilir; bu ikincisi ise, her tanrıya
hakkının verildiği ve çatışmanın dikkatli bir düzenleme ve parçanın parçaya
uygun şekilde tabi kılınmasıyla önlendiği, en sakin saatlerimizin bileşik ideal
tasviridir. Ve bazı istisnai bireylerin, tam da böyle uyumlu bir karmaşıklık
sergileyen ideal tasvirler geliştirdikleri doğru olabilir. Bunun, bazen iddia
ettiğimizden daha nadir olduğuna inanıyorum; ancak her halükarda, bu durumu
betimlemek, bahsettiğim durumu yeniden betimlemek değil, farklı bir durumu
betimlemek olur.
Diğer
hafifletici nokta daha fazla ağırlığa sahiptir. Bu nokta, etik hayal gücümüze
şu veya bu anda ne kadar büyük bir tasvir çeşitliliği hakim olursa olsun,
bireysel hayatlarımızın, gerçekte, karşılaştırılabilir bir iç çeşitlilik
sergilemediğidir. Gerçekten de bunu yapmaları pek mümkün değildir. Tutarlılığa
yaklaşan, az çok istikrarsız bir denge, genellikle tek bir kişinin karar ve
eylemlerinin örüntüsünde tespit edilebilir. Pratik etkililik açısından, hatta
belki de bunlardan birini pratikte baskın olan ilan etmek için, onun ideal
tasvirlerini sıralamak için, tabiri caizse, ampirik gerekçeler vardır. Bu
noktayı kabul edeceğim. Bunu abartmanın kolay olduğunu düşünüyorum;
tanıdığımızı söylediğimiz kişilerin kişiliklerinin birliğini, aslında onları
yalnızca bir veya iki belirli bağlamda tanıdığımız halde abartmak kolaydır;
birbirimize dair sadece kısmen ampirik olan tasvirlerimize uymayan her şeyi
evreler veya hevesler olarak geçiştirmek kolaydır. Ancak bu konuda
durmayacağım. Üzerinde duracağım şey, tam olarak, birçok insanın sahip olduğu,
farklı zamanlarda hayal güçleriyle kendilerini hayatın amaçlarına dair farklı
ve çelişen görüşlerle özdeşleştirme eğilimidir; bu görüşler gerçek
davranışlarında en cılız ifadeyi bulsa ve daha fazla ifade bulsalar en yıkıcı
kişisel devrimleri gerektirse bile.
Birçok
insanı ilgilendiren bu olgu (kısmen, diğer şeylerin yanı sıra, roman,
biyografi, tarih okumanın muazzam çekiciliğini açıklayan bir olgu) – bu olgu,
diyorum ki, önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bir sonuç şudur: Bir kişinin
sözlerinde veya eylemlerinde bir yaşam biçiminin ideal bir tasvirine çarpıcı
bir ifade verildiğinde, bu ifade, kendi yaşam örüntüleri ifade edilen tasvire
uymaktan mümkün olduğunca uzak olan kişilerde en canlı sempati tepkisini
uyandırabilir. Tek bir hayatın, bireysel hayal gücünü bir anda veya başka bir
anda cezbedebilecek veya büyüleyebilecek tüm ideal tasvirleri gerçekleştirmesi
gerçekten imkansızdır. Ancak bir hayata sahip olan kişi, tam bir pratik
tutarlılıkla, onun çelişen tasvirlerinin tümünün farklı hayatlarda
gerçekleşmesini arzulayabilir. Bir tasvire en istikrarlı bağlılık, diğer ve
bağdaşmaz tasvirlerin de kendi istikrarlı bağlılarına sahip olmasına yönelik en
güçlü arzuyla bir arada var olabilir. Böyle bir arzuya sahip olan biri için,
ideal yaşam örüntüsünün herkes için aynı olması gerektiği yönündeki herhangi
bir doktrin dayanılmazdır; benim için olduğu gibi. Pozisyonu az önce ifade etme
şeklim, onun pratik tutarlılığını olduğundan daha basit gösteriyor. Farklı
ideal tasvirler arasındaki çatışmadan, bunların gerçekleşmesini farklı
hayatlara yayarak basitçe kaçınmak mümkün değildir. Nitekim farklı hayatlar
birbiriyle etkileşir ve kişinin kendi hayatı da bunlardan biridir; ve etkileşim
alanlarında çatışma olabilir. Kişi bunu memnuniyetle karşılamak zorunda
değildir, karşılayabilse de; bu sadece, amaçların peşinde koşmada bu tür bir
çeşitlilik arzusunun gerçekleşmesine fiilen eşlik eden bir şeydir. Aynı
şekilde, kişi, her iki tarafın da var olmasını arzulamış ve her iki tarafa da
bir miktar sempati duymuş olduğu için, bir çatışmada bir tarafı tutmaktan
alıkonulmuş değildir.
Şimdiye
kadar bahsettiğim şeyin etik alanına girdiğine hiç şüphe olmadığını
düşünüyorum. İnsanlar için en büyük öneme sahip olan seçim ve kararları
yönetebilecek türden değerlendirmelerden bahsettim. Ancak bunun ahlak alanına
girip girmediği sorgulanabilir. Belki ahlak alanı bunun içine girmektedir. Ya
da belki aralarında bu kadar basit kapsama ilişkileri yoktur. Bu soruya daha
sonra döneceğim. Önce bu etik alan hakkında biraz daha fazla şey söylemek
istiyorum. Bu alan, aynı zamanda, birbiriyle bağdaşmayan doğruların (truths)
olduğu bir alan olarak da karakterize edilebilir. Yani, etik hayal gücünü,
bahsettiğim ideal tasvirlerin onu esir alabileceği şekilde esir alabilen birçok
derin genel söz vardır. Bunlar genellikle insan ve dünya hakkında betimleyici genel
sözler biçimini alır. Metafizik bir sisteme dahil edilebilir veya dini ya da
tarihsel bir mitte dramatikleştirilebilir. Ya da (birçoğu için en ikna edici
biçimleriyle) izole edilmiş sözler olarak var olabilirler; öyle ki, Fransa'da
bu konuda bütün bir edebiyat vardır, özdeyiş (maxim) edebiyatı. Örnek
vermeyeceğim ama isimler anacağım. Pascal veya Flaubert, Nietzsche veya Goethe,
Shakespeare veya Tolstoy okumak, bu derin doğrularla karşılaşmadan olmaz.
Soğukkanlı analitik bir zihin çerçevesinde, derin doğruluk kavramının tamamıyla
alay etmek kesinlikle mümkündür; ancak bunu yaparsak, hafif bir kötü niyetle
suçlu oluruz. Zira çoğumuzda etik hayal gücü, insana dair bu tasvirler
karşısında defalarca boyun eğer ve bize hükmettikleri sırada onları tam da doğrular
(truths) olarak nitelendirmeyi arzularız. Ancak bu doğrular, daha önce
bahsettiğim ideal tasvirlerle aynı türden bir karşılıklı ilişkiye sahiptir.
