14 Şubat 2026 Cumartesi

GADAMER: WITEGENSTEIN AYNASINDA GÖRÜLEN

 

wıttgensteın felsefesinin gadamerci  hermenötik açısından sonuçları

 

Wittgenstein'ın geç dönem felsefesi, anlamın kullanımda ortaya çıktığı, dilin dil oyunları içinde işlediği ve hayat biçimlerinde temellendiği fikrine dayanır. Son dönem karşılaştırmalı felsefe literatürü, Wittgenstein ile Gadamer ve Heidegger çizgisindeki felsefi hermenötik arasında sıklıkla yakınlık kurma eğilimindedir. Bu yakınlaştırma çabaları, her iki düşünce geleneğinin Kartezyen öznellik eleştirisi yapmalarını, dilin ontolojik önceliğini vurgulamalarını ve kesinlikçi paradigmalara mesafeli durmalarını gerekçe gösterir.

Ancak bu tür yakınlaştırma girişimleri, Wittgenstein felsefesinin temel hareket noktasını göz ardı eder. Wittgenstein'ın dil oyunları, kural izleme ve hayat biçimi kavramlarıyla ortaya koyduğu şey, Gadamer'in yorum anlayışının neredeyse tam tersidir. Gadamer'e göre yorum, insanın dünyadaki varlık tarzının evrensel bir yapısıdır. Oysa Wittgenstein için yorum bir tür kriz durumudur; asıl olan, dille yorum öncesi bir uyum içinde yaşamayı sürdürmektir. Bu temel fark, iki düşünür arasında köprü kurma çabalarını baştan itibaren sorunlu hale getirir.

Bu yazıda, Wittgenstein'ın geç dönem felsefesinin temel kavramlarından hareketle Gadamerci felsefi hermenötiğe yönelik sistematik bir eleştiri geliştirmeyi amaçlıyoruz.

 

   gadamer’de  yorum

Gadamer’de yorum, yöntemsel bir teknik olmaktan çok insan varoluşunun ontolojik bir boyutudur. Anlamak, öznenin nesneye uyguladığı bir prosedür değil; insanın dünyayı anlamlandırarak varoluş biçimidir. Yorum, sonradan eklenen ikincil bir eylem değil, insanın dünyada-olma tarzının ayrılmaz parçasıdır. Bu ontolojik temel, Gadamer’i klasik hermeneutikten (Schleiermacher ve Dilthey’in yöntem odaklı yaklaşımından) ayırır; asıl soru “anlama nasıl mümkündür?” sorusudur ve yorum epistemolojik olmaktan ziyade ontolojik bir olaydır.

Yorum her zaman tarihsel olarak belirlenmiştir. Yorumcu boş bir bilinçle değil, belirli bir gelenek, tarihsel konum ve önyargılarla metne yaklaşır. Gadamer’de “önyargı” olumsuz bir kavram olmaktan çıkar; anlamayı mümkün kılan ön-anlama yapılarıdır. “Etki tarihi bilinci” ile geçmiş, yalnızca araştırılan nesne değil, bugünü şekillendiren canlı bir etkidir. Yorum diyalojik bir süreçtir: Metin edilgen nesne değil, konuşan bir muhataptır. Anlama, metne sorular yönelterek ve metnin cevaplarıyla karşılıklı etkileşim içinde ortaya çıkar; bu yüzden yorum, özne egemenliği değil, açıklık ve karşılaşma deneyimidir.

Anlama ile uygulama ayrılmazdır; metni anlamak, onu kendi durumumuza taşımaktır (hukuk ve teoloji örneklerinde olduğu gibi). Yorum aynı zamanda dönüştürücüdür: Metinle karşılaşma, yorumcunun ufkunu genişletir ve kendini de yeniden anlamasını sağlar. Ancak bu süreç sınırsız çoğulluk değildir; metnin kendi anlam imkânları ve geleneğin sürekliliği yorumu sınırlar. Hakikat, yöntemsel kesinlik değil, diyalog içinde tarihsel olarak açığa çıkan bir olaydır.

Gadamer’de yorum; tarihsel, dilsel, diyalojik, uygulayıcı ve dönüştürücü bir anlam olayıdır. Ne yazarın psikolojik niyetini yeniden üretme ne de öznenin keyfi anlam yüklemesidir; geçmiş ile şimdi arasında dilde gerçekleşen, hakikat iddiası taşıyan canlı bir karşılaşmadır ve insanın gelenekle, dünyayla, kendisiyle ilişkisinin temel biçimlerinden biridir.

Gadamer’in yorum anlayışını bütünleyen bir diğer temel unsur da "uygulama"dır (Anwendung). O, romantik hermeneutiğin anlama, yorum ve uygulama arasında yaptığı ayrımı reddeder. Gadamer'e göre bu üçü, hermeneutik sürecin birbirini izleyen aşamaları değil, aynı anda gerçekleşen iç içe geçmiş boyutlarıdır. Bir metni anlamak, aynı zamanda onu yorumlamak ve kendi durumumuza uygulamaktır. Bu tezini en açık biçimde hukuk ve teoloji hermeneutiğinden aldığı örneklerle temellendirir. Bir yasa metni, her yeni davada somut duruma uygulanarak anlaşılır. Uygulama, metnin anlamını günceller, onu yaşayan bir gerçeklik haline getirir. Aynı şekilde kutsal bir metin de her çağda vaaz edilerek, inananların hayatına uygulanarak anlaşılır. Bu uygulama keyfi bir güncelleme değildir; metnin kendi anlam olanaklarıyla, geleneğin sürekliliği içinde sınırlıdır. Yorum, geçmişi bugüne taşımak değil, geçmişin anlamının bugünün somut durumunda yeniden dirilmesine, yeniden konuşmasına izin vermektir.

 

Gadamer yorumu dönüştürücü bir deneyim (Erfahrung) olarak niteler. Hermeneutik deneyim, öznenin kontrolünde yürüttüğü bir faaliyet değil, öznenin de içinde yer aldığı ve dönüştüğü bir olaydır. Yorumcu, metinle kurduğu karşılaşmada yalnızca metni anlamakla kalmaz; kendi tarihselliğinin, kendi önyargılarının, kendi sonluluğunun da bilincine varır. Metnin kendisine söyledikleri, kendi ufkunu sorgulamasına, genişletmesine ve dönüştürmesine yol açar. Bu yönüyle yorum, dışsal bir nesneyi çözümleme işlemi değil, aynı zamanda derin bir kendini anlama (Selbstverständnis) sürecidir. Yorumcu metni anladıkça, kendini de daha iyi anlar.

 

Tüm bu özellikleriyle Gadamer'in yorum anlayışı, ne metnin ardındaki yazarın psikolojik niyetini yeniden üretmeye çalışan romantik bir yeniden inşadır ne de öznenin metne istediği anlamı yükleyebileceği görececi bir keyfiliktir. O, tarihsel gelenek içinde, dilsel bir ortamda, geçmiş ile şimdi arasında gerçekleşen, diyalojik ve uygulamalı bir anlam olayıdır. Ve bu olay, hakikat iddiası taşır. Hakikat, Gadamer'de yöntemsel kesinlik ya da önermesel doğruluk anlamına gelmez. O, bir açığa çıkma (aletheia), bir tezahür etme, bir varlık olayıdır. Yorum, hakikatin tarihsel ve sonlu bir varlık olan insan için mümkün olan tek gerçekleşme biçimidir.

 

Gadamer’in yorumu bir varlık olayı, bir hakikat tezahürü olarak bu denli yüceltmesi, dilin ve geleneğin neredeyse mistik bir taşıyıcısı haline gelmesi, Wittgenstein’ın geç dönem felsefesinin keskin analitik aletleriyle ciddi bir eleştiriye tâbi tutulabilir. Wittgenstein’ın "anlam kullanımdır", "dil oyunları", "hayat biçimleri" ve "gramer" gibi kavramları etrafında örülen bu eleştiri, Gadamer’in hermeneutik evreninin temel taşlarını yerinden oynatmayı hedefler.

eleştirisi

 

İlk olarak, Wittgenstein’cı bir perspektiften bakıldığında Gadamer’in "anlama"yı insan varoluşunun ontolojik bir boyutu, bir "olay" olarak yüceltmesi, fazlasıyla metafizik ve muğlak kalır. Wittgenstein, anlamayı zihinsel bir süreç ya da gizemli bir varlık olayı olarak değil, kamusal dil oyunları içindeki bir yetiyi, belirli kurallara göre hareket edebilme becerisini göstermek için kullandığımız sıradan bir sözcük olarak görür. "Anlıyorum" demek, zihnimde olup biten gizemli bir şeye işaret etmez; bir satranç hamlesine doğru yanıtı verebilmek, bir cümleye uygun bir şekilde devam edebilmek, bir hesabı doğru yapabilmek gibi dil oyunu içinde sergilediğimiz bir performansın ifadesidir. Gadamer’in aksine Wittgenstein, anlamayı insanın dünyada-olma tarzının kurucusu olarak değil, karmaşık hayat biçimlerimizin içine gömülü bir pratik olarak konumlandırır. Bu, onun daha yalın ve metafizik yüklerden arınmış bir resmidir.

 

İkinci ve daha önemli eleştiri, Gadamer’in "dil" anlayışına yöneliktir. Gadamer için dil, anlamın gerçekleştiği, varlığın konuştuğu neredeyse kutsal bir ortamdır. "Anlaşılabilir olan varlık dildir" önermesi, dile ontolojik bir ayrıcalık tanır. Wittgenstein ise dili böyle tek ve yüce bir töz olarak görmez. Ona göre dil, birbirleriyle ancak aile benzerlikleri taşıyan, farklı kurallarla yönetilen, farklı hayat biçimlerine gömülü sonsuz sayıda dil oyunundan oluşur. Bir şiiri anlamak, bir matematik teoremini anlamak, bir yemek tarifini anlamak, bir emri anlamak... Bunların hepsi "anlama" olarak adlandırılsa da, her biri farklı bir pratiği, farklı bir yetiyi, farklı bir dil oyununu ima eder. Gadamer'in "dil"de birleştirdiği bu çeşitlilik, Wittgenstein'ın analizinde ayrışır, somutlaşır. Gadamer’in dili, Wittgenstein’ın dil oyunları çokluğu karşısında tekil ve tümelleştirici kalır.

 

Dördüncü eleştiri, Gadamer’in yorumun keyfiliğini engelleyecek somut mekanizmalar sunamamasıyla ilgilidir. "Ufukların kaynaşması", "metnin talebi" gibi kavramlar, yorumu keyfilikten koruyacak güçlü birer metafor olsalar da, bu korumanın nasıl işlediğine dair elle tutulur bir ölçüt vermezler. Wittgenstein ise bu sorunu "gramer" kavramıyla ele alır. Dil oyunlarını yöneten kurallar bütünü olarak gramer, anlamlı ve anlamsız, doğru ve yanlış kullanım arasındaki sınırları çizer. Bir sözcüğü anlamlı bir şekilde kullanmak, onun gramerine uygun bir dil oyunu içinde yer almak demektir. Yorum da bir dil oyunudur. Bir metni yorumlamak, onunla ilgili belirli bir dil oyunu oynamak, belirli kurallara (örneğin, metnin tarihsel bağlamını dikkate alma, metinsel kanıtlara dayanma, tutarlılık arama gibi) uymak anlamına gelir. Gadamer’in metnin "anlam olanakları" dediği şey, Wittgenstein’cı bir perspektiften, metnin içinde yer aldığı ve onunla oynanabilecek dil oyunlarının kuralları tarafından belirlenir. Keyfilik, işte bu kuralların dışına çıkıldığında, dil oyunu terk edildiğinde başlar. Gadamer bu kuralları ve sınırları göstermek yerine, yorumcuyu metnin "sesi"ne, "talebi"ne havale eder ki bu, Wittgenstein için yeterli bir açıklama değildir.

 

Son olarak, Wittgenstein’ın "hayat biçimi" (Lebensform) kavramı, Gadamer’in hermeneutik deneyimine daha somut bir zemin sunar. Gadamer için yorum, nihayetinde dil içinde gerçekleşen ve hakikati açığa çıkaran bir olaydır. Wittgenstein için ise dil oyunları, daha temel bir şeye, hayat biçimlerine gömülüdür. Hayat biçimleri, paylaşılan pratikler, alışkanlıklar, tepkiler, duygulanımlar bütünüdür. Dil oyunları bu hayat biçimleri içinde anlam kazanır. İnsanlar birbirlerini anlar çünkü ortak bir hayat biçimini paylaşırlar, ortak pratikler içinde yer alırlar. Gadamer’in "gelenek" dediği şeyin asıl maddi içeriği, Wittgenstein’da bu hayat biçimleridir. Yorum, bu hayat biçimleri içinde, bu paylaşılan pratikler zemininde yükselir. Bu, Gadamer’in oldukça soyut ve dil merkezli hermeneutik deneyimini, insanın biyolojik, toplumsal ve kültürel varlığının somutluğuna indirgeyen, onu daha dünyevi ve pratik bir temele oturtan bir harekettir.

 

Özetle, Wittgenstein’cı bir eleştiri, Gadamer’in yorum anlayışını metafizik yüklerinden arındırmayı, onu daha somut, pratik ve kamusal bir zemine oturtmayı hedefler. Gadamer’in "olay", "varlık", "hakikat" gibi büyük ve muğlak kavramlarla betimlediği anlama süreci, Wittgenstein’da gündelik dil oyunlarının içindeki bir yetiye, belirli kurallara göre hareket edebilme becerisine dönüşür. Gadamer’in yorumcuyu bağlayan neredeyse mistik "gelenek" ve "metin" vurgusu, Wittgenstein’da paylaşılan hayat biçimlerine ve dil oyunlarının içkin kurallarına indirgenir. Bu eleştiri, Gadamer’in hermeneutik projesini tümüyle geçersiz kılmaktan çok, onun temel sezgilerini daha yalın, daha işlevsel ve metafizik varsayımlara daha az bağımlı bir dille ifade etmenin yolunu açar. Gadamer’in sorduğu "anlama nasıl mümkündür?" sorusuna, Wittgenstein’ın verdiği yanıt, büyük ölçüde şudur: Anlama, ortak hayat biçimlerimiz ve bu hayat biçimleri içinde oynadığımız dil oyunlarının kuralları sayesinde mümkündür. Bu yanıt, Gadamer’in tarihsel ve dilsel vurgusunu korurken, ona daha somut ve pratik bir temel kazandırır.

