Metafizik Söylemin Dilsel Temelleri ve Anlamlılık
Sınırları
Giriş
Metafizik, felsefe tarihi boyunca varlığın, gerçekliğin ve
bunların en temel ilkelerinin araştırılması olarak tanımlanmıştır.
Aristoteles'in varolanı var olması bakımından inceleyen ilk felsefe
anlayışından çağdaş analitik metafiziğin özdeşlik, zorunluluk, olanak,
nedensellik ve mümkün dünyalar üzerine yürüttüğü tartışmalara kadar bu
disiplin, gerçekliğin genel yapısını açıklama iddiasını sürdürmüştür. Bununla
birlikte metafiziğin neyi araştırdığı kadar, bu araştırmayı hangi dilsel
araçlarla gerçekleştirdiği ve kullandığı ifadelerin hangi koşullarda anlamlı
olduğu da temel bir felsefi sorundur.
Metafizikçi varlık, öz, töz, neden, zaman, mekân, mutlak,
sonsuzluk, zorunluluk ve olanak gibi kavramlarla çalışır. Ancak bu kavramların
kullanılması, onların yalnızca gerçekliğin önceden belirlenmiş unsurlarına
karşılık geldiğini kendiliğinden göstermez. Bir kavramın anlamlı olması, onun
hangi koşullarda kullanıldığının, ne tür çıkarımlara izin verdiğinin, hangi
ifadelerle karşıtlık oluşturduğunun ve hangi gerekçelerle savunulabileceğinin
açıklanmasını gerektirir. Bu nedenle metafiziksel bir iddianın felsefi değeri,
yalnızca ileri sürdüğü ontolojik görüşe değil, aynı zamanda bu görüşü ifade
eden dilin anlam ve kullanım koşullarına da bağlıdır.
Burada temel soru şudur: Metafizik, dil aracılığıyla ifade
edilen bağımsız bir gerçeklik araştırması mıdır, yoksa dilin kavramsal
yapısının gerçekliğe ilişkin yanıltıcı tasarımlar üretmesinin bir sonucu mudur?
Bu iki seçenek arasında karar vermek için metafiziği bütünüyle anlamsız ilan
etmek veya dilin gerçekliği tümüyle kurduğunu varsaymak yeterli değildir.
Öncelikle dilin düşünceyi mümkün kılan yapısı ile metafiziğin bu yapı
içerisinde geliştirdiği teorik iddiaları birbirinden ayırmak gerekir.
Bu çalışmanın temel tezi, metafiziğin dilsel bir söylem
olduğu, ancak dilin kendisiyle özdeşleştirilemeyeceğidir. Metafizik, anlamını
ve ifade edilebilirliğini ortak dilsel pratiklerden alır; buna karşılık bu
pratiklerin sağladığı kavramsal imkânları kullanarak gerçekliğin en genel
yapısı hakkında iddialarda bulunur. Ne var ki metafiziksel kavramların dil
içerisinde anlam kazanması, onların mutlaka gerçekliğin bağımsız yapılarını
temsil ettiği sonucunu doğurmaz. Dolayısıyla metafizik söylemin dilsel temellerini
araştırmak, hem onun hangi koşullarda anlamlı olabileceğini hem de dilin
sınırlarının ötesine geçtiği iddiasında hangi sorunlarla karşılaşabileceğini
belirlemeyi gerektirir.
1. Dilin Önceliği ve Metafizik Söylemin Kuruluşu
Dil, metafiziksel düşüncenin dışarıdan eklenen bir ifade
aracı değildir. Metafiziksel soruların kurulabilmesi, kavramların birbirinden
ayrılabilmesi ve iddiaların gerekçelendirilebilmesi için gerekli zemini
oluşturur. Bir filozofun “Varlık nedir?”, “Bir nesneyi aynı nesne yapan nedir?”
veya “Nedensellik zorunlu mudur?” diye sorabilmesi, varlık, nesne, özdeşlik ve
nedensellik gibi ifadelerin belirli bir anlam içerisinde kullanılabilmesine
bağlıdır.