Nitekim bir türdeki tasvirler, diğer türdeki tasvirleri yansıtır ve onlar
tarafından yansıtılır. Hayal gücümüzü aynı şekilde esir alırlar. Dolayısıyla,
bu tasvirlerden hareketle tutarlı bir bileşik tasvir oluşturabileceğimizi
varsaymak ne kadar beyhudeyse, bu doğruları, karakterlerini bozmadan tutarlı
bir doğrular bütünü içinde sistemleştirebileceğimizi düşünmek de o kadar
beyhudedir. Bu, etik alanının, doğruların var olduğu ancak hiçbir doğrunun (tek
bir doğrunun) olmadığı alan olduğu söylenerek ifade edilebilir; veya başka bir
deyişle, hayatı sıkıca ve bütünüyle görme buyruğunun saçma olduğu, çünkü her
ikisini birden yapmanın mümkün olmadığı söylenebilir.
Örnek
vermeyeceğimi söylemiştim, ancak neredeyse çağdaş bir örneğe değineceğim.
Birçoğu, Russell ile Lawrence arasındaki kaydedilmiş karşılaşmayı, sempati
kurma girişimini ve onu bulmadaki başarısızlığı hatırlayacaktır. Bu
başarısızlık şu sözlerle kaydedilmiştir: "Söylediklerinde bir şeyler
olabileceğini düşündüm ama sonunda hiçbir şey olmadığını gördüm" – bir
taraftan; ve "matematiğe geri dön, orada biraz iyilik yapabilirsin; insan
varlıkları hakkında konuşmayı bırak" – diğer taraftan. Çatışma, iki
bağdaşmaz insan görüşü, iki bağdaşmaz tutum arasında bir çatışmaydı. İkisine de
aşina olan izleyici şunu söyleyebilir: Russell haklı; doğruyu söylüyor;
medeniyetin sözcüsü odur. Aynı zamanda şunu da söyleyebilir: Lawrence haklı;
doğruyu söylüyor; hayatın sözcüsü odur. Mesele şu ki, her ikisini de
söyleyebilir. Çatışan iki tutumun bir uzlaşmasını ummak saçma olurdu. İkisinin
de çatışma içinde var olmasını arzulamak saçma değildir. **Etik alanı, öyleyse,
bir insan hayatının veya insan hayatının farklı, kesinlikle bağdaşmaz ve
muhtemelen pratikte çatışan ideal tasvirlerinin veya resimlerinin alanıdır; ve
bu alan, bu tür bağdaşmaz tasvirlerin birçoğunun, kuşkusuz pratikte olmasa da
en azından hayali bağlılığını tek bir kişinin sağlayabildiği bir alandır.
Dahası, bu ifadenin kendisi, yalnızca olanın bir betimlemesi olarak değil, aynı
zamanda değerlendirici çeşitliliğin olumlu bir değerlendirmesi olarak da
görülebilir. Bu çeşitlilikteki herhangi bir azalma, insani sahneyi
fakirleştirir. Çatışan tasvirlerin çokluğu, kişinin insana dair kendi
tasvirlerinden birinin temel unsurudur.**
Şimdi,
etik alanı ile ahlak alanı arasındaki ilişkiler nelerdir? İkincisine dair
yaygın olarak kabul gören bir açıklama, bir topluluk veya sınıf içinde evrensel
olarak uygulanan, insan davranışını yöneten kurallar veya ilkeler fikri
terimleriyle yapılır. Sınıf, çeşitli şekillerde, belirli bir toplumsal grup,
bir bütün olarak insan türü veya hatta tüm ussal varlıklar sınıfı olarak
düşünülebilir. İdeal çeşitliliği ve kural ortaklığı şeklindeki bu karşıt
kavrayışların birbiriyle nasıl ilişkili olduğu açık değildir; ve aslında,
bence, ilişki karmaşıktır. Bu fikirleri uyumlu hale getirmenin bir yolu
aşağıdaki gibi olabilir. Bu yol son derece kaba ve yetersizdir, ancak bir
başlangıç noktası olarak hizmet edebilir. Bahsettiğim ideal tasvirlerin
çoğunun, olmasa bile birçoğunun, gerçekleşmeleri için bir tür toplumsal
örgütlenme biçiminin varlığını talep ettiği açıktır. Bu talep, değişen
derecelerde mantıksal veya ampiriktir. Bazı idealler yalnızca karmaşık bir
toplumsal bağlamda ve hatta belirli bir tür karmaşık toplumsal bağlamda
anlamlıdır. Diğer bazı idealler için ise, bir tür karmaşık toplumsal
örgütlenme, idealin herhangi bir tam veya tatmin edici şekilde gerçekleşmesi
için pratik olarak gerekli bir koşul gibi görünmektedir. Şimdi, herhangi bir
toplumsal örgütlenme biçiminin, herhangi bir insan topluluğunun varlığının bir
koşulu, üyelerinin davranışlarına ilişkin belirli beklentilerin oldukça düzenli
bir şekilde karşılanmasıdır: bazı görevlerin yerine getirilmesi, bazı
yükümlülüklerin tanınması, bazı kurallara uyulması gerektiği söylenebilir.
Ahlak alanını buraya yerleştirerek işe başlayabiliriz. Ahlak alanı, öyle bir
kurala uyma alanıdır ki, bu tür kurallardan oluşan bir setin varlığı, bir
toplumun varlığının bir koşuludur. Bu, ahlakın asgari bir yorumudur. Onu, tam
anlamıyla bir tür kamusal fayda (public convenience) olarak adlandırılabilecek
şey olarak temsil eder: önemli olan her şeyin (everything that matters) koşulu
olarak birincil öneme sahiptir, ancak yalnızca önemli olan her şeyin koşulu
olarak, kendinde önemli olan bir şey olarak değil.
Ahlakın
bu asgari kavrayışında kayda değer bir erdem görmeye eğilimliyim. Bununla, onun
gerçekten veya neredeyse yeterli bir kavrayış olduğunu değil, sadece yararlı
bir analitik fikir olduğunu kastediyorum. Bunun yeterli bir kavrayış olduğunu
iddia etmeye itirazlar olurdu. Bir itiraz, basitçe, sonuçta, ahlaklı olmanın
kendinde önemli olan bir şey olduğu, bu tür bazı kurallara uymanın ideal yaşam
biçimlerine yaklaşmanın dolaylı bir koşulu olduğu bir durumda, kurallara uyma
meselesinden ibaret olmadığı söylenerek ifade edilebilir. Bu itirazda çok şey
var. Ancak bu, ahlakın asgari fikrini kullanmaya yönelik bir itiraz değildir.
Örneğin, bir yanda insana dair ideal tasvirler ile diğer yanda toplumsal
örgütlenmenin kural-gerekleri arasında karmaşık bir karşılıklı etkileşim
olduğunu ve kişinin sıradan ve belirsiz ahlak kavrayışının bu etkileşimin ürünü
olduğunu tartışabiliriz. Bu, asgari ahlak fikrini, sıradan fikir hakkında daha
net bir şeyler elde etmek için kullanmanın bir yolu olurdu – doğru yol olduğunu
söylemiyorum. Bu soruya da daha sonra döneceğim.
Bu
arada, dikkate alınması gereken başka bir itiraz daha var. Bence onda da bir
şeyler var, ancak içindeki şey hiç de doğrudan değil. Ahlaki kuralların
evrensel uygulanabilirliği fikriyle ilgilidir. Fikir şudur: Bir ahlaki kuralın,
en azından tüm insanlara her ne olursa olsun uygulandığı şeklinde görülmesi
zorunlu bir gerekliliktir. Ahlaki davranış, insanlardan sırf insan oldukları
için talep edilendir. Ancak, birbirinden çok farklı kural setlerine uyma ile
bir arada tutulan farklı toplumları kolayca hayal edebilir ve hatta
bulabiliriz. Dahası, tüm üyelerine aynı talepleri yapmayan, aksine toplum
içindeki farklı sınıf veya gruplara çok farklı talepler yapan tek bir toplumu,
bir kural seti tarafından bir arada tutulurken bulabilir veya hayal edebiliriz.