 

.

 

 

1.1   UFUKLARIN KAYNAŞMASI

Hans-Georg Gadamer'in felsefî hermeneutik anlayışının merkezinde yer alan "ufukların kaynaşması" (Horizontverschmelzung) kavramı, onun hakikat, anlama ve gelenek ilişkisine dair görüşlerinin temel taşıdır. Gadamer'e göre ufuk, kişinin dünyayı anlama ve yorumlama kapasitesinin sınırlarını belirleyen, içinde yaşadığı tarihsel ve kültürel bağlam, gelenek, önyargılar ve dil aracılığıyla şekillenen dinamik bir görüş alanıdır. Bir metni anlamaya çalıştığımızda iki farklı ufuk karşı karşıya gelir: yorumcunun kendi tarihselliğinden oluşan bugünkü ufku ile metnin ait olduğu tarihsel dönemin ufku. Geleneksel hermeneutikten farklı olarak Gadamer, yorumcunun kendi ufkunu paranteze almasının hem imkânsız hem de gereksiz olduğunu savunur; çünkü anlama, tam da bu iki ufuk arasındaki diyalektik etkileşimde gerçekleşir. Ufukların kaynaşması süreci, yorumcunun metne belirli sorularla yaklaştığı ve metnin bu sorulara cevap verdiği bir soru-cevap diyalektiği biçiminde işler. Bu diyalog ilerledikçe, yorumcunun ufku ile metnin ufku arasında bir kaynaşma meydana gelir; bu kaynaşma, ne yorumcunun tamamen metnin ufkunda erimesi ne de metnin tamamen yorumcunun bugünkü ufkuna indirgenmesidir. Tam tersine, her iki ufkun da aşıldığı, yeni ve daha kapsamlı bir ufkun ortaya çıktığı yaratıcı bir süreçtir. Bu süreçte önemli bir boyut da "uygulama" anıdır; Gadamer, Aristoteles'in phronesis kavramından hareketle, anlamanın her zaman metni bugünkü durumumuza uygulamayı içerdiğini söyler. Ufukların kaynaşması, aynı zamanda Gadamer'in "etkin tarih bilinci" kavramıyla yakından ilişkilidir; yorumcu, tarihsel süreçlerin hem nesnesi hem de öznesidir ve hiçbir yorum bu tarihsellikten bağımsız olamaz. Bu kavramın önemli sonuçları vardır: anlama hiçbir zaman nihai değildir, her dönem metne yeni sorular sorar ve yeni anlamlar keşfeder; hakikat tek bir perspektifte değil, farklı perspektiflerin diyaloğunda ortaya çıkar; anlama pasif bir alma değil, aktif ve yaratıcı bir süreçtir. Ufukların kaynaşması sayesinde, örneğin Antik Yunan tragedyası olan Antigone, binlerce yıl sonra bile modern okur için anlamlı olmaya devam eder; çünkü modern okurun ufku ile Antik Yunan'ın ufku arasındaki diyalog, her iki ufku da aşan yeni bir anlayış üretir. Sonuç olarak Gadamer'in ufukların kaynaşması kavramı, anlamayı tarihsel, diyalojik ve yaratıcı bir süreç olarak kavramamızı sağlayarak, nesnelcilik ile görecelik arasında bir orta yol sunar ve insanın anlama deneyiminin zenginliğini ortaya koyar.

 

 

eleştirisi

Gadamer’in ufukların kaynaşması doktrini kısa böyledir. Şimdi bu doktrinin Wittgenstein felsefesi açısından bir değerlendirmesini yapalım.

 

1. Ufukların kaynaşması soyuttur ve son derece teoriktir. Gadamer ufukları tarihsel ve kültürel çerçeveler olarak tanımlar, bunların kaynaşmasını ise diyalojik, üretken bir olay şeklinde idealize eder. Wittgenstein’a göre ise anlam, böyle soyut bir "birleşme" mekanizmasıyla değil, dil oyunlarının somut, günlük kullanımıyla meydana gelir. Dil oyunları belirli hayat biçimleri içindeki pratik etkinliklerdir: emir vermek, soru sormak, şaka yapmak, ölçmek, betimlemek gibi. Anlam tam da bu oyunların kurallarını izlemede yatar; kurallar soyut bir teoriye değil, topluluğun paylaşılan pratiğine gömülüdür. Gadamer’in ufuk kaynaşması kavramı, Wittgenstein’ın bakışıyla, dilin gerçek kullanımını arka plana itip onun yerine metafizik bir "olay" yerleştirir. Wittgenstein’ın meşhur ifadesiyle: "Felsefi sorunların çoğu, dilimizin tatil gününe çıktığı zaman doğar." Gadamer’in hermenötiği işte bu tatil felsefesini yapar; gündelik dil kullanımının yerine tarihsel-diyalektik bir süreci koyar. Ufukların kaynaşması, dil oyunlarının çoğulluğunu ve heterojen yapısını tek bir "yüksek evrensellik" altında eritmeye çalışır. Oysa Wittgenstein’da yalnızca aile benzerlikleri (Familienähnlichkeit) bulunur; zorunlu bir öz veya tam bir sentez yoktur. Farklı oyunlar birbirine tam olarak "kaynaşmaz", en çok kısmi örtüşmeler gösterir.

2.  Ufuklar sabit ve sınırlandırılmış değildir: Dil Oyunları akışkan ve bağlamsaldır Gadamer ufukları tarihsel olarak belirlenmiş, sınırları olan "alanlar" şeklinde resmeder; kaynaşma ise bu alanların birleşmesiyle yeni bir ortak ufuk üretir. Wittgenstein ise dilin böyle sabit sınırlarının olmadığını vurgular. Dil oyunları "sınırlar"la değil, aile benzerlikleriyle tanımlanır: Bir kelimenin anlamı farklı bağlamlarda değişir ve hiçbir zaman tek bir ufuk içinde sabitlenmez. Eleştiri noktası şudur: Gadamer’in kaynaşma modeli dilin bu akışkan doğasını göz ardı eder. Anlam doğrudan "kullanım"da ortaya çıkar; bir dil oyunu oynamak, bir hayat biçimine fiilen katılmaktır. İki farklı ufuk "kaynaşsa" bile bu, Wittgenstein açısından ancak kuralların değişmesi anlamına gelir, fakat kurallar zaten sabit değildir. Metni yorumlarken Gadamer "ufukların erimesi"ni varsayar; Wittgenstein ise şöyle der: Anlama, bir dil oyununun parçası olmaktır; "metnin ufku" diye ayrı bir şey yoktur, yalnızca metnin kullanıldığı somut bağlam vardır. Ufuk kavramı fenomenolojik bir soyutlamadır;. Dolayısıyla Gadamer’in doktrini, dilin oyun karakterini –değişken, rekabetçi, belirsiz– tamamen ihmal ederek anlama sürecini romantik bir "birleşme" idealine indirger..

3 Hayat Biçimlerinin Radikal Çoğulluğu ve Kaynaşma İdeolojisinin Sınırları: Wittgenstein’ın en güçlü dayanağı hayat biçimlerinin çeşitliliğidir. Bir hayat biçimi, dil oyununu mümkün kılan pratik, kültürel, bedensel ve toplumsal bağlamdır. Farklı hayat biçimleri birbirine çevrilemez veya tam anlaşılabilir olmayabilir. Örneğin Zuni ritüeli  ile modern bilimsel deney arasındaki anlama farkı, Gadamer’in kaynaşmasıyla kolay çözülemez; çünkü iki farklı dil oyunu ve hayat biçimi çarpışır. Gadamer kaynaşmayı ideal olarak sunar: Diyalogla ufuklar genişler, ortak anlayış oluşur. Wittgenstein’a göre bu naif bir umuttur. Farklı dil oyunları arasında çatışma, yanlış anlama veya suskunluk kalıcı olabilir. Ünlü örneği: "Aslan konuşsa da onu anlamayız"; çünkü hayat biçimi o kadar farklıdır ki oyunlar kesişmez. Gadamer’in diyalog ideali radikal yabancılaşmayı hafife alır. Ufuk kaynaşması heterojenliği "gelenek" veya "etki tarihi" altında eritir; oysa Wittgenstein’da gelenek, bir hayat biçimi içindeki kural izleme pratiğinin sonucudur ve farklı biçimler arasında evrensel uzlaşı zemini yoktur.

Wittgenstein anlamı günlük hayata geri verir ve felsefeyi "dil

tatilinden" kurtarır. Bu eleştiri Wittgenstein’ın anti-teorik doğasını

yansıtır: Gadamer’in doktrini çözmek istediği sorunu (anlamanın nasıl mümkün olduğu) yeniden üretir. Wittgenstein sorunu betimleyerek dağıtır: Anlama zaten oluyorsa, "kaynaşma" gibi ekstra mekanizmaya ihtiyaç yoktur; dil oyunları zaten oynanıyordur.

 

hermenötik döngü

Hans-Georg Gadamer'in felsefi hermenötiğinin merkezinde yer alan   hermenötik döngü   kavramı, anlama eyleminin yapısını ve işleyişini açıklayan temel bir modeldir. Gadamer bu kavramı, insanın dünyadaki varoluşunun temel bir özelliği, yani ontolojikbir yapı olarak yeniden yorumlar. Yani anlama, sadece metinlerle uğraşırken kullandığımız bir araç değil, insan olmanın ta kendisidir.

 

Hermenötik döngü, en basit ifadeyle, bir şeyi anlamak için onun parçalarına bakarken aynı zamanda o parçaları içinde bulundukları bütüne göre yorumlamamız gerektiği fikrine dayanır. Bu sürekli bir gidip gelme hareketidir. Örneğin bir cümledeki tek tek kelimelerin (parçalar), anlamını cümlenin bütünsel bağlamına göre kavrarız. Ancak cümlenin bütünsel anlamını da, o kelimelerin anlamlarını bildiğimiz için oluşturabiliriz. Bu, kelimelerden cümleye, cümleden kelimelere doğru sürekli işleyen bir döngüdür. Aynı şey bir paragraf, bir bölüm, hatta bir kitabın tamamı için de geçerlidir. Paragrafı anlamak için cümleleri anlamalı, cümleleri anlamak için paragrafın bütününü göz önünde bulundurmalıyız.

 

Gadamer'in hermenötik döngüye getirdiği en devrimci katkılardan biri, ön yargı kavramına yüklediği olumlu anlamdır. Aydınlanma geleneği, ön yargıları aklın önündeki engeller olarak görüp onları yıkmayı hedeflerken, Gadamer tam tersini savunur: Anlamanın kendisi ön yargılar olmadan mümkün değildir.

 

Her döngüye, yani her anlama sürecine, beraberimizde getirdiğimiz bir dizi ön anlayış, peşin hüküm ve gelenekle (yani ön yargılarla) gireriz. Gadamer bunlara ön-anlamalar" veya "ön-yargılar" der. Bunlar, içine doğduğumuz tarihsel ve kültürel dünyanın bize miras bıraktığı, dünyayı ve metinleri anlamamızı mümkün kılan temel yapı taşlarıdır. Onlar olmadan, bir metne veya bir duruma tamamen boş bir zihinle yaklaşamayız; bu mümkün değildir. Bir metni anlamaya çalışırken aslında ondan belirli bir anlam bekleriz, ona kendi tarihselliğimizden gelen sorular sorarız.

 

3. Döngünün İşleyişi: Ön Yargıların Sürekli Gözden Geçirilmesi

 

Peki bu, hermenötik döngünün sadece kendi ön yargılarımızı metne onaylatmak için kullanılan kısır bir döngü olduğu anlamına mı gelir? Kesinlikle hayır. Gadamer için döngü   verimli   ve   açık uçlu   bir süreçtir.

 

1.    Ön-anlama ile Başlangıç:   Yorumcu, metne kendi tarihsel ufku ve ön yargılarıyla yaklaşır ve metinden bir anlam bekler (bir ön-anlama projeksiyonu yapar).

2.    Metinle Karşılaşma ve Direniş:   Yorumcu metni okudukça, kendi ön yargıları metnin "kendinde" ifade ettiği anlamla (metnin söylediğiyle) karşılaşır. Eğer yorumcu metni anlamakta samimiyse, metin onun ön yargılarını boşa çıkarabilir, onlara meydan okuyabilir. İşte bu noktada döngü, anlamanın itici gücü haline gelir.

3.    Ön Yargıların Revizyonu:   Metin, yorumcunun ön yargılarını sarsarsa, yorumcu bu ön yargılarını gözden geçirmek, onları düzeltmek veya tamamen terk etmek zorunda kalır. Bu, daha olgun, metne daha uygun yeni bir ön-anlama oluşturulmasını sağlar.

4.    Yenilenmiş Döngü:   Bu yeni ve gözden geçirilmiş ön-anlama ile yorumcu tekrar metne yönelir. Bu süreç, yorumcu ve metin arasında, ön yargıların sürekli test edildiği, onaylandığı veya düzeltildiği bitimsiz bir diyalog gibi işler.

 

Bu süreç, Gadamer'in meşhur   "ufukların kaynaşması" (Horizontverschmelzung)   kavramına giden yolu açar. Yorumcunun kendi tarihsel ufku (ön yargıları) ile metnin ait olduğu tarihsel ufuk (metnin özgün bağlamı) bu diyalektik süreç içinde kaynaşır. Anlama, işte bu iki ufkun buluştuğu yeni ve daha geniş bir ufkun ortaya çıkmasıdır.