Bu bakımdan dil ile metafizik arasında bir öncelik ilişkisi
bulunur. İnsanların anlamlı iletişim kurabilmeleri için önceden belirli bir
metafizik sistemi benimsemeleri gerekmez. İnsanlar metafizik hakkında hiçbir
görüş geliştirmeden konuşabilir, soru sorabilir, söz verebilir, yükümlülük
altına girebilir ve gündelik yaşamlarını sürdürebilirler. Buna karşılık
metafiziksel bir teori, anlamlı ve tartışılabilir bir söylem olarak ortaya
çıkabilmek için zaten işleyen bir dilsel pratiğe ihtiyaç duyar.
Bu ilişki, metafiziğin dilin kendisi olmadığını gösteren ilk
önemli ayrımdır. Bir etkinliğin dil aracılığıyla gerçekleştirilmesi, o
etkinliğin bir dil olduğu anlamına gelmez. Bilim, hukuk, tarih, din ve siyaset
gibi alanlar da dilsel ifadelerle kurulur; ancak bunlar dilin kendisi değil,
dil içerisinde gerçekleştirilen farklı pratikler ve araştırma biçimleridir.
Metafizik de bu bakımdan dilsel zemine bağımlı bir teorik söylemdir.
Bununla birlikte dilin metafizikten önce gelmesi,
metafiziğin yalnızca dilbilgisel bir etkinlik olduğu anlamına gelmez.
Metafizik, dilin sağladığı kavramları kullanarak gerçekliğe ilişkin iddialar
ortaya koyar. Dolayısıyla burada iki ayrı soru vardır: Bir ifadenin dilsel
olarak anlamlı olması hangi koşullara bağlıdır ve bu ifadeyle ileri sürülen
iddia gerçekliğin yapısı hakkında ne ölçüde gerekçelendirilebilir? Birinci soru
anlam ve kullanım koşullarına, ikinci soru ise iddianın epistemik ve ontolojik
değerlendirilmesine ilişkindir. Bu iki düzey birbirine bağlı olmakla birlikte
özdeş değildir.
2. Gündelik Dilin Önceliği ve Metafiziksel Soyutlama
Gündelik dil, insanların dünyayla ilişki kurdukları,
nesneleri tanıdıkları, deneyimlerini paylaştıkları ve toplumsal yaşamlarını
düzenledikleri temel iletişim ortamıdır. İnsanlar “Bu masa ağır”, “Kapı açık”,
“Yarın görüşeceğiz” veya “Sana söz veriyorum” gibi ifadeleri kullanabilmek için
önceden kapsamlı bir varlık teorisine sahip olmak zorunda değildir. Bu
ifadelerin anlamı, belirli kullanım bağlamları, ortak beklentiler ve toplumsal
kurallar içerisinde öğrenilir.
Metafiziksel söylem ise gündelik dilde kullanılan kavramları
daha genel ve soyut soruların konusu hâline getirir. “Masa nedir?” sorusu,
gündelik bağlamda belirli bir nesnenin tanınmasına ilişkin olabilirken
metafiziksel bağlamda nesneliğin, özdeşliğin veya tözün doğasına ilişkin bir
araştırmaya dönüşebilir. Benzer biçimde “Bir şeyin var olması ne demektir?”
sorusu, sıradan varlık bildiriminden hareket ederek varlığın en genel
koşullarını araştırmaya yönelir.
Bu dönüşüm, metafiziğin gündelik dilden bütünüyle bağımsız
yeni bir dil oluşturduğu anlamına gelmez. Metafiziksel söylem, gündelik dilin
kavramlarını yeniden düzenler, onlara teknik anlamlar kazandırır ve
aralarındaki ilişkileri sistematik hâle getirir. Böylece gündelik kullanımda
işleyen kavramsal ayrımlar teorik incelemenin konusu olur.
Ancak soyutlama süreci aynı zamanda bir risk taşır. Gündelik
dilde belirli koşullarda anlamlı olan bir sözcük, bağlamından koparılarak
sınırsız bir genellik düzeyinde kullanıldığında anlam koşulları
belirsizleşebilir. Bir nesnenin ağırlığından söz etmekle bütün varlığın
ağırlığından söz etmek aynı türden bir işlem değildir. Benzer şekilde belirli
bir olayın nedenini araştırmak ile bütün gerçekliğin mutlak bir nedeni bulunup
bulunmadığını sorgulamak arasında önemli bir düzey farkı vardır.
Bu nedenle metafiziksel soyutlamanın meşruiyeti, yalnızca
gündelik dilin ötesine geçmesine değil, bu geçiş sırasında kavramların hangi
kullanım koşullarını koruduğunun ve hangi yeni anlamların
gerekçelendirildiğinin açıklanmasına bağlıdır.