Bir topluma tutarlılık kazandıran kuralların bu sınırlı ve kesimsel (sectional)
karaktere sahip olduğu kabul edildiği ölçüde, bu itirazın anlamında, bunlar
ahlaki kurallar olarak görülemez. Ancak bir topluma tutarlılık kazandıran
kurallar, kabul edilsin ya da edilmesin, iyi ki bu karaktere sahip olabilir. Bu
nedenle, gerçek ahlaklılığı ahlakın asgari kavrayışı dediğim şey terimleriyle
açıklama olasılığı zayıftır. Şimdi, bu itirazın ilkesini kabul etmek ve daha
sonra onu biçimsel bir manevrayla karşılamak mümkündür. Böylece, Samoa büyücü
doktorlarının (witch-doctors) mesleki davranışlarını yöneten bir kuralın, genel
özellikleri Samoa toplumununkiler olan bir toplumun üyesi büyücü doktorlar
olmaları koşuluyla tüm insanlar için geçerli olduğu söylenebilir. Ya da, on
yaşındaki çocuklar için geçerli olduğu düşünülebilecek bir kuralın, yani ev
işlerinde ebeveynlerine itaat etmeleri gerektiği kuralının, on yaşında çocuk
olmaları koşuluyla, istisnasız tüm insanlar için geçerli olduğu temsil
edilebilir. Açıkçası, bu manevrada belirli bir beyhudelik vardır ve aynı
derecede açıktır ki, onu gerçekleştirme zorunluluğu yoktur. Ahlaki kurallar
fikrini, insanlar için sırf insan oldukları için evrensel olarak bağlayıcı olan
kurallar olarak basitçe bir kenara bırakabiliriz. Ya da bu fikirde bir şeyler
olsa da, onu belirli toplumlardaki belirli durumlarda insanların ne yapmaları
gerektiği sorusuna doğrudan ve ayrıntılı olarak uygulamaya çalışmanın saçma
olduğunu söyleyebiliriz. Ve bu noktada, (kendisinin de tamamen tatmin edici
olduğunu düşünmesek bile) olası bir manevra olarak not etmemiz gereken başka
bir manevraya meyledebiliriz. İlgili evrensel olarak uygulanabilir ve
dolayısıyla ahlaki kuralın, bir insanın belirli bir toplumdaki belirli bir
durumda kendisine uygulanan kurallara uyması gerektiği olduğunu söylemeye
meyledebiliriz. Burada evrensellik, bir düzey yukarı çıkarak elde edilir. Bir
insan, toplumundaki konumunun görevlerini yerine getirmelidir. Bu, belirsiz
sayıda topluma ve bunların içindeki konumlara olanak tanır; ve evrensel kuralı
gerçek anlamda ahlaki bir kural olarak gördüğümüz ölçüde, gerçek ahlaklılığın
en azından bir kısmını, ahlakın asgari toplumsal yorumu dediğim şeye dayanan ve
onu varsayan bir şey olarak görmemize de izin vermiş gibi görünür.
Şimdilik,
bu asgari fikre yöneltilen itirazlar yeterlidir. Bazı erdemlerini sıralayayım.
Öncelikle, bu asgari yorumun fiilen ne olduğu konusunda daha açık olmalıyız.
Temel fikir, bir bireye, sırf söz konusu topluma üyeliği, içinde işgal ettiği
belirli bir konum veya diğer üyeleriyle içinde bulunduğu belirli bir ilişki
nedeniyle yöneltilen, toplumsal olarak onaylanmış (socially sanctioned) bir
talep fikridir. Bu bağlamda kurallardan bahsettim; ve kastettiğim kurallar, bu
türden taleplerin basitçe genelleştirilmiş ifadeleri olurdu. Temel fikir için
kullandığım formül bilinçli olarak esnektir, toplum ve toplumsal onaylama
kavramları bilinçli olarak belirsizdir. Bu esneklik, toplumsal örgütlenme ve
toplumsal ilişkilerin karmaşıklığını adaletli bir şekilde değerlendirmek için
gereklidir. Örneğin, kendimizi, bazıları diğerlerinin içine giren birçok farklı
toplumsal grubun veya topluluğun üyesi olarak görebiliriz; ya da bir grubun
içindeki konumu nedeniyle bir üyesine yöneltilen bir talebin toplumsal
onaylanmasından bahsettiğimde, bu talebin toplumsal onaylanmasının bazen
yalnızca söz konusu sınırlı grup içinde ortaya çıktığını, bazen de bu sınırlı
grubu içeren daha geniş bir grup içinde de ortaya çıktığını düşünebiliriz. Bir
toplumdaki bir konum, tabiri caizse, toplum içinde bir konum olabilir de
olmayabilir de. Bu nedenle, bir aile içindeki bir konum, o konumu elinde
bulundurana, genellikle hem aile içinde hem de ailenin dahil olduğu daha geniş
bir grup veya gruplar içinde tanınan bazı talepler doğurur. Aynı şey bir
mesleğe veya hatta bir meslek birliğine üyelik için de geçerli olabilir. Öte
yandan, belirli sınıf veya kast ahlaklarının taleplerinden bazıları, sınırlı
sınıfın üyelerinin de ait olduğu daha geniş toplumsal gruplaşmalardan çok az
veya hiç dış destek almaz. Ya da, samimi bir kişisel ilişkinin iç ahlakı olarak
adlandırılabilecek şey, ilişkinin kendisi kadar özel olabilir. Ahlaka bu
yaklaşım için iddia edeceğim erdemlerden biri, tam olarak, alışılageldik
şekilde kullandığımız ancak ahlak felsefesinde ihmal edilme eğiliminde olan
birçok kavrama kolayca yer açmasıdır. Bu şekilde tıp etiğinden, askeri bir
kastın onur kodundan, burjuva ahlakından ve işçi sınıfı ahlakından bahsederiz.
Bu tür fikirler, ahlakı, onu özünde veya her halükarda temelde toplumsal gruplaşmaların
bir işlevi olarak gören bir ahlak açıklamasına, genel olarak geçerli olan
görünüşte daha bireyci yaklaşımlardan daha kolay uyum sağlar.
Mevcut
yaklaşım için iddia edeceğim başka bir erdem de, vicdanlılık (conscientiousness),
görev ve yükümlülük gibi kavramları somut ve gerçekçi bir şekilde anlamayı
nispeten kolaylaştırmasıdır. Bu kavramlar yakın geçmişte ahlak felsefesinde
neredeyse tamamen soyut bir şekilde ele alındı; bunun sonucunda, bazı
çağdaşlarımıza evrenin yönetimine dair terk edilmiş fikirlerin anlamsız
kalıntıları gibi görünmeye başladılar. Ancak en yaygın kullanımlarıyla,
bunların böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Görevlerin ve yükümlülüklerin,
makamlarla, konumlarla ve başkalarıyla olan ilişkilerle el ele gitmesinde en
ufak bir gizemli veya metafizik şey yoktur. Birinin belirli bir konumu işgal
etmesi nedeniyle kendisine yapılacak talepler, gerçekten de, oldukça ayrıntılı
bir şekilde açıkça listelenebilir (ve sıklıkla da listelenir). Ve birini
vicdanlı olarak adlandırdığımızda veya onun yükümlülüklerine veya görevine dair
güçlü bir duyguya sahip olduğunu söylediğimizde, genellikle onun doğaüstü
buyruklar fikrinin hayaleti tarafından musallat olduğunu kastetmeyiz; daha
ziyade şu türden şeyleri kastederiz: belirli kapasitelerde kendisinden isteneni
yapmak için, öğrenci, öğretmen, ebeveyn, asker ya da her ne ise olarak
kendisine yöneltilen talebi yerine getirmek için sürekli çaba göstereceğine
güvenilebilir. Belirli bir profesör bir keresinde şöyle demişti: "Benim
için ahlaklı olmak, bir profesör gibi davranmaktır."