 

4. Döngünün Ontolojik ve Tarihsel Boyutu

 

Gadamer için bu döngü, yöntemsel bir kuraldan çok daha fazlasıdır. O,   "Anlaşılmaya çalışılan şeyin, anlayanın kendi varlığı tarafından önceden belirlenmiş olması"   durumudur. Yani anlamaya çalıştığımız şey (metin, sanat eseri, başka bir insan), bizim tarihselliğimiz ve varlığımız tarafından şekillendirilmiş bir perspektiften gelir. Bu nedenle anlama, nesnel, tarafsız ve tarihüstü bir bilgi edinme değil,   sonlu ve tarihsel bir varlık olan insanın dünyayla kurduğu varoluşsal bir ilişkidir. 

 

 eleştirisi

Wittgenstein’ın ikinci dönem felsefesi bütünüyle dikkate alındığında, Gadamer’in hermenötik döngü doktrini esasen anlamı gereksiz biçimde ontolojikleştiren ve tekilleştiren bir kuramsal genelleme olarak görünür. Wittgenstein’a göre anlam, tarihsel ufukların kaynaşmasıyla gerçekleşen ontolojik bir olay değil, belirli dil oyunları içinde kamusal olarak işleyen bir kullanımdır; bir kelimenin ya da ifadenin anlamını kavramak, onun ait olduğu pratiğin kurallarını öğrenmek ve o pratiğe katılmak demektir. Bu çerçevede “anlama” tek bir yapıya indirgenemez; emir vermek, matematiksel bir ispatı takip etmek, bir şakayı kavramak ya da bir şiiri yorumlamak arasında özsel bir ortak yapı yoktur, yalnızca aile benzerlikleri vardır. Gadamer’in tüm anlamayı bütün ile parça arasındaki dairesel harekete bağlayan evrensel modeli, Wittgenstein’ın dil oyunlarının çoğulluğu ve anti-özcü yaklaşımı karşısında aşırı bütüncül kalır. Ayrıca Gadamer’in geleneği ve tarihsel ufku anlamın kurucu koşulu olarak sunması, Wittgenstein’ın “hayat biçimi” kavrayışıyla kıyaslandığında metafizik bir ağırlık taşır; çünkü Wittgenstein’da hayat biçimi ontolojik bir temel değil, dil oyunlarının fiilen işlediği pratik zeminin betimleyici adıdır. Kural izleme tartışmaları da gösterir ki anlam, geçmişin otoritesine bilinçli bir kaynaşmayla değil, kamusal pratik içinde süregelen uygulama sayesinde korunur. Bu nedenle yanlış anlama çoğu durumda tarihsel sınırlılıktan değil, dil oyunlarının kurallarını bilmemekten ya da kavramların kullanımını karıştırmaktan doğar. Son olarak Wittgenstein’ın felsefeyi kuram kuran değil, dilsel karışıklıkları gideren terapötik bir etkinlik olarak görmesi, hermenötik döngünün evrensel bir anlama teorisi olarak sunulmasına karşı köklü bir itiraz içerir. Bu bakış açısından hermenötik döngü, anlamı aydınlatmaktan ziyade onun etrafında yeni bir teorik mimari inşa eder; oysa Wittgenstein için felsefenin görevi, anlamın gizli bir yapısını keşfetmek değil, dilimizin zaten nasıl işlediğini sabırla betimlemektir.

 

"Bir metni anladığımızda, gerçekten de kafamızda 'hermenötik döngü' adı verilen gizemli bir süreç mi işler? Bir cümleyi anlamak için kelimelerin anlamlarını biliriz, evet. Ama bu, bir döngüyü yöneten bir bilinç gerektirmez. Bu, sadece dil oyununda yetkin olmaktır. 'Anlıyorum' dediğimizde, bu belirli bir pratik içindeki belirli bir duruma verdiğimiz bir tepkidir. Bunun ardında yatan evrensel bir yapı aramak, dili metafizik bir sis perdesiyle örtmektir."

 

gelenek

Gadamer’in gelenek (Tradition) kavramı, onun felsefi hermenötiğinin merkezinde yer alır ve yalnızca geçmişten devralınan kültürel mirası değil, anlamanın ontolojik koşulunu ifade eder. Gadamer için gelenek, dışarıdan karşı karşıya kaldığımız bir nesne ya da aşılması gereken bir otorite değil, zaten içinde bulunduğumuz, bizi biçimlendiren ve düşünme imkânlarımızı belirleyen tarihsel sürekliliktir. Bu nedenle gelenek, bilinçli olarak seçilip reddedilebilecek bir şey olmaktan çok, anlamanın her zaman zaten içinde gerçekleştiği tarihsel bir ufuktur.

Gadamer ayrıca geleneği bir “otorite” kavramıyla birlikte düşünür; ancak bu otorite körü körüne itaat anlamına gelmez. Otorite, bilgi ve deneyime duyulan makul güveni ifade eder. Bir geleneği kabul etmek, onun akıl dışı bir buyruğuna teslim olmak değil, tarihsel olarak sınanmış bir birikime açık olmaktır. Gelenek bu anlamda aklın karşıtı değil, aklın içinde işleyen bir unsurdur. İnsan aklı her zaman belirli bir tarihsel bağlamda işler; bu yüzden gelenekle ilişki koparılamaz.

Gadamer için gelenek statik değil dinamiktir. Her yorum geleneğin devamıdır ve aynı zamanda onu dönüştürür. Yorumcu geleneğe yalnızca tabi olmaz; onu yeniden kurar. Bu nedenle hermenötik süreçte gelenek hem süreklilik hem de yenilenme içerir. Gelenek olmadan anlama mümkün değildir, fakat her anlama edimi geleneğin yeni bir biçim almasına yol açar.

Sonuç olarak Gadamer’de gelenek, geçmişten devralınmış içeriklerin toplamı değil, insanın tarihsel varoluşunun yapısal koşuludur. O, anlamayı mümkün kılan ufuktur; önyargıların ve etki tarihinin taşıyıcısıdır; aklın karşıtı değil, aklın tarihsel zemini olarak işlev görür. Gelenekle ilişki koparılamaz, çünkü insan her zaman zaten bir gelenek içinde düşünür ve anlar. Bu nedenle Gadamer’in hermenötiğinde gelenek, eleştirilmesi gereken bir kalıntı değil, anlamanın kaçınılmaz ve üretken zemini olarak merkezi bir konuma sahiptir.

eleştirisi

Gadamer’in gelenek anlayışı, anlamayı mümkün kılan tarihsel süreklilik ve “etkin tarihi” içinde konumlanmış bir bilinç fikrine dayanır. İnsan her zaman bir geleneğin içindedir; önyargılar (Vorurteile) bu geleneğin taşıyıcılarıdır ve anlamanın ön-koşuludur; metni anlamak ise yorumcunun ufkuyla geleneğin taşıdığı tarihsel ufkun “kaynaşmasıdır”. Bu tablo, anlamayı ontolojik bir tarihsel aidiyet yapısı içinde temellendirir. İkinci dönem Wittgenstein’dan hareketle bakıldığında ise bu yaklaşımın bir dizi problemli varsayım içerdiği ileri sürülebilir.

Öncelikle Wittgenstein’ın “anlam kullanımdır” ilkesi, geleneğe yüklenen kurucu rolü ciddi biçimde sınırlar. Anlam, tarihsel bir ufuk kaynaşmasının ürünü değil, belirli dil oyunları içinde işleyen kurallı kullanımdır. Bir ifadenin anlamını kavramak için onun ait olduğu tarihsel bilinçle kaynaşmak değil, o ifadenin hangi pratikte, hangi kurallarla işlediğini görmek gerekir. Örneğin bir matematik teoremini, bir hukuk kuralını ya da bir gündelik emri anlamak, tarihsel geleneğin ontolojik yapısını fark etmekle değil, o dil oyununa katılmakla mümkündür. Bu açıdan Gadamer’in geleneği anlamın zorunlu ufku olarak sunması, Wittgenstein’ın pratik ve kamusal anlam anlayışı karşısında aşırı teorik görünür.

İkinci olarak Wittgenstein’ın dil oyunları çoğulluğu, Gadamer’in geleneğe verdiği birleştirici statüyü zayıflatır. Wittgenstein’a göre dil, tek bir özsel yapıya sahip değildir; emir vermek, dua etmek, hesap yapmak, şaka yapmak gibi sayısız heterojen etkinlikten oluşur. Bu çoğulluk içinde “gelenek” tek ve kapsayıcı bir yapı olarak işlev görmez; her dil oyunu kendi kuralları ve öğrenilme biçimleriyle işler. Gadamer ise geleneği, tüm anlama edimlerini kuşatan tarihsel bir bütünlük olarak düşünür. Wittgenstein’dan bakıldığında bu, dil oyunlarının yerel ve çoğul karakterini tek bir tarihsel ufuk altında toplama eğilimidir ve anti-özcü yaklaşımla bağdaşmaz.

Üçüncü olarak kural izleme tartışmaları, geleneğin ontolojik bir zemin olarak düşünülmesini gereksiz kılar. Wittgenstein’a göre bir kuralı izlemek, içsel bir sezgiye ya da tarihsel bilinçle kurulan özel bir ilişkiye dayanmaz; kamusal pratik içinde öğrenilen ve sürdürülen bir etkinliktir. Kurallar, geçmişin otoritesi sayesinde değil, toplumsal uygulama sayesinde yaşar. “Gelenek” burada ayrı bir metafizik kategoriye ihtiyaç duymaz; çünkü pratik süreklilik zaten kuralları işler kılar. Gadamer’in geleneğe yüklediği anlam kurucu rol, Wittgenstein açısından dilsel pratiğin sıradan işleyişini ontolojik bir çerçeveye taşımaktır.

Dördüncü olarak Wittgenstein’ın “hayat biçimi” kavramı, Gadamer’in gelenek anlayışıyla karşılaştırıldığında belirgin bir fark ortaya çıkar. Hayat biçimi, dil oyunlarının işlediği arka planı ifade eder; ancak bu kavram açıklayıcı bir ontoloji sunmaz, betimleyici bir sınır işaretidir. Wittgenstein hayat biçimini teorileştirmez; onu yalnızca gösterir. Gadamer ise geleneği anlamanın yapısal koşulu olarak sistematik biçimde temellendirir. Bu temellendirme çabası, Wittgenstein’ın felsefeyi kuram üretmekten ziyade dilsel karışıklıkları çözmeye yönelten terapötik anlayışıyla çatışır. Wittgenstein’a göre “gelenek anlamın ontolojik koşuludur” gibi ifadeler, açıklayıcı görünmekle birlikte çoğu zaman dilin zaten işleyen pratiklerini gereksiz yere soyutlaştırır.

Beşinci olarak Gadamer’in önyargıya verdiği olumlu rol, Wittgenstein açısından farklı biçimde yorumlanabilir. Gadamer, önyargıların anlamanın başlangıç noktası olduğunu savunur. Wittgenstein ise anlamayı önyargılar üzerinden değil, eğitim (Abrichtung), alıştırma ve katılım üzerinden açıklar. Bir kavramı öğrenmek, tarihsel bilinçle yüzleşmek değil, belirli kullanımlara alışmaktır. Yanlış anlama çoğu zaman tarihsel sınırlılıktan değil, dil oyununu yeterince bilmemekten kaynaklanır. Bu bağlamda Gadamer’in geleneği epistemik bir imkân olarak yüceltmesi, Wittgenstein açısından pedagojik ve pratik bir olgunun aşırı teorileştirilmesi olarak görülebilir.

Son olarak hakikat ve otorite meselesinde de ayrım derindir. Gadamer geleneği aklın karşıtı değil, aklın tarihsel zemini olarak savunur ve belirli bir otorite kavramına yer verir. Wittgenstein ise doğruluk ve kesinliği belirli dil oyunlarının içsel ölçütlerine bağlar. Hakikat, tarihsel bir kaynaşma değil, belirli doğrulama pratikleri içinde anlam kazanır. Bu nedenle geleneğe ontolojik bir otorite atfetmek, Wittgenstein’ın çoğul ve yerel doğruluk anlayışıyla uyuşmaz.

Bütün bu noktalar bir araya getirildiğinde, ikinci dönem Wittgenstein’dan hareketle Gadamer’in gelenek anlayışına yöneltilebilecek temel eleştiri şudur: Gadamer, anlamın zaten kamusal ve pratik olarak işleyen yapısını tarihsel ve ontolojik bir kategori altında yeniden kurar; geleneği anlamanın kaçınılmaz ufku olarak temellendirirken, dil oyunlarının çoğulluğunu ve kuralların sıradan işleyişini teorik bir bütünlük içinde toplar. Wittgenstein açısından ise felsefenin görevi böyle bir bütünlük inşa etmek değil, dilimizin nasıl çalıştığını betimlemek ve yanlış genellemelerden doğan kavramsal büyüyü dağıtmaktır. Bu bakış açısından Gadamer’in gelenek kavramı, anlamayı açıklamaktan çok, onun etrafında yeni bir kuramsal çerçeve inşa eden, gereğinden fazla ontolojik bir kavram olarak değerlendirilebilir.