3. Dilin Kamusallığı, Kural İzleme ve Metafiziksel Anlam
Dilsel anlam, yalnızca konuşanın zihninde bulunan özel bir
tasarımdan ibaret değildir. Bir ifadenin anlamlı biçimde kullanılması, onun
hangi durumlarda uygun, hangi durumlarda uygunsuz olduğunu belirlemeye imkân
veren ortak ölçütlerin bulunmasını gerektirir. Bir sözcüğün doğru kullanımı ile
kişinin onu doğru kullandığını sanması arasındaki ayrım, dilin kamusal
niteliğini ortaya koyar.
Wittgenstein'ın kural izleme tartışması bu noktada
belirleyicidir. Bir kuralı izlemek, kişinin her defasında yalnızca kendi içsel
kanaatine başvurmasıyla açıklanamaz. Çünkü kişinin kurala uyduğunu düşünmesi,
gerçekten kurala uyduğunu göstermeye yetmez. Kuralın uygulanması ile kurala
uyulduğuna ilişkin öznel kanaat arasında ayrım yapılabilmesi için ortak
kullanım pratikleri ve düzeltme ölçütleri gerekir.
Bu yaklaşım metafiziksel söylem bakımından önemli sonuçlar
doğurur. Bir filozof “töz”, “öz”, “varlık” veya “zorunluluk” kavramlarına özel
bir anlam yüklediğinde, bu anlamın yalnızca kendi zihinsel sezgisine dayanması
yeterli değildir. Kavramın nasıl kullanılacağını, hangi çıkarımlara izin
verdiğini, hangi durumlarda yanlış veya uygunsuz kullanılacağını ve başka
kavramlarla nasıl ilişkilendirileceğini açıklayabilmesi gerekir.
Bu koşullar karşılandığında metafiziksel kavram, kamusal
olarak tartışılabilir bir teknik kavram hâline gelir. Karşılanmadığında ise
kavramın anlamı belirsizleşir ve farklı kişilerin aynı sözcüğü kullanırken
gerçekten aynı şeyden söz edip etmedikleri anlaşılmaz hâle gelebilir.
Bununla birlikte kamusallık, bir metafiziksel iddianın doğru
olduğunu tek başına kanıtlamaz. Ortak bir dilsel ölçüte uygun olmak, bir
ifadenin anlaşılabilir ve tartışılabilir olmasını sağlar; fakat onun gerçekliğe
ilişkin içeriğinin doğruluğunu garanti etmez. Dolayısıyla anlamlılık, kamusal
kullanılabilirlik ve doğruluk birbirinden ayrılmalıdır. Bir metafiziksel önerme
anlamlı olabilir, ancak yanlış olabilir; anlamlı olabilir, fakat
gerekçelendirilmemiş olabilir; hatta belirli bir yorum altında anlamlı olmakla
birlikte ileri sürülen ontolojik sonucu desteklemekte yetersiz kalabilir.
Bu ayrım, metafizik söylemin dilsel temellerini araştırırken
iki aşamalı bir değerlendirmeyi zorunlu kılar: Önce ifadenin hangi anlamda
kullanıldığı açıklanmalı, ardından bu anlam altında ileri sürülen iddianın
gerekçeleri değerlendirilmelidir.
4. Metafiziksel Kavramlar ve Referans Sorunu
Metafizik söylemin en önemli sorunlarından biri, kullandığı
kavramların neye gönderimde bulunduğudur. “Varlık”, “mutlak”, “zorunlu varlık”,
“saf tin” ve “sonsuzluk” gibi ifadeler, çoğu zaman deneyimlenebilir nesnelerden
daha genel veya daha soyut bir düzeyde kullanılır. Bu durum, söz konusu
kavramların anlamlı olup olmadıkları ve gerçekliğin hangi unsurlarına karşılık
geldikleri sorusunu gündeme getirir.
Burada anlam ile gönderim arasındaki ayrımı gözetmek
gerekir. Bir ifadenin anlamlı olması, onun mutlaka var olan belirli bir nesneye
gönderimde bulunduğu anlamına gelmez. Kurmaca karakterler, gerçekleşmemiş
olaylar ve varlığı tartışmalı nesneler hakkında da anlamlı ifadeler
kurulabilir. Frege'nin anlam ve gönderim ayrımı ile Russell'ın kesin
betimlemeler çözümlemesi, bu tür durumların nasıl ele alınabileceğini
göstermiştir.