Şimdi
o eski felsefi soruyu soralım: Bireyin ahlakiliğe yönelik ne gibi bir çıkarı
(interest) vardır? Bu soru bizi, asgari yorumun kendi başına sunduğundan daha
adequate bir ahlak kavrayışına zorlayabilir. Kesinlikle bizi bazı hassas
dengeleri kurmaya veya kurmayı denemeye zorlar. Şimdiye kadar soruya önerilen
tek cevap şudur: Bireyin etik hayal gücü, gerçekleşmeleri için toplumsal
gruplaşmaların ve toplumsal örgütlenmelerin varlığını gerektiren bir veya daha
fazla ideal yaşam tasviri tarafından esir alınabilir veya ateşlenebilir; öyle
ki bu gruplar veya örgütler, bu grup veya örgütlerin bireysel üyelerine
yöneltilen toplumsal talepler sisteminden yoksun olarak var olamazlardı. Bu
cevabın çok kaba olduğunu, etik ideal ile toplumsal yükümlülük arasındaki karşılıklı
etkileşimin onun önerdiğinden daha girift olduğunu daha önce ima etmiştim.
Cevap aynı zamanda yeterince kaba da değildir. İdeal yaşam biçiminin tasviri ve
buna bağlı etik dünya görüşü, rafine zihnin ve nispeten rahat koşulların
ürünleri olma eğilimindedir. Ancak bireyin ahlakiliğe yönelik çıkarının ne
olduğunu sorduğumuzda, toplumsal olarak onaylanmış taleplerin yöneltildiği tüm
bireyleri sormak isteriz; sadece hayal gücü huzursuz ve maddi açıdan rahat
olanları değil. Belki de herkes için tamamen aynı cevapta ısrar etmemeliyiz;
ancak soruyu ciddiye alırsak, herkes için bir cevapta ısrar etmeliyiz. Görünüşe
göre, aşırı-rafine cevabın biçiminden tamamen ayrılmayan daha geniş bir cevap
var olabilir. Ne de olsa, bir tür toplumun içinde olmadan kim var olabilir veya
herhangi bir amacı izleyebilir? Ve kuralsız, üyelerine yöneltilen toplumsal
olarak onaylanmış taleplerden oluşan bir sistem olmadan hiçbir toplum biçimi
yoktur. Burada, en azından, asgari olarak kavranan ahlakiliğe yönelik ortak bir
çıkar vardır; bu çıkar, sorunun kendisine yöneltilebileceği tüm kişilere
atfedilebilir. Yine de bunun yeterli olmadığını hissedebiliriz. Ve bu duyguda,
asgari ahlak kavrayışının, en azından çağdaş biçimiyle, sıradan anlayışa neden
yetersiz olduğunun tohumu yatmaktadır; ve belki de bu yetersizliğin nedenini
ortaya çıkarırken, ahlaki kuralın evrensel uygulanabilirliği anlayışında ne
olduğunu da keşfedebiliriz. **Bir
tür toplumsal olarak onaylanmış talep yöneltilen herkesin, bir tür toplumsal
olarak onaylanmış talepler sisteminin varlığına yönelik bir çıkarı olduğu
gerçeğine ulaştık. Ancak bu gerçek, bireyin ahlakiliğe yönelik çıkarının ne
olduğu sorusuna cevap vermek için yetersiz görünmektedir. Bu yetersizliği, bir
talebin toplumsal onaylanmasıyla neyin kastedilebileceğine dair farklı şeyleri
düşünerek anlamaya başlayabiliriz. "Onay" (sanction),
"izin" (permission) ve "onaylama" (approval) ile ve ayrıca
"güç" (power) ve "ceza" (penalty) ile ilişkilidir.
Toplumsal olarak onaylanmış bir talep, kuşkusuz bir toplumun izni ve onayıyla
yöneltilen ve bir şekilde ve derecede onun gücü tarafından desteklenen bir
taleptir. Ancak, taleplere tabi bireylerin toplamı olarak toplum fikri, bu
taleplerin onayının kaynağı olarak toplum fikrinden burada ayrılabilir.
Onaylayan toplum, genel toplumun sadece bir alt grubu, baskın alt grup, gücün
ikamet ettiği grup olabilir. Genel topluma sadece üyelik, toplumun onaylayan
kısmına üyeliği garanti etmez. Ve bir tür toplumsal olarak onaylanmış talepler
sisteminin varlığına yönelik sadece bir çıkar da, kişinin tabi olduğu belirli
toplumsal olarak onaylanmış talepler sistemine yönelik bir çıkarı garanti
etmez. Ancak, bu garanti altına alınmamış koşullardan en az biri (ve belki her
ikisi) karşılanmadıkça, toplumsal olarak onaylanmış bir talebin yerine getirilmesinin,
ahlaki bir yükümlülüğün yerine getirilmesi olarak görmemiz gereken şeye
yaklaştığı görülmez. Yani, eğer toplumun onaylayan kesiminde hiçbir dayanağım
(foothold) yoksa ve tabi olduğum talepler sistemi tarafından hiçbir çıkarım
korunmuyorsa, o zaman bana yöneltilen bir talebi yerine getirirken, gerçekten
de, bir anlamda, yapmakla yükümlü olduğum şeyi yapıyorum; ancak ahlaken yükümlü
olduğum şeyi pek yapmıyorum. Öyleyse, "Bireyin ahlakiliğe yönelik çıkarı
nedir?" sorusuna, bir tür toplumsal olarak onaylanmış talepler sisteminin
varlığına yönelik genel çıkardan bahsederek cevap verilmemesine şaşmamalı.
Cevap şimdi soruya dokunmuyor gibi görünüyor.**
Öyleyse,
tüm üyelerinin, yalnızca toplumsal olarak onaylanmış taleplerden oluşan bir
sistemin var olmasına değil, o toplumda geçerli olan fiili talep sistemine
yönelik bir tür çıkara sahip olduğu bir toplum fikrini ele alalım. Görünüşe
göre, sistemin yalnızca efendilerinin çıkarına onlara yöneltilen talepleri
değil, aynı zamanda kendi çıkarlarına efendilerine yöneltilen talepleri de
içerdiğini şart koşarak, güçsüzlere ve kölelere bile böyle bir çıkarı garanti
edebiliriz. Onlara bu şekilde talep sistemine yönelik bir çıkar sağlayarak,
onlara toplumun onaylayan kesiminde bir tür konum veya dayanak da sağlamış
olacağımızı söylemeye meyledebiliriz. Kuşkusuz, efendi kölesine karşı ahlaki
yükümlülükler tanıdığında, kölenin sadece efendisinin taleplerine tabi olmadığını,
aynı zamanda bunları yerine getirme konusunda ahlaki bir yükümlülük
tanıyabileceğini kabul etmeye en azından bir adım daha yaklaşmış oluruz.