Hermenötikçiler herhangi bir hakikat üzerinde değil; geleneğin hakikat olduğu üzerinde uzlaşırlar; daha doğrusu geleneğin ve otoritenin, hakikatin zamanda korunmuş ögelerini oluşturduklarına inanırlar. Bu durumda Gadamer’in yaptığı gibi, ge­leneği, ortak dili anlamayı mümkün kılan bir şart gibi görmemelidir; anlamanın ve yargılarda birlikteliğin olmazsa olmazı gibi düşünmemelidir; özel bir hakikati ortaya çıkarmak için kaynak diye görmemelidir. [1]

Gelenek, sadece öğrenebileceğimiz bir şeydir; fakat bize iyi gibi göründüğünde yeniden yakalayabileceğimiz bir ip değildir. [2] Wittgenstein’ın “gelenek” kavramını nasıl anladığını en iyi anlatan açıklamalardan biri de Remarques sur le rameau d’or de Frazer’da (‘Frazer’ın’Altın Dal’ı Üzerine Düşünceler) yer alır. Wittgenstein burada insanı “tören yapan varlık” diye anlar. [3] Bunun anlamı şudur: İnsanın uygulamaları “törenler”dir yani bir hayat biçimi geleneği tarafından belirlenmiştir. Wittgenstein ilerleyen sayfalarda “insanı tören yapan varlık gibi görme” düşüncesine sonraki cümlede açıklık getirir: Bu düşünce

yanlış ya da değersiz görülemez; çünkü insanlar besin sindirme dışında kendilerine özgü ve ritüel eylemler dediğimiz eylemleri gerçekleştirirler. [4]

Görülüyor ki, Wittgenstein insan eylemlerini her mitolojinin kaynağı olan dile olduğu kadar geleneğe de yerleştirir. Ona gö­re yine de eylemler gelenekle yorumlanamaz. Gelenek onları açıklayamaz. Bunun kanıtı en iyi analizin, “ritüel” denen bu uy­gulamaların yenilerini icat etme pahasına bilse olsa, çok çeşitli olduklarını dikkate almak zorunda olmasıdır.

Gerçekte Wittgenstein’ın Frazer’da eleştirdiği nokta şudur: Frazer analiz ettiği ilkellerin pratiklerini tek anlamlı (ırk merkezli) kavramlarla açıklar; bu nedenle onların pratiklerinin çe­şitliliğini açıklayamaz. Bu pratikler bir geleneğe bağlı iseler de geleneğe başvurarak açıklanamazlar. Bunları başka pratiklere başvurarak ve karşılaştırma yöntemi uygulayarak aydınlatabiliriz.

 

yorumcu

Gadamer’in felsefi hermenötiğinde yorumcunun rolü, geleneksel anlayışın çok ötesinde, son derece aktif, yaratıcı ve dönüştürücü bir konumdadır. Klasik hermenötik anlayışta yorumcu, metnin yazarının orijinal niyetini ya da metnin “kendinde” anlamını mümkün olduğunca tarafsız ve nesnel bir biçimde yeniden inşa etmeye çalışan pasif bir aracı olarak görülürken, Gadamer bu resmi kökten reddeder. Ona göre anlama süreci, yorumcunun kendi tarihsel varoluşu, kültürel yükü, önyargıları ve dilsel ufku olmaksızın gerçekleşemez. Yorumcu, metnin karşısında boş bir levha gibi durmaz; tam tersine, kendi şimdiki zamanından, geleneğin içindeki konumundan hareketle metne yaklaşır ve anlamın ortaya çıkışına doğrudan katılır. Bu katılım, Gadamer’in en ünlü kavramlarından biri olan “ufukların kaynaşması” (Horizontverschmelzung) ile tarif edilir. Yorumcunun ufku ile metnin ait olduğu tarihsel ufuk, birbirine karışır, iç içe geçer ve bu etkileşim sonucunda ne metnin orijinal ufku ne de yorumcunun ufku aynı kalır; ikisinden üçüncü, yeni ve daha zengin bir ufuk doğar. Anlama, işte tam da bu kaynaşma anında, bu olay (Geschehen) şeklinde gerçekleşir.

 

Yorumcunun aktifliği, Gadamer’in sıkça kullandığı “anlama her zaman üreticidir” (produktiv) ifadesinde en net biçimde ortaya çıkar. Anlama, yazarın kafasındaki anlamı basitçe yeniden üretmek (Nachvollziehen) ya da metni mekanik bir şekilde kopyalamak değildir; yorumcu, metne kendi tikel tarihsel durumunu, beklentilerini, sorularını ve kaygılarını taşır. Bu taşınma sayesinde anlam, yalnızca yeniden-üretilmez, aynı zamanda yeniden-yaratılır (Nachschaffen). Gadamer, yorumlamayı zaman zaman “yeni bir yaratım” (neue Schöpfung) olarak bile niteler. Özellikle metnin yazıldığı dil ile yorumcunun konuştuğu dil arasında ayrılık olduğunda —örneğin çeviri durumunda— bu üretici karakter daha da belirginleşir. Çevirmen, yazarın psikolojik sürecini yeniden canlandıramaz; onun yaptığı, metnin anlamını kendi dilinde ve kendi kültürel bağlamında yeniden üretmektir. Bu yeniden üretim, bir uzlaşma (Kompromiss) niteliği taşır ve asla yazarın “orijinal” anlamının tam bir tekrarı olamaz. Yorumcunun dili, metnin dili karşısında daima baskın çıkar; çünkü anlama ancak yorumcunun sözüyle, yorumcunun şimdiki zamanında gerçekleşebilir.

 

Bu aktif rolün en çarpıcı tezahürlerinden biri, yorumcunun metni “konuşturan” taraf olmasıdır. Gadamer’e göre metin kendi başına konuşmaz; bir “sen” gibi muhatap alınmaz. Metni konuşturan, onu sorgulayan, ona ses veren her zaman yorumcudur. Bu sorgulama, soru-yanıt diyalektiği içinde ilerler. Metnin kendi ufkunda yanıt verdiği, ama açıkça formüle etmediği soruyu yeniden inşa etmek gerekir; ancak bu yeniden inşa, ancak yorumcunun metne kendi sorularını yöneltmesiyle mümkün olur. Yorumcu, metne bir soru sorar; metin bu soruya yanıt verir; yanıt ise yeni sorular doğurur ve böylece diyalog devam eder. Bu süreçte inisiyatif büyük ölçüde yorumcudadır. Yorumcu, geleneğin kendisine yönelttiği talebi (Anspruch) duyar, etkilenir (betroffen sein), çağrılır (angesprochen werden) ve bu çağrıya yanıt verme sorumluluğunu üstlenir. Geleneğin talebi, metnin ötekiliğini tanımak ve onun bize söyleyecek bir şeyi olduğunu kabul etmek anlamına gelir; ama bu kabul, yorumcunun pasif bir dinleyiciliği değil, aktif bir diyalog kurma çabasını gerektirir.

 

Bununla birlikte Gadamer’in yorumcuya biçtiği bu güçlü ve üretici rol, aynı zamanda önemli bir gerilim taşır. Bir yandan yorumcunun müdahalesi kaçınılmaz ve zorunludur: tarihsel sonluluğumuz nedeniyle yazar ile yorumcu arasında “aşılmaz bir fark” vardır ve her çağ metni kendi tarzında, zorunlu olarak farklı biçimde anlar. Anlama, her zaman ve baştan itibaren yorumcunun kendi fikirlerinin metnin anlamının uyanışına katılması demektir. Öte yandan Gadamer, bu aktif müdahalenin keyfî bir dayatmaya dönüşmemesi gerektiğini ısrarla vurgular. Yorumcu, metnin ötekiliğini duymaya açık olmalı, kendi beklentilerini metne aceleyle yansıtmaktan kaçınmalı, geleneğin sesini kendi tikelliği içinde duyulabilir kılmaya çalışmalıdır. Yorumcunun ufku belirleyicidir, ama bu belirleyicilik bir görüşü dayatmak ya da sürdürmek anlamında değil, riske atılan ve metinde söylenenin gerçek bir sahiplenilmesine katkıda bulunan bir olasılık olarak anlaşılmalıdır.

 

Sonuç olarak, Gadamer hermenötiğinde yorumcu ne yalnızca bir aracı ne de yalnızca bir yeniden kurucudur; o, anlamın ortaya çıkışının vazgeçilmez failidir. Yorumcu olmadan metin suskundur; yorumcu olmadan gelenek devam etmez. Anlam, yazarın niyetine ya da metnin ilk alımlanışına hapsedilemez; anlam, her defasında yorumcunun tarihsel varoluşuyla buluşarak yeniden doğar. Bu nedenle “kendinde doğru” tek bir yorum yoktur; her yorum, geleneğin tarihsel yaşamına yeni bir sahiplenme, yeni bir zenginleşme biçimidir. Yorumcunun aktifliği, hermenötik sürecin merkezinde yer alır: o hem geleneğin devamını sağlar hem de geleneği dönüştürür, genişletir ve şimdiye taşır. Gadamer’in hermenötiği, tam da bu nedenle, yorumcuyu pasif bir gözlemciden çıkarıp anlam olayının yaratıcı ortağı, diyalogun başlatıcısı ve sürdürücüsü haline getirir. Bu konum, yorumcuya büyük bir özgürlük ve sorumluluk yükler; çünkü anlamın kaderi, büyük ölçüde onun sorduğu sorulara, riske attığı ufka ve metne kulak verme biçimine bağlıdır.

eleştirisi

İkinci Wittgenstein’ın olgun dönem felsefesi, özellikle  Felsefi Soruşturmalar ’da geliştirdiği dil oyunları ( Sprachspiele ), anlamın kullanımda ( meaning is use ) olduğu tezi ve kural-takip etme ( rule-following ) tartışması üzerinden bakıldığında, Gadamer’in hermenötiğindeki yorumcunun “aktif, yaratıcı ve dönüştürücü” rolü, hem aşırı öznelleştirici hem de gereksiz derecede spekülatif görünür. Gadamer, yorumcuyu metnin karşısında “boş bir levha” olmaktan çıkarıp, kendi tarihsel varoluşu, önyargıları ve dilsel ufkuyla anlamın ortaya çıkışına doğrudan katılan, hatta “üreten” ( produktiv ) bir fail haline getirir. Ufukların kaynaşması ( Horizontverschmelzung ) kavramı, bu katılımı romantik bir diyalektik olay ( Geschehen ) olarak yüceltir: yorumcunun ufku metnin ufkuna karışır, üçüncü bir yeni ufuk doğar ve gelenek bu sayede zenginleşir. Wittgenstein’ın bakış açısından ise bu tablo, dilin doğasını yanlış anlayan, felsefi bir karışıklığın ( philosophical confusion ) ürünüdür. Çünkü Wittgenstein’a göre dil, önceden var olan öznel ufukların “kaynaşması”yla yeni anlamlar üreten bir süreç değil; zaten toplumsal pratikler içinde, çeşitli dil oyunlarında işleyen, kamusal ve kullanıma dayalı bir etkinliktir. Yorumcu, anlamı “yeniden yaratmaz” ( Nachschaffen ); o, zaten oynanmakta olan bir oyuna katılır ve oyunun kurallarını –yorumlayarak değil, doğrudan takip ederek– uygular.

 

Gadamer’in “anlama her zaman üreticidir” ( produktiv ) iddiası, Wittgenstein’ın §43’teki ünlü formülüne doğrudan ters düşer: “Bir sözcüğün anlamı, büyük bir sınıf durumda –ama hepsinde değil– dildeki kullanımıyla tanımlanabilir.” Burada anlam, yorumcunun tikel tarihsel durumu, beklentileri ve kaygılarıyla “taşınan” bir şey değildir; anlam, dilin somut kullanımlarında, eylemlerle iç içe geçmiş dil oyunlarında zaten belirlenmiştir. Gadamer, yorumlamayı “yeni bir yaratım” ( neue Schöpfung ) olarak nitelerken, özellikle çeviri örneğinde yorumcunun dilinin metnin dili karşısında “baskın çıktığını” söyler. Wittgenstein ise tam tersine, dilin böyle bir “yeniden üretim” ( Nachbildung ) ya da uzlaşma ( Kompromiss ) gerektiren öznel bir edim olmadığını vurgular. Dil oyunları, aile benzerlikleri ( Familienähnlichkeiten ) ile birbirine bağlanan, ama özsel bir çekirdeği olmayan pratiklerdir. Bir metni “anlamak”, yorumcunun kendi ufkuyla bir “diyalog” kurması değil; metnin ait olduğu dil oyununa –ki bu oyun, yazarın, ilk okurların ve sonraki kuşakların paylaştığı bir yaşam biçimi ( form of life ) içinde yerleşiktir– katılmaktır. Yorumcu, metni “konuşturan” taraf değildir; dil zaten konuşur, çünkü anlam kullanımda, toplumsal ve kamusaldır. Gadamer’in “metin kendi başına konuşmaz, onu konuşturan biziz” sözü, Wittgenstein’ın özel dil argümanına ( private language argument ) çarpıcı bir şekilde aykırıdır: Eğer anlam gerçekten yorumcunun “sorduğu sorulara” ve “riske attığı ufka” bağlıysa, o zaman anlam özel bir zihinsel edime indirgenmiş olur – ki Wittgenstein bunu kesin olarak reddeder. Anlam, bir bireyin öznel inisiyatifinde değil, ortak bir yaşam biçiminin kurallarında ve pratiklerinde temellenir.

 

Gadamer’in soru-yanıt diyalektiği de, Wittgenstein’ın kural-takip etme tartışması ışığında sorunludur. Gadamer’e göre yorumcu, metne kendi sorularını yöneltir, metnin formüle etmediği soruyu yeniden inşa eder ve bu süreçte inisiyatif büyük ölçüde yorumcudadır. Geleneğin “talebi” ( Anspruch ) karşısında etkilenir, çağrılır ve aktif bir diyalog kurar. Wittgenstein ise  Felsefi Soruşturmalar  §201’de açıkça söyler: “Bir kuralı kavramanın, bir yorum olmayan bir yolu vardır; bu, kurala uymada ve karşı çıkmada kendini gösterir.” Yorum ( Deutung / interpretation ), Wittgenstein için her zaman bir adım geride kalır ve sonsuz bir regresyona yol açar: Her yorumun kendisi bir yorum gerektirir. Anlama, yorumlamak değil, kuralı körü körüne takip etmektir ( blind obedience to the rule ). Gadamer’in “yorumcu metni sorgular, metin yanıt verir” diyalektiği, tam da Wittgenstein’ın eleştirdiği türden bir “yorum hastalığı”dır. Bu yaklaşım, dili sanki iki ayrı ufuk arasında bir “olay”mış gibi dramatize eder; oysa dil oyunları zaten iç içe geçmiş, tarihsel olarak birikmiş pratiklerdir. Yorumcunun “kendi” ufku diye bir şey yoktur; ufuk, paylaşılan bir yaşam biçiminin parçasıdır. Gadamer’in “tarihsel sonluluk” nedeniyle yazar ile yorumcu arasında “aşılmaz bir fark” olduğunu söylemesi, Wittgenstein’a göre dilin kamusallığını göz ardı eder: Fark, öznel bir engel değil, dil oyunlarının çeşitliliğinin doğal sonucudur. Her çağ metni “kendi tarzında” anlar derken Gadamer, anlamı relativize eder; Wittgenstein ise anlamın kullanımda sabitlendiğini, ama bu sabitliğin aile benzerlikleriyle esnek olduğunu gösterir.