Dolayısıyla bu uç durumda bile, herkesin karakteristik olarak ahlaki olarak
kabul edeceği duruma, yani karşılıklı hak ve ödev tanımasının olduğu duruma
yaklaşabiliriz.
Yine
de, karakteristik olarak ahlaki duruma yönelik bu yaklaşımda iki aşamalı bir
ayrımı kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Başkaları üzerindeki iddialara
(claims) yönelik çıkar ile kendine yönelik iddiaların tanınması bağlantılıdır
ancak aynı değildir. Ahlaki taleplere tabi olan herkesin ahlakiliğe yönelik bir
tür çıkarı olduğu, kolay olmasa da bir totolojidir. Nitekim bir bireye
yöneltilen bir talep, ancak kendi çıkarına başkalarına yöneltilen talepleri
içeren bir talepler sistemine aitse ahlaki bir talep olarak kabul edilmelidir.
Az önce ima ettiğim gibi, bu gerçeğin, ahlaki bir topluluğa sadece öz-bilinçli
üyeliğin, en azından bir dereceye kadar, kişinin onayını (sanction) onun talep
sistemine yayması, başkalarının kişi üzerindeki iddialarından en azından
bazılarını, geçici olarak ve sistemin farklı olması yönündeki en güçlü arzuyla
birlikte bile olsa, gerçekten yükümlülükler olarak tanıması noktasına kadar
getirdiği sonucunu titizlikle tartışabilmek güzel olurdu. Ancak böyle
tartışmak, "ahlaki bir topluluğa üyelik" ifadesiyle kelime oyunu
yapmak olurdu. Ahlaki talepler sistemine yönelik çıkarını tanıyan ve bundan
mümkün olduğunca fazla yararlanmaya, kendisine yönelik talepleri yalnızca
çıkarı hesaplanabilir bir şekilde gerektirdiği ölçüde yerine getirmeye karar
veren bir kişi fikrinde kendi içinde çelişkili hiçbir şey olmazdı. Bu
politikanın zorunlu olarak gerektireceği ikiyüzlülük pratiğinde yeterince
kurnaz olsaydı, başarıyla işin içinden sıyrılabilirdi. Ancak ikiyüzlülüğün
gerekli olacağı önemli bir gerçektir. Bu, muhtemelen birçok yolla açıklanabilen
bir insan doğası gerçeği olan, bu tür tam anlamıyla ileri derecede bencilliğin
nadir olması gerçeğiyle bağlantılıdır. Ancak bu gerçek sayesinde ahlaki
talepler sistemi diye bir şey var olabilir. Ahlaki taleplere tabi olan ve talep
sistemine yönelik çıkarını tanıyan herkesin, sistem altında bazı yükümlülükleri
de gerçekten tanıması gerektiğinin bir totoloji olduğunu tartışamayız. Ancak,
ahlaki taleplere tabi olanların genelliğinin (generality), talep sistemi
altında bazı yükümlülükleri gerçekten tanıması gerektiğinin bir totoloji
olduğunu tartışabiliriz. Nitekim eğer durum böyle olmasaydı, ahlaki talepler
sistemi diye bir şey olmazdı ve dolayısıyla ahlaki bir talebe tabi olmak diye
bir şey de olmazdı.
Ahlakın
asgari bir kavrayışından daha adequate bir kavrayışına (yani, bu kelimeyle
günümüzde belli belirsiz anladığımız şeyle en azından uyuşmaya başlayan bir
kavrayışa) yönelik bu adımlar, ahlak felsefesinde soyut abartmaları ve
çarpıtmaları kolayca teşvik edebilir. Örneğin, ahlaki bir topluluğun üyelerinin
genel olarak kendileri üzerindeki bazı ahlaki iddiaları tanıdığı yönündeki
zorunlu doğruluk, ahlaki failin kendisinin yasa koyucusu olarak tasvirinde
abartılabilir; ve burada, hiç değilse, aldığımız yetiştirilmenin önemini ve ait
olduğumuz ahlaki topluluklar üzerinde uyguladığımız sınırlı seçimi
hatırlayarak, özgürlük iddialarımızı ölçeklendirmekte fayda var. Yine bu
adımlar, ahlakiliğin içinde bulunan gerçekten evrensel bir şeyi açığa çıkarır:
iddianın karşılıklılığının zorunlu kabulü. Ve bir bireye başkalarının çıkarına
yöneltilen bir talebin, başkalarına onun çıkarına yöneltilen bir taleple
dengelenebilmesinin bir yolu, herkese aynı şekilde uygulanan genel bir kural
veya ilkenin işlemesidir. Ancak bundan, tüm ahlaki iddiaların, tüm insanlar
için geçerli olan evrensel ilkelerin uygulamaları karakterine sahip olduğu
(veya onları tanıyanlar tarafından öyle görüldüğü) sonucu çıkmaz. Bir
topluluğun karakteristik ahlaki talep sisteminin, her başka sistemde de
bulunması için bir neden yoktur, hatta bulunması mümkün olmayabilir. Ve tek bir
karşılıklı iddia sistemi içinde bile, ahlaki talep, sistemin herhangi bir
üyesinin diğer herhangi biriyle karşı karşıya gelebileceği bir durumla esaslı
bir şekilde ilgili olmayabilir. Ahlaki davranışın, insanlardan sırf insan
oldukları için talep edilen şey olduğunu söylemenin yanıltıcı olmasının iki
nedeni burada yatmaktadır. Bazı durumlarda, esaslı olarak Spartalılardan diğer
Spartalılar tarafından talep edilen şey olabilir, ya da bir kraldan tebaası
tarafından talep edilen şey. Bir ahlaki topluluğun üyelerinden evrensel olarak
talep edilen şey, adaletin soyut erdemine benzer bir şeydir: bir insan,
herhangi bir karşılıklı iddiayı tanımayı reddederken belirli bir iddiada ısrar etmemelidir.
Ancak ahlakiliğin bu biçimsel olarak evrensel özelliğinden, belirli durumlarda
ve toplumlarda adaletin kendisinden oluştuğu belirli kuralların uygulanmasının
evrenselliğine dair hiçbir sonuç çıkmaz.