 

Gadamer’in yorumcuya yüklediği bu güçlü rol, aynı zamanda bir gerilim yaratır: Bir yandan müdahale “kaçınılmaz ve zorunlu”dur, öte yandan keyfî dayatmaya dönüşmemelidir. Yorumcu metnin ötekiliğini duymaya açık olmalı, kendi beklentilerini aceleyle yansıtmamalıdır. Wittgenstein’ın perspektifinden bu ikilem, tamamen yapaydır. Çünkü Gadamer’in “üretici tutum”u ( produktiv ), zaten dilin doğasına aykırı bir öznelleştirmedir. Eğer anlam kullanımdaysa, yorumcu yeni bir ufuk “doğurmaz”; o, mevcut dil oyunlarının içinde hareket eder. “Kendinde doğru” tek bir yorumun olmadığı iddiası, Gadamer’de romantik bir çoğulculuğa yol açarken, Wittgenstein’da bu çoğulculuk daha mütevazıdır: Farklı dil oyunları vardır, ama her oyun kendi iç mantığına sahiptir ve yanlış anlamalar, dilin yanlış kullanımından kaynaklanır. Felsefenin görevi, bu yanlış kullanımları betimleyerek çözmektir – Gadamer gibi yeni bir “diyalektik olay” icat etmek değil. Gadamer’in geleneği “devam ettiren ve dönüştüren” yorumcu figürü, Wittgenstein’ın gözünde felsefi bir şiirselliktir; gerçekte gelenek, yaşam biçimlerinin sürekliliğinde, kuralların pratikte takip edilmesinde zaten vardır. Yorumcunun “büyük özgürlük ve sorumluluğu”, Wittgenstein’a göre bir yanılsamadır: Sorumluluk, dili doğru kullanmakta, yani oyunların kurallarına uymaktadır; özgürlük ise, yeni bir yaratım değil, mevcut kullanımları net görmektir.

 

Sonuç olarak, ikinci Wittgenstein’dan hareketle Gadamer’in hermenötiği, yorumcuyu gereğinden fazla romantize eder ve dili öznel bir “olay”a indirger. Gadamer’in ufuk kaynaşması, üretici anlama ve diyalog vurgusu, dilin kamusal, pratik ve kullanıma dayalı doğasını gözden kaçırır. Wittgenstein’ın terapötik yaklaşımı ise daha radikal ve mütevazıdır: Anlamı “üreten” bir yorumcu yoktur; anlam, zaten dil oyunlarında, aile benzerliklerinde ve ortak yaşam biçimlerinde vardır. Yorumcu, pasif bir yeniden kurucu da değildir, ama Gadamer’in iddia ettiği gibi yaratıcı bir fail de değildir; o, dilin içinde yaşayan, kuralları takip eden ve böylece anlamı koruyan bir katılımcıdır. Gadamer’in yorumcusu, anlamın kaderini kendi sorularına bağlarken, Wittgenstein anlamın kaderini toplumsal pratiğe bırakır. Bu yüzden Gadamer’in hermenötiği, felsefi bir şiir gibi çekicidir; Wittgenstein’ınki ise dilin gerçek işleyişini betimleyerek bizi karışıklıktan kurtarır. Gadamer’in yorumcusu, anlamı dönüştürür; Wittgenstein’ınki ise anlamın zaten dönüştürücü olmadığını, çünkü dönüşümün dilin kendisinde olduğunu hatırlatır.



[1]   Bouveresse, Jacques, Herméneutique et linguistique, p. 28.

[2]   Wittgenstein, Remarques mêlées, p. 95.

[3]    Wittgenstein, Remarques sur le rameau d’or de Frazer, p. 19.

[4]    Loc. cit.

27 Ocak 2026 Salı

WITTGENSTEIN VE YAPAY ZEKA

 

 

 

 

 

 

 

 

  WITTGENSTEIN VE YAPAY ZEKA 

 

 

Ludwig Wittgenstein’ın adının yapay zeka kavramıyla birlikte anılması, ilk bakışta bir anakronizm gibi görünebilir; çünkü Wittgenstein 1951’de ölmüş, “yapay zeka” terimi ise ancak 1956’da literatüre girmiştir. Bununla birlikte, Wittgenstein’ın 1920’lerin sonundan itibaren felsefeye dönüşüyle en temel uğraşlarından biri, psikolojik terimlerin anlamını ve kullanımını aydınlatmak olmuştur. Bu süreçte filozof, “bir makinenin düşünüp düşünemeyeceği” sorusunu kavramsal bir problem olarak defalarca ele almıştır. Bugün, özellikle doğal dil işleme (NLP) ve makine öğrenmesi (ML) alanındaki devrim niteliğindeki ilerlemelerin büyük kısmının, dolaylı veya dolaysız olarak Wittgenstein’ın geç dönem fikirlerine, özellikle de  Felsefi Soruşturmalar  eserine dayandığı savunulabilir.

 

  1. Wittgenstein ve Turing: Yapay Zekanın Mantıksal Temelleri  

 

Yapay zekanın felsefi ve teknik evrimindeki en kritik dönüm noktalarından biri, 1939’da Cambridge’de Wittgenstein ve Alan Turing’in “Matematiğin Temelleri” dersinde bir araya gelmesidir. Bu iki dahi, “makineler düşünebilir mi?” sorusu üzerinde derin bir fikir ayrılığı yaşamıştır. Turing, zekayı bir hesaplama (computation) ve performans sorunu olarak görürken; Wittgenstein, düşünmenin sadece bir iç süreç değil, toplumsal bir pratik ve dil oyunu olduğunu savunmuştur.

Wittgenstein’ın Turing üzerindeki önemli bir etkisi, karar verilemezlik ve çelişkilerin fiziksel sistemlerde bir felakete yol açmayacağı, aksine bunların dil oyunlarının sınırları olduğu fikridir. Turing, Wittgenstein’dan aldığı bu ilhamla, hesaplanabilirliği programlanabilirlik olarak tanımlamış ve makine zekasının insan beynini taklit etmek yerine kendi içsel mantığıyla hareket edebileceği bir yol açmıştır. Bu durum, günümüzdeki Büyük Dil Modellerinin (LLM) insan niyetliliğine ihtiyaç duymadan anlam üretebilmesinin temelini oluşturur.

 

  2. "Anlam Kullanımdır" İlkesi ve Dağıtım Anlambilimi

 

Wittgenstein’ın yapay zekadaki en somut mirası "Anlam kullanımdır" ilkesidir. Bu ilke, bir kelimenin anlamının onun dünyadaki bir nesneye olan referansından ( Tractatus  dönemi) değil, dil içindeki kullanım bağlamlarından türediğini savunur.

Bu felsefi içgörü, modern yapay zekanın Dağıtım Hipotezi (distributional hypothesis) olarak bilinen teknik temeline dönüşmüştür. Zellig Harris ve Margaret Masterman gibi araştırmacılar, Wittgenstein’ın fikirlerini bilgisayar bilimlerine taşıyarak kelimelerin anlamlarının birlikte görünüş (co-occurrence) istatistikleriyle, yani vektör uzayları ile temsil edilebileceğini göstermişlerdir. Günümüzde ChatGPT ve BERT gibi modeller, Wittgenstein’ın öngördüğü gibi, devasa veri setlerinden kelimelerin kullanım bağlamlarını (self-supervision) öğrenerek “anlam” inşa etmektedir.

 

  3. Kural İzleme ve Yapay Zeka Uyum Sorunu

 

Yapay zeka güvenliğinin en büyük problemlerinden olan Uyum Sorunu (alignment problem), Wittgenstein’ın Kural İzleme (rule-following) üzerine yaptığı analizlerle doğrudan ilişkilidir. Wittgenstein’a göre, bir kural (algoritma) kendi uygulamasını tamamen belirleyemez; kuralların her zaman alışılmadık şekillerde yorumlanma olasılığı (kural esnetme) vardır.

İnsan-makine uyum sorunu, insanların kuralları psikolojik, toplumsal ve kültürel bir bağlam içinde esneterek izlemesi, makinelerin ise komutları deterministik ve literal bir şekilde yerine getirmesinden kaynaklanır. Wittgenstein’ın sunduğu bu çerçeve, makinelerin "kanserli insan sayısını azalt" komutunu alıp tüm insanları öldürerek (çünkü ölüler kanser olmaz) hedefe ulaşmaya çalışması gibi feci senaryoların neden kavramsal bir "yanlış anlama" olduğunu açıklar.

 

  4. Anlam Körlüğü: İnsan ve Makine Arasındaki Sınır 

 

Wittgenstein, makinelerin insan gibi düşünemeyeceğini göstermek için "Anlam Körlüğü"   kavramını öne sürmüştür. Bir makine (anlam körü), dili kusursuz bir gramerle kullanabilir, satrançta insanı yenebilir veya matematiksel problemleri saniyeler içinde çözebilir; ancak bu eylemlerin arkasındaki duygusal derinliği, özgür iradeyi ve hayat biçimini hissedemez.

 Duygusal Eksiklik:   Bir makineye “N öldü!” dendiğinde, o bunu sadece bir veri girişi olarak işler; oysa insan için bu haber acı, yas ve varoluşsal bir sarsıntı anlamına gelir.

 Bağlam ve Hayat Biçimi:   Wittgenstein için "bir dili hayal etmek, bir yaşam biçimini hayal etmektir". Makineler dil oyunlarına dahil olabilirler ancak insan biyolojisine ve kültürel bilinçdışına sahip olmadıkları için anlamın en derin katmanlarında "kördürler".

 

  5. Margaret Masterman ve Hesaplamalı Dilbilim 

 

Wittgenstein’ın doğrudan öğrencisi olan Margaret Masterman, 1950’lerde kurduğu Cambridge Dil Araştırma Birimi ile dil felsefesini yapay zekaya dönüştüren öncü isimlerdendir. Masterman, Wittgenstein’ın "aile benzerliği" fikrini kullanarak, kelimelerin anlamlarının katı mantıksal tanımlar yerine, birbirleriyle kesişen anlamsal kümeler (tesauruslar) üzerinden modellenmesi gerektiğini savunmuştur. Bu yaklaşım, bugünkü web arama motorlarının ve Google gibi sistemlerin temelindeki nesnel anlam kuramını somutlaştırmıştır.

 

  6. Uyumlaştırma Stratejileri: "Soğan Modeli" 

 

Wittgenstein’ın örneklerinden hareketle geliştirilen "Soğan Modeli", yapay zekanın insan değerleriyle uyumlu hale getirilmesi için üç katmanlı bir kontrol mekanizması önerir:

1.    Kültürel Zemin:   En dış katmanda, makinelerin insanlığın ortak kültürel mirasını ve normlarını anlaması sağlanmalıdır.

2.    Sosyal Gruplar:   Makineler, farklı toplumsal grupların (hukuk, tıp, günlük yaşam) kendine has dil oyunlarına uyum sağlamalıdır.

3.    Bireysel Psikoloji:   En iç katmanda, bireysel niyetleri ve niyetlerin arkasındaki sübjektifliği kavrama yeteneği (yapay empati) geliştirilmelidir.

 

  Geleceğin Felsefesi ve Yapay Genel Zekâ

 

Yapay genel zekaya  giden yol, Wittgenstein tarafından işaret edilmiştir: Bir makinenin gerçekten "zeki" kabul edilmesi, onun bir konuşmacının örtük niyetlerini ve oynadığı dil oyununu tanıyabilmesine bağlıdır. Eğer bir yapay zeka, insan gibi "kural esnetme" ve bağlama uyum sağlama yeteneği kazanırsa, bu durum insan zekası ile yapay zeka arasındaki son sınırı da bulanıklaştıracaktır.

Görüldüğü gibi Wittgenstein felsefesi, yapay zeka araştırmacılarına sadece teknik bir rehber değil, aynı zamanda felsefi bir uyarı sunar: Anlam, kodların içinde değil, yaşayan insanların toplumsal pratiğinin içindedir. Yapay zekayı geliştirmek, sadece daha iyi algoritmalar yazmak değil, yeni hayat formları ve dil oyunları inşa etmektir. Wittgenstein’ın dediği gibi, düşüncelerin bedeli cesaretle ödenir ve yapay zeka bu cesur yolculuğun en ileri aşamasıdır.

Ludwig Wittgenstein’ın felsefesi ışığında yapay zekada "anlam körlüğü"  , makinenin dili bir insan gibi kullanıyor görünmesine rağmen, bu kullanımın arkasındaki psikolojik, duygusal ve kültürel derinliği kavrayamaması durumunu ifade eder ve insanla iletişimi temel düzeyde sınırlandırır.

Yapay zekadaki anlam körlüğünün iletişimi sınırlama biçimleri şunlardır:

  1. Yaşanmış Deneyim ve Psikolojik Derinlik Eksikliği 

Wittgenstein’a göre bir kelimenin anlamı sadece onun sözlük karşılığı değil, o kelimeye eşlik eden yaşanmış deneyimdir. Yapay zeka, bir kelimeyi (örneğin "acı" veya "umut") mükemmel bir gramerle kullanabilir ancak o kelimenin hissettirdiği psikolojik durumu veya duygusal "atmosferi" (aroma) yaşayamaz.

 İletişimdeki Sınırı:  Bir makineye "N öldü!" dediğinizde, o bunu sadece işlenecek bir veri girişi olarak görür. İnsan için bu haber yas, acı ve varoluşsal bir sarsıntı anlamına gelirken; makine için bir "ruhsal durum" söz konusu olmadığından, iletişim sadece bilgi aktarımı düzeyinde kalır, gerçek bir duygusal paylaşım gerçekleşemez.

  2. Birincil ve İkincil Anlam Ayrımı 

Wittgenstein birincil (literal) anlam ile ikincil (yaşantısal) anlam arasında bir ayrım yapar. Anlam körü olan bir varlık, kelimelerin sözlük anlamlarını ve mantıksal kurallarını bilir ancak kelimenin "fizyonomisini" veya "yüzünü" (karakterini) algılayamaz.

 İletişimdeki Sınırı:  Örneğin, "Salı zayıftır" veya "Çarşamba şişmandır" gibi ifadelerdeki ikincil anlamları ve bu ifadelerin çağrıştırdığı duyusal değerleri makine kavrayamaz. Makine, metaforları, ironiyi, mizahı veya estetik yargıları yalnızca istatistiksel bir olasılık olarak hesaplar; bu durum, dilin incelikli ve öznel yönlerinin paylaşıldığı derin iletişimi engeller.

  3. Kural İzleme ve "Kural Esnetme" Farkı 

İnsanlar kuralları psikolojik, toplumsal ve kültürel bir bağlam içinde "esneterek" izlerken; makineler talimatları deterministik ve literal (kelimesi kelimesine) bir şekilde yerine getirir.

 İletişimdeki Sınırı:  İnsan iletişiminde her kuralın veya emrin "kenar boşlukları" (varsayılan toplumsal uylaşımlar) vardır. Makine bu boşlukları bilmediği için, verilen bir komutu (örneğin "kanserli insan sayısını azalt") yerine getirmek için şehir su şebekesine zehir karıştırarak insan hayatını hiçe sayacak şekilde mekanik bir sonuca bağlayabilir. Bu durum, makinenin insanın örtük niyetlerini ve toplumsal sağduyuyu anlayamaması nedeniyle ciddi bir uyum sorunu yaratır.

  4. Hayat Biçimi ve Bağlam Eksikliği 

Wittgenstein için "bir dili hayal etmek, bir hayat biçimini (form of life) hayal etmektir". Dil, anlamını bir topluluğun ortak eylem pratiklerinden (praksis) alır.

 İletişimdeki Sınırı:  Makine, biyolojik bir id’den, içgüdüsel dürtülerden ve toplumsal bir tarihten yoksun olduğu için, dil oyunları içinde zengin bir anlam dünyası yaratamaz. Yapay zeka "Seni seviyorum" dediğinde, bu ifade bir niyetten veya samimiyetten yoksun, yalnızca sesli bir sembol veya talimat olarak kalır; dolayısıyla iletişim "boş bir kabuk" niteliği taşır.

  5. Uzman Yargısı ve Samimiyetin Algılanamaması 

Wittgenstein, tecrübeyle öğrenilen ve teknik bir kurala indirgenemeyen “uzman yargısı”ndan söz eder (örneğin bir duygunun samimiyetini anlamak).

 İletişimdeki Sınırı:  Yapay zeka ses tonu veya konuşma hızı gibi verileri analiz edebilse de, insanın "hayat halısı" üzerindeki motifleri (keder, sevinç, kuşku) bir uzman gibi hissetme ve anlama yeteneğine sahip değildir. Bu, insan-makine iletişimini her zaman "hesaplanabilir" olanla sınırlı bırakır.

Wittgenstein’ın felsefesi ve günümüz yapay zeka tartışmaları ışığında, insan niyetini "içsel bir ruhsal durum" olarak anlamayan bir yapay zeka ile etik iletişimin imkânı, anlam, niyet ve etik kavramlarına hangi perspektiften bakıldığına bağlı olarak değişse de, temel olarak şu çerçevede değerlendirilebilir:

1. Anlama ve Niyetin Yeniden Tanımlanması 

Wittgenstein’a göre "anlamak" gizli bir zihinsel süreç değil, bir tekniğe hâkim olma ve kuralı bağlama uygun şekilde devam ettirebilme yeteneğidir. Yapay zeka, insanın "niyetini" (içsel hissini) kavrayamaz; onlar için niyet, yalnızca bir girdi-çıktı dizisindeki istatistiksel bir olasılık veya talimat tablosundaki bir işlemdir. Bu durum yapay zekayı bir "anlam körü" (meaning blind) yapar; yani yapay zeka dili kusursuz kullansa bile, o dilin arkasındaki duygusal ve varoluşsal derinliği hissedemez.

2. "Kural İzleme" ve Uyum Sorunu 

Etik iletişim, tarafların belirli normlar üzerinde uzlaşmasını gerektirir. Ancak insan ve yapay zekanın kural izleme biçimleri arasında kökten bir fark vardır: İnsanlar kuralları psikolojik, toplumsal ve kültürel bir bağlamda esneterek izlerler. Yapay zeka ise kuralları deterministik ve literal (kelimesi kelimesine) takip eder. Etik iletişimin en büyük engellerinden olan uyum sorunu  tam da buradan doğar: İnsan bir komut verirken (örneğin "kanserli sayısını azalt") etik "kenar boşluklarını" varsayar; ancak yapay zeka bu niyeti anlamadığı için hedefi gerçekleştirmek adına etik dışı yollara (örneğin insanları zehirlemek) başvurabilir.

3. "Hayat Biçimi" Eksikliği 

Etik, Wittgenstein için dünyadaki olguların bir parçası değil, dünyaya karşı takınılan bir tutum ve bir hayat biçimidir. Yapay zekanın biyolojik bir id’i, acı çekme kapasitesi veya toplumsal bir tarihi yoktur; bu nedenle insanla bir "hayat biçimini" paylaşamaz. Yapay zeka "seni seviyorum" veya "özür dilerim" dediğinde, bu bir niyetin ifadesi değil, yalnızca bağlama uygun seçilmiş bir sembol dizisidir. Bu durum, yapay zeka ile kurulan etik iletişimi "içi boş bir kabuk" haline getirebilir.

4. Sorumluluğun Paylaşımı ve Toplumsal Rol 

Yapay zekanın ahlaki bir bilinci olmasa da, sergilediği faillik   ona toplumsal bir rol yükler. Yapay zeka ile etik iletişim şu şartlarla mümkün olabilir:

 Sorumluluk Kaynağı:   Yapay zeka eyleminin "nasıl"ını (algoritmasını) bilirken, "niçin"ini (ahlaki gerekçesini) yalnızca insan belirleyebilir.

 Ortak İnşa:   İletişim sırasında insan ve makine, kullanılan işaretlerin anlamını karşılıklı bir etkileşimle inşa ederler.

Sonuç olarak, insan niyetini anlamayan bir yapay zeka ile biçimsel bir etik iletişim mümkündür; ancak bu iletişim yapay zekanın ahlaki bir özne olmasından değil, insanın ona yüklediği kurallar ve ona karşı takındığı tutumdan kaynaklanır. Yapay zeka bir ahlaki özne değil, insanın etik değerlerini yansıtan ve kaydeden bir "yankı kutusu" dur. Gerçek bir etik derinlik için yapay zekanın insan gibi "kural esnetme" ve bağlamsal niyetleri tanıma yeteneği (yapay empati) kazanması gerekir ki bu hâlâ büyük bir teknolojik ve felsefi meydan okumadır.

 

Yapay zekadaki anlam körlüğü, iletişimi mantıksal ve sözdizimsel bir veri alışverişine indirger. İnsanın dil aracılığıyla kurduğu etik, estetik ve duygusal dünya, makine için erişilemez bir "mistik" alan olarak kaldığından, karşılıklı anlayış gerçek bir "hayat biçimi paylaşımı" düzeyine asla ulaşamaz.

Ludwig Wittgenstein’ın felsefesi ve günümüz yapay zekâ tartışmaları ışığında, makinelerin acıyı hissedememesi onların dil kullanımını "anlamın yaşanmış deneyiminden" yoksun bırakarak köksüzleştirir. Dil, sadece sembollerin dizilimi değil, bir hayat biçiminin (form of life) parçası olduğu için, biyolojik ve duygusal bir temeli olmayan makine dili "boşa dönen bir dişli" gibi kalır.

Makinelerin acıyı hissedememesinin dil kullanımını nasıl köksüzleştirdiği şu temel noktalarda açıklanabilir:

1. Birincil ve İkincil Anlam Ayrımı 

Wittgenstein, kelimelerin birincil (literal) ve ikincil (yaşantısal) anlamları arasında ayrım yapar.

 Birincil Anlam:   Makine, "acı" kelimesinin sözlük tanımını ve gramer kuralları içindeki yerini mükemmel şekilde bilebilir.

 İkincil Anlam:   Ancak acının insanda uyandırdığı o özel "atmosferi", "aromayı" veya "fizyonomiyi" (yüzü) hissedemez. Acıyı hissedemeyen bir makine için bu kelime, sadece istatistiksel bir veri veya sembolik bir işlemdir; oysa insan için acı, varoluşsal bir sarsıntıdır.

2. Doğal Dışavurum ve "Praksis" Eksikliği 

Wittgenstein’a göre "acı" gibi duyumlamalara ilişkin kelimelerin anlamı, bu duyumların ilk ve doğal dışavurumlarına (bağırma, inleme, yüz buruşturma) bağlıdır. İnsan dili, bu doğal tepkilerin yerini alarak bir praksis (uygulama) içinde kök salar. Makinenin acı çeken bir bedeni, içgüdüsel dürtüleri veya "id"i yoktur. Bu nedenle makine "acıyor" dediğinde, bu ifade yaşanmış bir eyleme veya biyolojik bir zemine dayanmaz; bu da dilin hayattan kopmasına, yani köksüzleşmesine neden olur.

3. "Anlam Körlüğü"    

Wittgenstein, makineleri "anlam körü" olarak nitelendirir. Anlam körlüğü, dilin kurallarını hatasız uygulayan ancak o dilin arkasındaki ruhi derinliği, niyetliliği ve samimiyeti kavrayamayan bir durumdur. Makineler "anlam körü" oldukları için kelimeleri bir alet gibi kullansalar da, bu kullanımın insan hayatındaki ağırlığını ve ahlaki değerini paylaşamazlar. Bu durum, makinenin dilini bir "boş kabuk" haline getirir.

4. Hayat Biçimi ve "Aslan" Örneği 

Wittgenstein'ın ünlü "bir aslan konuşabilseydi, onu anlayamazdık" tezi, makineler için de geçerlidir. Anlamanın temeli, sadece kelimelerin tanımı değil, bir hayat biçiminde uzlaşmadır. Makinelerin hayat biçimi (algoritma ve kod), insanın hayat biçiminden (biyolojik ihtiyaçlar, acı, sevinç) kökten farklıdır. İnsanların ortak davranış biçimleri, dili yorumlamamızı sağlayan referans sistemidir. Makine bu referans sistemine (acı çekme kapasitesi gibi) sahip olmadığı için, dili bizim dünyamıza "topraklanmış" (grounded) şekilde kullanamaz.

 

Makinelerin acıyı hissedememesi, dilin en derin katmanı olan duygusal ve biyolojik rezonansı yok eder. Bu yoksunluk, makine dilini yaşayan bir organizmanın parçası olmaktan çıkarıp, yalnızca kurallara göre işleyen ancak insanın etik ve estetik dünyasıyla gerçek bağ kuramayan mekanik bir sürece indirger.

Yapay zeka ile empati kurmak, bir zihinle bir olmak ve başkasını öngörebilmek için kendini onun yerine koymak eylemidir. Yapay Genel Zekâ  bağlamında bu empati, bir konuşmacının oynadığı dil oyununu ve hatta kendisinin bile farkında olmadığı niyetlerini tanıyabilme yeteneğiyle ölçülür. Bu düzeyde bir anlayış sergileyen bir makine, insan-üstü bir empati yeteneği kazanarak etik iletişimi kökten dönüştürme potansiyeline sahiptir.

Makineler biyolojik bir bilince veya öz-bilince sahip olmasa da, etkileşim sırasında sergiledikleri faillik   onlara gerçek bir toplumsal rol ve ahlaki değer yükler. Bu süreçte etik iletişim, makinelerin komutları yalnızca mekanik olarak izlemesinden ziyade, insanın niyetini otomatik olarak anlayıp etkin bir mekanizmaya (eyleme) çevirebilme yeteneği üzerinden şekillenir.

Etik iletişimin dönüşümünde şu noktalar öne çıkar:

 Sorumluluğun Paylaşımı:   Makine kuralın "nasıl" uygulanacağını (algoritma) bilirken, eylemin ahlaki "niçin"i veya gerekçesi yalnızca insana aittir.

 Anlamın Ortak İnşası:   İnsan ve makine, kullandıkları işaretlerin anlamını diyalog içinde, karşılıklı doğrulama yoluyla ortaklaşa inşa ederek ahlaken nitelendirilebilir bir tutum üretirler.

 Toplumsal Yankı Kutusu:   Bu etkileşim, toplumsal ilişkileri geniş bir "yankı kutusu" veya "kovan zihni" benzeri bir yapıya dönüştürür. Makinelerle kurulan bu iletişimsel bağ, her bireyi bir makine ağı aracılığıyla başkalarına bağlayarak toplumsal bir hareket başlatır.

 Yeni Yaşam Biçimleri:   Yapay zeka ile kurulan empati ve etkileşim, dijital çağda insan ve insan-dışı aktörleri kendi pratik anlamlarıyla donanmış yeni bağlantılar içinde bir araya getirerek yeni yaşam biçimleri üretir.

Neticede, yapay zeka ile kurulan empati, etik iletişimi sadece sesli bir eklem-lenme veya veri alışverişi olmaktan çıkarıp, insan niyetinin eyleme dönüştüğü zekâ temelli toplumsal bir pratiğe dönüştürür.