Bununla
birlikte, abartmayı karşı-abartmayla karşılamaktan kaçınmalıyız. Olası ahlaki
talep sistemlerinin çeşitliliğini ve herhangi bir sistem içinde yapılabilecek
taleplerin çeşitliliğini kabul etmek önemlidir. Ancak bazı insani çıkarların o
kadar temel ve o kadar genel olduğunu da kabul etmek önemlidir ki, bunlar
tasavvur edilebilir her ahlaki toplulukta bir şekilde ve bir dereceye kadar
evrensel olarak tanınmalıdır. Bazı çıkarlar için şöyle denebilir: Bir sistem,
taleplerine tabi olanlara bu çıkarı sağlamadıkça, bu taleplerin yükümlülükler
olarak tanınması için onlarda yeterli ilgiyi uyandırmayı pek başaramazdı. Bu
nedenle, insani yardıma yönelik bazı iddialar, fiziksel zarar vermekten
kaçınmaya yönelik bazı yükümlülükler, neredeyse her ahlaki talep sisteminin
gerekli özellikleri gibi görünmektedir. Burada en azından, insanlardan sırf
insan oldukları için talep edilen ahlaki davranış türlerine sahibiz, çünkü
bunlar insanlar tarafından ve insanlar için talep edilir. Birçok toplumsal
ilişki ve toplumsal gruplaşma türü için temel olan bir başka çıkar da
aldatılmama çıkarıdır. Herhangi bir ahlaki talep ve iddia sisteminin geçerli
olduğu toplumsal gruplaşma türlerinin çoğunda, bu çıkar, grubun her üyesinin
diğer her üyeye karşı sahip olduğu bir iddia olarak tanınır; ve muhtemelen, bu
tür gruplaşmaların çoğu, bu tanıma olmadan pek var olamazdı. Olası ahlaki
sistem çeşitliliği ve bir sistem içindeki olası talep çeşitliliği için tüm izin
verildiğinde, yine de bazı genel erdemlerin ve yükümlülüklerin tanınmasının, tasavvur
edilebilir hemen her ahlaki sistemin mantıksal veya insani olarak gerekli bir
özelliği olacağı doğrudur: bunlar, adaletin soyut erdemini, bir tür karşılıklı
yardım yükümlülüğünü ve karşılıklı zarar vermekten kaçınma yükümlülüğünü ve bir
biçimde ve bir dereceye kadar dürüstlük erdemini içerecektir. Bazı nispeten
belirsiz ve soyut ahlaki ilkelerin gerekli evrensel uygulanabilirliğinin bu
ihtiyatlı tanınması, birey tarafından bu tür ilkelerin sınırsız özgür seçimi
fikrine karşı bir düzeltmedir.
Daha
önce bazı hassas dengeleri kurma ihtiyacından bahsetmiştim ve bunlardan
bazılarının doğasının şimdi açık olduğunu umuyorum. Bu dengelerin kaybolmaması
için sürekli kontroller gereklidir. Kendisine ahlaki bir talep yöneltilen
herkesin ahlakiliğe ilgi duyması gerektiğinin hangi anlamda doğru olduğunu
gördük. Ancak ahlaki taleplerden oluşan bir sistemin (en azından bu kavramı
şimdi anladığımız şekliyle) varlığının, bu tanımanın makul bir şekilde kişinin
kendi çıkarına olduğu söylenemediğinde bile, kişi üzerindeki iddiaları tanımaya
yönelik bir dereceye kadar genel hazırbulunuşluk (readiness) gerektirdiğini de
gördük. Bu tür bir hazırbulunuşluğun varlığının, genel olarak ahlakiliğin
varlığından daha fazla tartışılmasına gerek yoktur. Ancak, başka bir abartmayı,
tüm ahlakiliği ihtiyatlılık (prudential) olarak temsil edecek abartmayı
düzeltmek için bunu vurgulamak gereklidir. Başkalarının iddialarını tanımaya
yönelik bu hazırbulunuşluğun tartışılması gerekmediğini söylemek, açıklanması
gerekmediğini söylemek anlamına gelmez. Doğal kaynaklarını tartışabiliriz; ve
bunu yapma şeklimiz psikolojik bilgimizin durumuna göre değişecektir: örneğin
sempati kavramına yapılan çağrı, şimdi pek yeterli görünmeyecektir. Ancak,
nasıl açıklarsak açıklayalım, başkalarının iddialarının bu tanınmasının
varlığını veya temel önemini tamamen inkar edecek kadar kendimizi
kurnazlaştırmamıza (sophisticate) gerek yoktur. Yine, iddiaların tanınması
gerçeğinin, kendisinin yasa koyucusu olan ahlaki fail (self-legislating moral
agent) tasvirine kadar şişirilebileceğini gördük; ve burada, hiç değilse,
aldığımız yetiştirilmenin önemini ve ait olduğumuz ahlaki topluluklar üzerinde
uyguladığımız sınırlı seçimi hatırlayarak, özgürlük iddialarımızı
ölçeklendirmekte (scale down) fayda var. Son olarak, evrensel olarak
uygulanabilir ahlaki talep ve iddia ilkeleri fikrinde bir miktar güç kabul
ettik. Ancak bu fikrin iddialarını sınırlar içinde tutmak için, toplumsal grup
kavramının esnekliği, grupların çeşitliliği ve ayrıntılı taleplerin kayıtsızca
gruptan gruba kaydırılabileceği veya bir grup içindeki tüm üyelere aynı şekilde
uygulanabileceği fikrinin saçmalığı üzerinde yeniden ısrar etmeliyiz. **VERDİĞİM AÇIKLAMANIN
çok az değindiği veya hiç açıkça bahsetmediği başka önemli ahlaki fenomenler de
vardır. Bunlardan bazılarını, ilk bakışta, dışladığı bile görünebilir. Bir
toplumun içinden, o toplumun mevcut ahlaki biçimlerine yöneltilen ahlaki eleştiri
diye bir şey yok mudur? Taleplere tabi olanların yükümlülükleri gerçekten
tanıdığı, toplumsal olarak onaylanmış taleplerin farklı sistemleri, göreli
ahlaki değerlendirmenin konusu olamaz mı? İnsanların, ortak üyesi oldukları bir
toplum bulunmasa ve durumlarına uygulanabilir olarak makul bir şekilde temsil
edilebilecek hiçbir "toplumsal" ilişki kavramı olmasa bile,
birbirlerine karşı ahlaki yükümlülükler tanıyabilecekleri veya tanımak zorunda
oldukları durumlar olamaz mı? Kabul edilebilir herhangi bir ahlak açıklaması,
kesinlikle bu sorulara olumlu bir yanıt vermelidir; ve akla gelebilecek başka
sorular da vardır. Ancak bunlar, ahlakın asgari yorumu dediğim şeyin
yetersizliğinin bu fikri tamamen terk etmek için bir neden vermesinden daha
fazla, benimsediğim yaklaşımdan şüphe etmek için bir neden sunmamaktadır.
Asgari yorumu, çıkar ve yükümlülük tanıma kavramlarının belirli uygulamalarıyla
zenginleştirerek, tanınabilir bir şekilde bir toplumsal ahlak (social morality)
kavramı olan şeyi elde ettik. Ahlaki eleştiri ve toplumsal ilişkinin standart
biçimlerini aşan bir ahlakilik fikirlerine yer açmak için bu kavrayıştaki
belirli unsurların önemini ortaya çıkarmak yeterlidir. Daha önce de belirttiğim
gibi, bazı insani ihtiyaç ve çıkarlar oldukları kadar temel ve genel olduğu
için, tasavvur edilebilir hemen her ahlak sisteminde bunlara karşılık gelen
genel erdem ve yükümlülük türlerinin bir biçimde ve bir dereceye kadar
tanındığını göreceğiz. Şimdi, ahlaki gelişim karakteristik olarak bunların
tanınmış biçimlerine benzerlik ve onların uzantısı yoluyla ilerler ve bu
fikirlerin kendileri daha rafine ve cömert şekiller alır. Ve en bilinçli
halindeki ahlaki eleştiri, karakteristik olarak adalet, bütünlük ve insanlık
gibi genel ahlaki fikirlere başvurarak ve onları yorumlayarak ilerler: mevcut
kurumlar, talep ve iddia sistemleri, adaletsiz, insanlık dışı veya yozlaşmış
olarak eleştirilir. Burada çizdiğim şekliyle toplumsal ahlak kavramının, ahlaki
eleştiri fikrini dışlamaktan çok uzak olduğu, bu eleştirinin doğasını ve
olasılığını tamamen anlaşılır kıldığı söylenebilir. Nitekim eleştirinin
tohumlarının ahlakiliğin ta kendisinde nasıl yattığını görebiliriz; ve hatta bu
temelde, toplumsal ve ekonomik değişim, bireysel ahlakçıların eleştirel
sezgileri ve ahlaki evrimin fiili seyri arasında var olan karmaşık karşılıklı
ilişkilerin bir anlayışına ulaşmayı umabiliriz. (Örneğin, ilkelerimizin kolay
bir sonucu olarak, ahlaki biçimciliğin (yani kuralların ruhuna hiçbir başvuruda
bulunmadan, harfine katı bir şekilde bağlı kalmanın) durağan ve izole bir
toplumda en üst düzeyde olma eğiliminde olacağı ve ahlaki yönelim bozukluğunun,
böyle bir ahlakiliğin aniden radikal bir değişime maruz kaldığında en üst
düzeyde olma eğiliminde olacağıdır.) Tıpkı toplumsal bir ahlakiliğin ahlaki
eleştirinin tohumlarını içermesi gibi, ikisi birlikte ele alındığında, standart
toplumsal ilişkileri aşan bir ahlakiliğin tohumlarını da içerir. En azından bir
tür öz-bilinçli ve eleştirel ahlakiliğin eğiliminin, anti-biçimci olduğu kadar
genelleyici ve anti-parochial (dar görüşlü karşıtı) olduğunu görmek kolaydır.