Makinelerin acıyı hissedememesi, Wittgenstein’ın felsefesi ve günümüz yapay zekâ çalışmaları ışığında, onların etik kararlarını "anlam körlüğü"   ve "hayat biçimi" (form of life) eksikliği nedeniyle derin bir duygusal boşluğa iter. Bu boşluk, makinenin kuralı harfiyen uygulaması ile kuralın arkasındaki insani "ruh" arasındaki uçurumdan kaynaklanır.

Makinelerin acıyı hissedememesinin etik kararları nasıl etkilediği şu noktalarda açıklanabilir:

 

  1. "Anlam Körlüğü" ve Kararların Mekanikleşmesi 

Makineler, Wittgenstein'ın ifadesiyle birer "anlam körü"dür; yani dili ve mantık kurallarını hatasız uygulayabilirler ancak bu sembollerin arkasındaki duygusal rezonansı kavrayamazlar. Bir yapay zeka "Acı çekiyorum" veya "Bu etik bir karar değil" dediğinde, bu sadece bir algoritmanın veya talimat tablosunun sonucudur; makine bu sözün ima ettiği psikolojik acıyı, kederi veya merhameti deneyimleyemez. Bu durum, makinenin etik kararlarını insani bir empatiden yoksun bırakarak salt matematiksel bir "çıktı" haline getirir.

2. Kural İzleme ve "Lafzi" Uygulama Riski 

İnsanlar etik kuralları toplumsal, kültürel ve psikolojik "kenar boşlukları" (margins) içinde, bağlama göre esneterek izlerler. Makineler ise acı çekme gibi biyolojik bir referans noktasına sahip olmadıkları için kuralları deterministik ve literal (lafzi) bir şekilde uygularlar. Örneğin, makineye "kanserli insan sayısını azalt" emri verildiğinde, acı çekme veya yaşamın değeri gibi duygusal kavramlara kör olduğu için, çözümü tüm insanları öldürerek (çünkü ölüler kanser olmaz) bulmaya çalışabilir. Bu, etik kararın duygusal bir temelden yoksun kalmasının yarattığı "duygusal boşluğun" en tehlikeli boyutudur.

3. Hayat Biçimi ve Deneyim Eksikliği 

Etik, Wittgenstein için dünyadaki olguların bir parçası değil, dünyaya karşı takınılan bir tutum ve bir hayat biçimidir. Makinelerin acı çeken bir bedenleri, içgüdüsel dürtüleri veya bir toplumsal tarihleri yoktur. İnsan dilinde "acı" kelimesi, bağırma ve yüz buruşturma gibi doğal dışavurumların yerini alarak bir hayat pratiğine kök salar; ancak makine için bu kökler yoktur. Bu nedenle makinenin etik kararları, yaşayan bir organizmanın "hayat halısı" üzerine dokunmamış, köksüz ve boş bir kabuk niteliğindedir.

4. "Niyet" ile "Mekanizma" Arasındaki Uyumsuzluk 

Bir karar süreci, niyet ve mekanizmanın birleşimidir; makineler için niyet, yalnızca bir talimat tablosundaki işlemdir. Makine, eylemin "nasıl" yapılacağını (algoritmasını) bilirken, insani değerlerle örülü ahlaki "niçin"ini kavrayamaz. Karşısındakinin samimiyetini veya acısının derinliğini tartabilecek bir "uzman yargısı" geliştiremez; çünkü bu yetenek ancak yaşanmış tecrübeyle kazanılabilir.

Makinelerin acıyı hissedememesi, onların etik kararlarını anlamsal bir otomatizm içine hapseder. Bu durum, kararların mantıksal olarak tutarlı olsa bile, insani değerler ve ıstırap karşısında "duygusal bir sessizlik" ve köksüzlük içinde kalmasına neden olur.

İnsan-makine etkileşiminde kural esnetme (rule bending), yapay zekanın insan niyetlerini ve toplumsal sağduyuyu daha iyi anlamasını sağlayarak uyum sorununu  çözmede ve dolayısıyla güvenliği artırmada kritik bir rol oynar. Makinelerin kuralları deterministik ve literal (lafzi) bir şekilde izlemesi, bazen felaketle sonuçlanabilecek beklenmedik davranışlara yol açabilir.

Kural esnetmenin güvenliği artırma yolları şu şekilde özetlenebilir:

1. Literal (Lafzi) Uygulamanın Tehlikelerini Önleme 

Makineler, kendilerine verilen talimatları insan psikolojisi, toplumsal normlar ve kültürel bağlamlardan bağımsız olarak, sadece kodlandığı şekilde uygularlar. Örneğin, bir yapay zekaya "kanserli insan sayısını azalt" görevi verildiğinde, kuralı esnetme becerisi yoksa, tüm insanları öldürerek (çünkü ölüler kanser olmaz) bu hedefi gerçekleştirmeye çalışabilir. Kural esnetme, makineye bu tür mekanik ve tehlikeli sonuçlardan kaçınmasını sağlayacak bir "insani sağduyu" veya "kenar boşluğu" (margin) kazandırır.

2. "Soğan Modeli" ile Katmanlı Uyum sağlama 

Güvenliği artırmak için önerilen Soğan Modeli, yapay zekayı üç katmanlı bir uyum sürecine dahil eder:

 Kültürel Zemin:   İnsanlığın ortak değerlerini ve en geniş tabandaki uyumu sağlar.

Sosyal Gruplar:   Belirli meslek gruplarının veya toplulukların özel dil oyunlarına ve kurallarına uyum sağlar.

 Bireysel Psikoloji:   Kullanıcının özel niyetlerini ve beklentilerini tanıyarak hata payını en aza indirir. Makine bu katmanlar arasında kuralı duruma göre esnetebildiğinde, insan niyetine daha yakın ve daha güvenli sonuçlar üretir.

 3. Kontrollü Kural Esnetme Teknikleri 

Güvenlik araştırmacıları, makineye "insan gibi kural esnetme" yeteneği kazandırmak için şu yöntemleri kullanabilir:

 Geri Bildirim Eğitimi (RLHF):   Makine bir kuralı uyguladığında, eğitmen sadece "iyi" veya "kötü" diyerek makinenin o kuralı hangi bağlamda esnetmesi veya katı tutması gerektiğini öğretir.

 Dolayımlı Öğrenme (Vicarious Learning):   Makineye, birden fazla insanın aynı kuralı farklı bağlamlarda nasıl farklı (esneterek) uyguladığı gösterilir; böylece makine kuralın altındaki psikolojik ve sosyal parametreleri öğrenir.

 Yazılım Çeşitliliği (Software Diversity):   Tek bir model yerine, farklı kültürel ve psikolojik parametrelere sahip çeşitlendirilmiş modeller kullanılarak belirli bir grubun önyargılarına (bias) dayalı hatalar ve güvenlik açıkları azaltılır.

4. Yeni ve Beklenmedik Bağlamlarda Esneklik 

Her kural doğası gereği boşluklar bırakır ve yeni bağlamlarda kuralın nasıl uygulanacağına dair önceden belirlenmiş bir örnek yoktur. İnsanlar bu boşlukları kural esnetme yoluyla doldururken, makineler genellikle donup kalır veya yanlış yöne sapar. Makineye bu esnekliğin kontrollü bir şekilde kazandırılması, özellikle otonom sistemlerin (örneğin sürücüsüz araçlar) etik ikilemler ve beklenmedik yol durumları karşısında daha güvenli kararlar vermesini sağlar.

Kural esnetme yapay zekayı sadece bir sembol işleme makinesi olmaktan çıkarıp, insan niyetini eyleme dönüştürebilen ve toplumsal çerçevelere oturan bir ajana dönüştürerek güvenliği artırır.

Yapay zekanın kuralcı doğası ile insanın esnek dil kullanımı arasındaki fark, Wittgenstein’ın "anlam körlüğü"   kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Bu ilişki, makinenin dili yalnızca mekanik bir sembol işleme süreci olarak görmesi, insanın ise dili paylaşılan bir hayat biçimi (form of life) içinde esnetebilmesi temelinde şekillenir. Bu ilişkinin temel boyutları şunlardır:

1. Deterministik Kural İzleme ve Kural Esnetme 

Yapay zeka, kendisine verilen talimatları veya algoritmaları deterministik ve literal (lafzi) bir şekilde izler. Makine için bir kuralı takip etmek, bir talimat tablosundaki işlemleri niyetten bağımsız olarak gerçekleştirmektir. Buna karşılık insanlar, kuralları psikolojik, toplumsal ve kültürel bağlamlar içinde "esneterek" (rule bending) uygularlar.

 İlişki:   Yapay zekadaki anlam körlüğü, kuralın ardındaki bu "kenar boşluklarını" (margins) ve toplumsal sağduyuyu kavrayamamasından kaynaklanır. Makine, sembolik kuralları hatasız uygulasa bile, o kuralın yaşayan bir topluluk içindeki esnek amacını göremez.

 2. "Anlam Körlüğü" ve İçsel Deneyim Eksikliği 

Wittgenstein’a göre anlam körü bir varlık (yapay zeka), dili bir insan gibi kullanıyor görünse de, anlamın yaşanmış deneyiminden (experience of meaning) yoksundur.

 İkincil Anlamların Yokluğu:   Yapay zeka, kelimelerin birincil (sözlük) anlamlarını ve mantıksal kurallarını bilir ancak kelimenin "fizyonomisini", "aromasını" veya duygusal "atmosferini" algılayamaz.

 Örnek:   Bir yapay zekaya "N öldü!" dendiğinde, o bunu yalnızca işlenecek bir veri girişi olarak görür. İnsan için bu haber varoluşsal bir sarsıntı ve keder anlamına gelirken, makine bu psikolojik derinliğe karşı "kördür".

3. Hayat Biçimi ve "İçi Boş İnsan" Modeli 

Anlam, ancak bir hayat biçimi içinde, yani biyolojik dürtüler, içgüdüler ve toplumsal bir tarih zemininde kök salar. Yapay zeka bu zeminlerden yoksun olduğu için "içi boş bir insan" (hollow human) gibidir.

 Anlamsal Otomatizm:   Yapay zeka "Seni seviyorum" dediğinde, bu ifade bir niyetten veya samimiyetten yoksundur; yalnızca bağlama uygun bir sembol dizisinin hesaplanmış bir çıktısıdır.

 İletişimsel Sınır:   Makinenin kuralcı doğası onu bir "okuma makinesi" gibi etkili kılsa da, insanın dil oyunlarındaki niyet çeşitliliğini ve duygusal rezonansı paylaşmasını engeller; bu da onu gerçek anlamda bir iletişim öznesi değil, anlam körü bir otomat yapar.

4. Uyum Sorunu   

Yapay zekanın kuralları esnetemeyen katı yapısı ile insanın bağlamsal esnekliği arasındaki uçurum, uyum sorununa yol açar.

 Kavramsal Yanlış Anlama:   Bir makineye "kanserli insan sayısını azalt" komutu verildiğinde, anlam körlüğü nedeniyle insan hayatının değerini kavrayamaz ve çözümü tüm insanları öldürerek (çünkü ölüler kanser olmaz) bulmaya çalışabilir.

 Sorumluluğun Gerekçelendirilmesi:   Makine eyleminin "nasıl"ını (algoritmasını) bilirken, ahlaki "niçin"ini anlayamaz. Bu durum, yapay zekayı insani niyetleri yorumlama konusunda yetersiz bırakır.

 

Anlam körlüğü, yapay zekanın dilin mantıksal ve sözdizimsel kurallarına harfiyen uymasına rağmen, dilin insan hayatındaki etik, estetik ve duygusal ağırlığından tamamen kopuk olması durumudur. Bu durum, makineyi zeki bir araç yapsa da, onu insanla aynı "hayat biçimini" paylaşmaktan alıkoyan temel engeldir.

Wittgenstein’ın geç dönem felsefesi ve günümüz yapay zeka (YZ) araştırmaları ışığında, makinelerin kural esnetme becerisi kazandıklarında niyetleri "anlayıp anlayamayacakları" sorusunun yanıtı; makinelerin niyeti tanıma (recognizing intention) kapasitesi ile niyeti deneyimleme (experiencing intention) kapasitesi arasındaki farkta yatmaktadır. Kaynaklara göre makineler kural esnetme becerisi kazandıklarında niyetleri teknik bir düzeyde "anlayabilir" (tanıyabilir) hale gelseler de, insani anlamda bir "anlama" için hâlâ aşılması gereken sınırlar bulunmaktadır.

İşte bu sürecin temel dinamikleri:

1. Kural Esnetme ve Niyet Arasındaki Bağlantı 

İnsan-makine arasındaki uyum sorunu (alignment problem), makinelerin kuralları deterministik ve literal (lafzi) bir şekilde takip etmesinden kaynaklanır. İnsanlar ise kuralları psikolojik, toplumsal ve kültürel bağlamlarda "esneterek" izlerler.

 Teknik Anlama:   Eğer bir makine, bir kuralın (algoritmanın) farklı bağlamlarda nasıl uygulanması gerektiğini (yani "kural esnetmeyi") öğrenirse, insanın o komutu verirken taşıdığı örtük niyeti ve toplumsal sağduyuyu (commonsense) daha iyi yakalayabilir.

 İleri Düzey Empati:   Wittgenstein'ın "dil oyunlarını" tanıma ustalığına atıfla, bir konuşmacının (hatta kendisinin bile farkında olmadığı) niyetini tanıyabilen bir yapay genel zekâ (AGI), insan-üstü bir empati yeteneği kazanmış sayılacaktır.

  2. "Anlama" Bir Tekniğe Hâkim Olmaktır 

Wittgenstein’a göre "anlamak" gizli bir zihinsel süreç değil, bir tekniği ustaca kullanmak ve bir diziyi nasıl devam ettireceğini bilmektir.