Bazı ahlakçılar, gerçek bir ahlakilik kavramının ancak bu genelleme sürecinin
sınırında ortaya çıktığını ileri sürerler. Bana öyle geliyor ki, bu yargıda,
gerçeklik duygusu tamamen gayretkeşliğe boyun eğmiştir. Ancak "gerçek
ahlakiliğin" nerede başladığını söylemeyi nerede seçersek seçelim,
ahlakilik kavramına dair genel anlayışımızın, taslağını çizdiğim türden bir
yaklaşım tarafından en iyi şekilde hizmet gördüğüne hiç şüphem yoktur.
Uğraştığımız şeyin gelişmekte olan bir insani kurum olduğu yerde, bir
açıklamanın en azından kısmen oluşumsal (genetic) olarak nitelendirilebilmesi,
onun için bir kınama nedeni oluşturmaz.**
Ancak
şimdi, toplumsal ahlaklar ile en başta bahsettiğim yaşam biçimlerine dair ideal
tasvirler arasındaki ilişki sorununa dönme zamanıdır. Bu konuda şimdiye kadar
açıkça söylediğim tek şey, bu tür herhangi bir idealin gerçekleştirilmesinin,
kendi üyelerine yönelik toplumsal olarak onaylanmış taleplerden oluşan bir
sistemin varlığını gerektiren toplumsal gruplaşma veya örgütlenme biçimlerinin
varlığını gerektirdiğidir. O zamandan beri, toplumsal olarak onaylanmış
taleplerden oluşan bir sistemin, bu taleplerin sadece talep olarak
dayatılmaması, aynı zamanda en azından bir dereceye kadar bu taleplere tabi
olanlar tarafından da iddia (claims) olarak genel olarak tanınması durumunda,
ahlaki talepler sistemi olma özelliğinden yoksun kalacağını belirttik; ve bundan,
ahlaki bir topluluğun üyesi olmanın, belki de gerçekte çok az kişinin fiilen
yetenekli olduğu sürekli bir ikiyüzlülük pratiği yapabilenler dışında, bir
çıkar (convenience) meselesi olamayacağı sonucu çıkar. Yine de, ideal bir yaşam
biçiminin izlenmesi olasılığının tamamen pragmatik olarak bir ahlaki topluluğa
veya ahlaki topluluklara üyeliği gerektirdiğini söylemek genel olarak doğru
olabilir; zira bir kimsenin yetiştirme ihtimali olan herhangi bir etik ideali
izlemek için gerekli asgari toplumsal koşulların, bu tür topluluklara üyelik
dışında pratikte karşılanması son derece olası değildir. Ancak elbette bu iki
şey arasındaki ilişkiler, bu formülün kendi başına ima ettiğinden çok daha
girift ve çeşitlidir. Çatışma, özümseme ve karşılıklı etkileşim olasılıkları
çoktur. Konuyu henüz ifade etme şeklim, belki de çatışma olasılığını en açık
hale getirmektedir; ve bu olasılık vurgulanmaya değerdir. Kişinin yükümlülük
olarak tanıdığı veya yarım yamalak tanıdığı şeyin, yalnızca kaba bir şekilde
çıkarla ve zayıf bir şekilde eğilimle değil, aynı zamanda ideal özlemle, etik
hayal gücünü esir alan görüşle çatışabileceğini vurgulamakta fayda var. Öte
yandan, ideal yaşam tasvirinin tam olarak ahlakiliğin çıkarlarının baskın
olduğu, ideal, yüce bir değerin atfedildiği bir tasvir olması da mümkündür.
Geçici veya kalıcı olarak böyle bir tasvir tarafından yönetilen biri için
"görevin sadakatle yerine getirilmesi bilinci" son derece tatmin
edici bir durum olarak görünecek ve ahlaklı olmak sadece önemli olan bir şey
olarak değil, her şeyden üstün olarak önemli olan şey olarak görünecektir. Ya
da, ideal tasvir, genel olarak ahlakiliğin çıkarlarının baskın olduğu bir
tasvir değil, daha çok baskın fikrin bir ahlaki talep sisteminin bazı
taleplerini (belki diğerlerini değil) güçlü bir şekilde pekiştirmek için
işlediği bir tasvir olabilir. Birbirini sevme buyruğuna itaatin en yüksek değer
olarak göründüğü ideal tasvirde durum böyledir.