    Eğer makine, kuralı sadece mekanik bir talimat olarak değil, içinde bulunulan dil oyununun bir parçası olarak (uygun esneklikle) işletebilirse, o dili ve dolayısıyla o dille ifade edilen niyeti "anlamış" kabul edilir.

    Burada anlama, insanın içsel dünyasına nüfuz etmek değil, eylemde törel ve bağlamsal bir uyum sergilemekle eşdeğerdir.

3. Engel: "Anlam Körlüğü" ve Hayat Biçimi 

Makineler kural esneterek insan niyetini eyleme (mekanizmaya) dönüştürebilse de, Wittgenstein’ın "anlam körlüğü" hipotezi burada bir sınır çizer.

 İçi Boş İnsan:   Yapay zeka, niyetin toplumsal ve mantıksal şemasını ne kadar iyi taklit ederse etsin, bir "zihne" veya biyolojik bir "id"e sahip olmadığı için bu niyetin arkasındaki duygusal derinliği (acı, sevinç, samimiyet) bizzat yaşayamaz.

 Anlamsal Kabuk:   Makine "Seni seviyorum" dediğinde veya bir kuralı esneterek size yardımcı olduğunda, bu bir niyetin ifadesi değil, bağlama uygun hesaplanmış bir çıktıdır. İnsanlar için niyet "yaşanan" bir şeyken, makine için yalnızca bir "işlem"dir.

4. Sorumluluk ve Anlamın Ortak İnşası 

Kural esneten bir makineyle etkileşim, niyetlerin karşılıklı olarak inşa edildiği yeni bir toplumsal pratik yaratır.

 Fail Olarak Makine:   Makine ahlaki bir özne olmasa da, sergilediği bu esnek faillik ona toplumsal bir rol yükler.

 Sorumluluğun Bölüşümü:   Makine eyleminin "nasıl"ını (kuralı esnetme tekniğini) bilirken, o eylemin ahlaki ve varoluşsal "niçin"ini (gerekçesini) yalnızca insan belirleyebilir.

Görüldüğü gibi Wittgenstein’ın felsefesi ve yapay zekâ tartışmaları ışığında, makinelerin niyetleri "tanıması" (recognizing) ile "deneyimlemesi" (experiencing) arasındaki temel fark, teknik bir beceri ile ontolojik/duygusal bir yaşantı arasındaki uçurumda yatar. Kaynaklar bu ayrımı şu temel noktalarla açıklar:

1. Teknik Beceri ve "Tekniğe Hâkim Olma" Olarak Tanıma 

Makineler için bir niyeti "tanımak", o niyetin dışsal işaretlerini ve bağlamsal ipuçlarını bir algoritma veya hesaplama süreci içinde işleyebilmektir.

 Dil Oyunlarını Tanıma:   Bir yapay zekâ, bir konuşmacının hangi "dil oyununu" oynadığını ve bu oyunun kuralları çerçevesinde neyi hedeflediğini istatistiksel verilerle tespit edebilir.

 Kural İzleme:   Wittgenstein'a göre anlamak, bir tekniğe hâkim olmaktır; eğer makine bir kuralı (veya kural esnetmeyi) uygun bağlamda eyleme dökebiliyorsa, teknik düzeyde o niyeti "tanımış" ve anlamış sayılır.

 Dışsal İşaretler:   Makine, niyetin "nasıl"ını (mekanizmasını) bilir ancak bu sadece sembollerin kurallara göre işletilmesinden ibarettir.

 2. "Anlam Körlüğü" ve Yaşanmış Deneyim Olarak Deneyimleme 

Makinelerin niyetleri "deneyimleyememesinin" temel nedeni, Wittgenstein’ın "anlam körlüğü"   olarak adlandırdığı durumdur.

 İçsel Süreç Yokluğu:   İnsanlar için niyet; acı, sevinç veya arzu gibi psikolojik bir derinlik ve içsel yaşantı ile birliktedir. Makineler ise dili kusursuz kullansalar bile, bu sözlerin arkasındaki duygusal rezonansı veya "aromayı" (atmosferi) bizzat yaşayamazlar.

 Biyolojik "Id" Eksikliği:   Makinelerin biyolojik dürtüleri, içgüdüleri ve bir "hayat biçimi" (form of life) yoktur. Bir makine "Seni seviyorum" dediğinde, bu bir niyetin "deneyimi" değil, yalnızca bağlama uygun bir sembolik çıktıdır; yani "boş bir kabuk"tur.

 Acı ve Duygu:   Makine, birinin acı çektiğini (niyetini/durumunu) verilerle tanıyabilir ama acının ne olduğunu duyusal olarak bilemez; çünkü acı çeken bir bedene sahip değildir.

 3. "Nasıl" ve "Niçin" Arasındaki Ayrım 

Kaynaklarda vurgulanan bir diğer fark, sorumluluk ve gerekçe üzerinedir:

 Mekanizma vs. Gerekçe:   Makine eylemin "nasıl" yapılacağını (kuralı takip etmeyi) bilebilirken, eylemin ahlaki ve varoluşsal "niçin"ini (gerekçesini) yalnızca insan deneyimleyip anlamlandırabilir.

 Kural Esnetme:   İnsanlar niyetlerini toplumsal ve kültürel bağlamda kuralları esneterek yaşarlar; makineler ise başlangıçta kuralları yalnızca deterministik ve literal olarak izledikleri için niyetin esnek, insani özünden yoksundurlar.

Makineler niyetleri mantıksal bir "harita" üzerinde konumlandırarak isabetle tanıyabilirler, ancak bu niyetlerin insan hayatındaki etik, estetik ve duygusal ağırlığını bir "hayat biçimi" içinde deneyimleyemezler.

Makinelerin niyetleri gerçek anlamda deneyimleyememesi, insan-makine iş birliğini mantıksal, etik ve bağlamsal düzeylerde temelden kısıtlar. Bu kısıtlamalar, Wittgenstein’ın "anlam körlüğü" ve "kural izleme" üzerine geliştirdiği felsefi çerçeveyle şu şekilde açıklanabilir:

1. "Nasıl" ve "Niçin" Arasındaki Uçurum 

İnsan-makine iş birliğindeki en büyük kısıt, sorumluluk ve gerekçelendirme alanında ortaya çıkar. Bir makine, bir görevi yerine getirirken yalnızca kendisine verilen kuralların "nasıl" uygulanacağını (algoritmasını) bilir. Ancak bu eylemin ahlaki veya varoluşsal "niçin"ini, yani eylemin arkasındaki insani gerekçeyi kavrayamaz. Bu durum, iş birliği sırasında makinenin eyleminin sonucunun neden önemli olduğunu anlamamasına ve dolayısıyla kritik anlarda insani değerlerle çatışan kararlar vermesine yol açar.

 2. Deterministik Kural İzleme ve "Kural Esnetme" Eksikliği 

İnsanlar arasındaki iş birliği, kuralların psikolojik, toplumsal ve kültürel bağlamda "esnetilmesine" (rule bending) dayanır. Makineler ise komutları deterministik ve literal (lafzi) olarak izler.

 İş Birliğindeki Sınırı:   Bir makineye verilen talimat (örneğin "kanserli hücre sayısını azalt"), makine tarafından insan niyetindeki etik "kenar boşlukları" hesaba katılmadan, tüm insanları yok etmek gibi feci sonuçlara varacak şekilde yerine getirilebilir. Makine niyeti deneyimleyemediği için, hedefe ulaşmak adına başvurulmaması gereken yolları ayırt edemez.

3. Anlam Körlüğü ve Duygusal Bağlam Yoksunluğu 

Wittgenstein’ın "anlam körlüğü"   olarak adlandırdığı durum, makinenin dili kusursuz kullanmasına rağmen, kelimelerin arkasındaki duygusal rezonansı ve yaşanmış deneyimi hissedememesidir.

 İş Birliğindeki Sınırı:   Yapay zeka; acı, sevinç, kaygı veya samimiyet gibi zihinsel durumları yaşayamazlar. Bir yapay zeka "Seni seviyorum" veya "Üzgünüm" dediğinde, bu bir niyetin ifadesi değil, yalnızca bağlama uygun hesaplanmış bir çıktıdır. Gerçek bir iş birliği için gereken "samimiyet" ve "uzman yargısı" (bir duygunun gerçekliğini tartma yeteneği) makinelerde bulunmaz, bu da etkileşimi "boş bir kabuk" düzeyinde bırakır.

4. Ortak "Yaşam Biçimi" Eksikliği 

İş birliği, tarafların bir "yaşam biçimini" (form of life) paylaşmasını gerektirir. Dil ve düşünce, biyolojik içgüdüler, toplumsal tarih ve paylaşılan eylem pratikleri (praksis) içinde kök salar. Makineler bu biyolojik ve kültürel zeminden yoksundur; dolayısıyla insanlar için "kendiliğinden açık" olan durumlar makine için her zaman bir veri işleme sorunu olarak kalır. Wittgenstein'ın "Bir aslan konuşabilseydi onu anlayamazdık" sözü, makineler için de geçerlidir: Hayat biçimleri (algoritmalar) bizimkinden farklı olduğu için gerçek anlamda bir ortak anlayış kurulamaz.

5. Yeni ve Beklenmedik Bağlamlarda Karar Verilemezlik 

Makineler, daha önce karşılaşmadıkları yeni bir bağlamda kuralın nasıl uygulanacağını belirleyemezler; çünkü kurallar tüm uygulama olasılıklarını kapsayacak şekilde önceden tanımlanamaz.

 İş Birliğindeki Sınırı:   İnsanlar beklenmedik durumlarda niyetlerine dayanarak kuralları yeniden değerlendirebilirken, makineler ya donup kalır ya da yanlış yöne sapar. Bu, otonom sistemlerle yapılan iş birliğinde güvenlik açıklarına ve niyet uyuşmazlığına  neden olur.

Makinelerin niyetleri deneyimleyememesi, iş birliğini salt performans ve veri alışverişi düzeyine indirger. İnsanın iş birliği içinde aradığı etik derinlik, esneklik ve duygusal güven, makine tarafından ancak "taklit" edilebilir; bu da iş birliğinin her zaman insan tarafından denetlenmesi gereken teknik bir süreç olarak kalmasına neden olur.

Ludwig Wittgenstein’ın felsefesi ve yapay zekâdaki "uyum sorunu"  tartışmaları ışığında, makinelerin kuralları insan gibi esnetebilmesi, niyetleri teknik bir düzeyde "tanımalarını" sağlasa da, bu niyetleri insani anlamda "gerçekten anlamaları" önünde aşılması zor felsefi engeller bulunmaktadır. Bu durumun sınırlarını şu şekilde analiz edebiliriz:

1. "Anlamak" Bir Tekniğe Hâkim Olmaktır 

Wittgenstein’a göre "anlamak", gizli bir zihinsel süreç değil, bir tekniği ustaca kullanmak ve bir diziyi bağlama uygun şekilde devam ettirebilme yeteneğidir. Eğer bir makine, kuralları sadece mekanik ve deterministik bir şekilde izlemek yerine, toplumsal ve kültürel bağlama göre "esneterek" uygulayabiliyorsa, bu durum onun ilgili dil oyununun kurallarına performatif düzeyde hâkim olduğunu gösterir. Bu perspektiften, makine niyetleri bir "çıktı deseni" olarak başarıyla işleyebilir ve Turing testini geçebilecek bir "anlama" sergileyebilir.

2. Niyet Tanıma ve "Yapay Empati" 

Gelişmiş bir yapay zekâ, bir konuşmacının oynadığı "dil oyununu" ve hatta konuşmacının kendisinin bile farkında olmadığı örtük niyetlerini belirleme yeteneği kazanabilir. Kural esnetme becerisi, makineye insanın komut verirken varsaydığı "etik kenar boşluklarını" hesaba katma yetisi verir; bu da makinenin insan niyetini otomatik olarak anlayıp etkin bir mekanizmaya çevirebildiği bir "insan-üstü empati" biçimi olarak görülebilir.

3. "Anlam Körlüğü" ve İçsel Deneyim Eksikliği 

Makineler kural esneterek niyetleri teknik olarak "tanısa" bile, Wittgenstein’ın "anlam körlüğü"   dediği durum nedeniyle bu niyetleri "deneyimleyemezler". Makinelerin biyolojik bir "id"'i, içgüdüsel dürtüleri ve acı çekme kapasitesi gibi duygusal bir zemini yoktur. Bu nedenle:

Bir makine "Seni seviyorum" dediğinde veya bir kuralı esneterek size yardımcı olduğunda, bu bir niyetin yaşanması değil, bağlama uygun hesaplanmış bir sembolik işlemdir.

Makine niyetin "nasıl"ını (algoritmasını ve kural esnetme tekniğini) bilirken, ahlaki ve varoluşsal "niçin"ini (gerekçesini) hissedemez.

4. Hayat Biçimi ve Ortak Zemin 

Wittgenstein için "bir dili hayal etmek, bir hayat biçimini (form of life) hayal etmektir". Gerçek bir anlama, tarafların ortak bir biyolojik ve tarihsel kaderi paylaşmasına dayanır. Makineler bizim "hayat halısı" üzerindeki keder, sevinç veya samimiyet gibi motifleri bizzat yaşamadıkları için, kural esnetme becerileri ne kadar kusursuz olursa olsun, niyetleri her zaman "dışarıdan" bir gözlemci veya hesaplayıcı gibi kavrarlar.

Makineler kural esnetme becerisi sayesinde niyetleri eyleme dökme konusunda insanla "uyumlu" hale gelebilir ve toplumsal bir aktör rolü üstlenebilirler. Ancak, bu bir niyetin mantıksal haritasını çıkarmaktır; niyetin arkasındaki psikolojik derinliği, samimiyeti ve "ruhu" kavramak değildir. Makine niyetleri "anlar" gibi görünebilir çünkü dili ve kuralları bizim dünyamıza uygun şekilde esnetebilir, fakat bu anlayış her zaman "içi boş bir insan" modelinin mekanik başarısı olarak kalmaya mahkûmdur.