Bu
hala çok basit bir tasvir çizmek anlamına gelir. Ait olduğumuz söylenebilecek
toplulukların çeşitliliğini ve bunlara ait ahlaki talep sistemlerinin
çeşitliliğini hatırlayalım. Bir dereceye kadar (abartmamamız gereken bir
derecede), girdiğimiz ahlaki ilişkiler sistemleri bir seçim meselesidir – veya
en azından alternatif olasılıkların bulunduğu bir meseledir; ve farklı ahlaki
talep sistemleri, farklı ideal yaşam tasvirlerine değişen derecelerde iyi veya
kötü uyum sağlar. Dahası, ideal tasvir, yalnızca belirli çıkarların bir ahlaki
talep sistemi tarafından korunduğu topluluklara üyeliği değil, aynı zamanda
talep sisteminin idealin doğasını olumlu bir şekilde yansıttığı bir topluluğa
veya ilişkiler sistemine üyeliği talep edebilir. Bunun kaba bir örneği olarak,
kişisel onur idealiyle bağlantılı olarak askeri bir kastın ahlakını tekrar
düşünebiliriz. Genel olarak, bizimki gibi karmaşık bir toplumda, farklı ahlaki
ortamların, topluluk içindeki farklı alt-toplulukların, farklı ahlaki ilişki
sistemlerinin olduğu açıktır; bunlar fiilen birbiriyle kilitlenir ve örtüşür,
ancak ahlaki talep ile bireysel özlem arasında bazı seçim olasılıkları, bazı
uyum sağlama olasılıkları sunar. Ancak burada yine, en azından bizim
zamanımızda ve yerimizde, sonuçta vurgulanması gereken, her birinin diğeriyle
doğrudan ilgisinin sınırlarıdır. Tek bir insani siyasi toplum içinde, farklı ve
belki de oldukça farklı ahlaki ortamlar, farklı ahlaki talep sistemlerinin
tanındığı toplumsal gruplaşmalar gerçekten bulunabilir. Ancak bir gruplaşma daha
geniş toplumun bir parçasını oluşturacaksa, üyeleri de daha geniş bir
karşılıklı talep sistemine, daha geniş bir ortak ahlakiliğe tabi olmalıdır; ve
daha geniş ortak ahlakiliğin göreli önemi, toplumun alt gruplarının ne kadar
sıkı bir şekilde birbirine kilitlendiğiyle, her bir bireyin bir dizi alt grubun
üyesi olduğu ölçüde ve toplumun katı bir şekilde tabakalaşmış olmayıp, alt
gruplarına nispeten serbest erişim ve bunlardan çekilme olanağı tanıdığı ölçüde
artacaktır. Geniş bir toplumsal gruplaşma çeşitliliğini, karmaşık bir şekilde
iç içe geçmeyi ve bunlar arasında hareket özgürlüğünü bu şekilde birleştiren
bir siyasi toplumda, kendine özgü (idiosyncratic) ideal ile ortak ahlaki talep
arasındaki ayrışma (dissociation) kuşkusuz en üst düzeyde olma eğiliminde
olacaktır. Öte yandan, insana dair ideal bir tasvir, gerçekte veya hayalde,
kapsayıcı bir ortak ahlakilik statüsü talep etme eğiliminde olabilir. Bu
şekilde, Coleridgeci veya Tolstoycu hayalperestler, ahlaki talep sisteminin,
tüm üyeleri tarafından ortaklaşa paylaşılan ideal bir yaşam tasvirine tamamen
veya olabildiğince tam olarak yanıt vereceği, kendi içine kapalı ideal
topluluklar düşüncesiyle oyalanabilirler. Bu tür fanteziler, birçoklarına zayıf
ve beyhude görünmeye mahkumdur; zira bu tür toplulukların saflığını korumanın
bedeli, dünyanın bütününden kopmadır. Daha ciddi olarak, mevcut bir ulus
devletin tüm ahlaki iklimini, insani dayanışma, dini bağlılık veya askeri onur
gibi ideal bir tasviri yansıtacak şekilde düzenleme girişimleri olabilir. İnsani
ideallerin doğal çeşitliliği karşısında (sadece bundan bahsetmek gerekirse),
böyle bir devlet (veya üyeleri) görünüşte liberal bir toplumun aksine, en
azından bazı gerilimlere maruz kalacaktır.
Sonuç
olarak. Bir bireyin birçoğuyla sempati duyabileceği ve birçoğunun bir dereceye
kadar gerçekleştiğini görmeyi arzulayabileceği ideal yaşam tasvirlerinden
bahsettim. Ayrıca, insan topluluklarının üyeleri olarak veya insan
ilişkilerinin uç noktaları (terms) olarak birbirimize karşı sahip olduğumuz
tanınmış karşılıklı iddia sistemlerinden (kelime çok güçlü olsa da) bahsettim;
bu ilişkilerin çoğu, bu tür karşılıklı iddia sistemleri olmasaydı pek var
olamazdı veya sahip oldukları karaktere sahip olamazlardı. Bu iki şey, yani
varoluşun amaçlarına dair çelişen görüşlerimiz ile toplumsal yaşamı mümkün
kılan ahlaki talep sistemleri arasında var olabilecek karmaşık ve çeşitli
ilişkiler hakkında, çok az da olsa, bir şeyler söyledim. Son olarak, her
ikisinin de zorunlu olarak içinde yaşadığımız siyasi toplumlarla ilişkilerine
bir göz attım. Bu şekilde gelişigüzel dolaştığım fenomenler alanı, bence,
önerebildiğimden çok daha karmaşık ve çok yönlüdür; ancak bu karmaşıklıktan bir
şeyler önermeye çalıştım. Ahlak felsefesi için bazı çıkarımlara, esas olarak
çağdaş teorinin bazı tipik abartmalarını düzeltme girişimi yoluyla olmak üzere,
geçerken değindim. Ancak ahlak ve siyaset felsefesi için ana pratik çıkarımlar,
sanırım, daha fazla dikkatin toplumsal yapı ve toplumsal ilişki türlerine ve
bahsettiğim karmaşık karşılıklı ilişkilerin yanı sıra bahsetmediğim diğerlerine
de yoğunlaştırılması gerektiğidir. Örneğin, laik ahlak anlayışımızın, dinin
ahlakilik karşısında oynadığı tarihsel rolü düşünerek geliştirileceğine inanmamak
zordur. Ya da, ahlakiliğin doğasının, onun hukukla ilişkisinin bir miktar
dikkate alınması olmadan doğruca anlaşılabileceğinden şüpheliyim. Bu, sadece
ahlakilik ve hukuk alanlarının büyük ölçüde örtüşmesi veya taleplerinin
sıklıkla çakışması meselesi değildir. Aynı zamanda, hukukun en önemli toplumsal
gruplaşmalara tutarlılık vermede işleyiş biçiminde, ahlaki talep sistemlerinin
genel olarak toplumsal gruplaşmalara tutarlılık vermede işleyiş biçiminin kaba
bir modelini bulabiliriz. Benzer şekilde, mevcut hukuka karşı tutumlarımızın
karmaşıklığında, genel olarak toplumsal ilişkilerimizde (veya başkalarının
kendi ilişkilerinde) üzerimizde etkili olan ahlaki talep sistemlerine karşı
tutumumuzun karmaşıklığının bir modelini bulabiliriz.
Son
olarak, söylediklerimde herhangi bir çok kesin ahlaki veya siyasi bağlılık
daveti ima edildiğini düşünmüyorum. Ancak belki bir soru sorulabilir ve kısmen
cevaplanabilir. Birbirine zıt çeşitli yaşam idealleriyle sempati duyan birinin
tutumu ne olacaktır? Görünüşe göre böyle biri, kendini liberal bir toplumda,
farklı ahlaki ortamların olduğu ancak hiçbir idealin ortak ahlakiliğin
karakterini tekelleştirmeye ve belirlemeye çalışmadığı bir toplumda daha evinde
hissedecektir. Böyle biri, böyle bir toplumu, hayat hakkındaki gerçeğin (truth
about life) geçerlilik kazanması için en iyi şansı verdiği için
savunmayacaktır, zira hayat hakkındaki gerçek diye bir şeyin olduğuna tutarlı
bir şekilde inanmayacaktır. Ayrıca, uyumlu bir amaçlar krallığı (harmonious
kingdom of ends) üretmek için en iyi şansa sahip olduğu için de onu
savunmayacaktır, zira amaçların zorunlu olarak uyumlu hale getirilebilir
olduğunu düşünmeyecektir. Sadece toplumun mümkün kıldığı etik çeşitliliği
memnuniyetle karşılayacak ve bu çeşitliliğe ne kadar değer veriyorsa, o oranda,
hayatın amaçlarına dair tek bir yoğun görüşün, idealin gereklerini ortak
toplumsal ahlakiliğinkilerle aynı kapsamda yapmaya ittiği herkesin doğal (belki
de sempatik olsa da) düşmanı olduğunu fark edecektir.