Örneğin “Fransa'nın şimdiki kralı keldir” cümlesinin
dilbilgisel yapısı, sanki belirli bir kişiyi konu alıyormuş gibi görünür. Ancak
Fransa'nın günümüzde bir kralı bulunmadığı için cümlenin gönderimsel yapısı
sorunludur. Russell'ın çözümlemesi, cümlenin yüzeysel dilbilgisine dayanarak
var olmayan bir nesneyi gerçek bir özne olarak kabul etmek zorunda olmadığımızı
gösterir.
Benzer bir sorun metafiziksel ifadelerde de ortaya
çıkabilir. “Mutlak kendini gerçekleştirir” veya “Hiçlik hiçler” gibi ifadelerin
anlamlı olup olmadığı, yalnızca dilbilgisel açıdan düzgün görünmelerine
bakılarak belirlenemez. Bu ifadelerin hangi kavramları kullandığı, yüklemlerin
ne anlama geldiği, hangi çıkarımları desteklediği ve ne tür bir iddia ortaya
koyduğu açıklanmalıdır.
Bununla birlikte metafiziksel bir kavramın doğrudan
gözlemlenebilir bir nesneye gönderimde bulunmaması, onun otomatik olarak
anlamsız olduğunu göstermez. Matematiksel nesneler, teorik bilimsel varlıklar
ve modal kavramlar da gündelik gözlemin doğrudan konusu değildir. Asıl mesele,
kavramın belirli bir teorik çerçeve içerisinde açık bir işleve sahip olup
olmadığı ve ileri sürülen iddiaların gerekçelendirilebilir biçimde kurulup
kurulmadığıdır.
Dolayısıyla referans sorunu, metafiziği toptan reddetmek
için değil, metafiziksel terimlerin anlam ve gönderim iddialarını daha dikkatli
değerlendirmek için kullanılmalıdır.
5. Aşırı Genellik, Soyutlama ve Anlamlılık Sınırları
Metafizik söylemin ayırt edici özelliklerinden biri, son
derece genel kavramlarla çalışmasıdır. Doğa bilimleri çoğunlukla belirli
olayları, süreçleri ve ilişkileri araştırırken metafizik bu olayların ve
ilişkilerin en genel koşullarını sorgular. “Nedensellik nedir?”, “Zamanın
doğası nedir?”, “Bir nesnenin özdeşliği nasıl açıklanabilir?” veya “Zorunlu
varlık mümkün müdür?” gibi sorular bu genel araştırmanın örnekleridir.
Ancak genellik, kendi başına bir anlam kusuru değildir. Bir
kavramın geniş bir alana uygulanabilmesi, onun anlamsız olduğunu göstermez.
Sorun, genellik arttıkça kavramın hangi durumlarda uygulanabileceğinin ve hangi
durumlarda uygulanamayacağının belirsizleşmesidir.
Bir önerme hiçbir olasılığı dışlamıyor, hiçbir çıkarımı
sınırlamıyor ve hiçbir karşıt durumla anlamlı bir ilişki kurmuyorsa, onun
dünyaya ilişkin ne söylediğini belirlemek güçleşir. Böyle bir durumda ifade,
yüzeyde kapsamlı bir açıklama sunuyor gibi görünse de gerçekte açıklayıcı
içeriği belirsiz olabilir.
Carnap'ın metafizik eleştirisi bu noktada önem kazanır.
Carnap'a göre bazı metafizik ifadeler, dilbilgisel bakımdan düzgün
görünmelerine rağmen mantıksal ve anlamsal açıdan yeterli bir içerik
taşımayabilir. Özellikle kavramların kullanım koşulları açıklanmadığında veya
ifadeler ilkesel olarak hiçbir belirlenebilir durumla ilişkilendirilmediğinde,
ortaya bilişsel açıdan sorunlu sözde-önermeler çıkabilir.
Bununla birlikte bütün anlamlı önermelerin doğrudan gözlem
yoluyla doğrulanabilir olması gerektiği sonucu da tartışmalıdır. Mantıksal ve
matematiksel önermeler, kuramsal bilimsel iddialar ve çağdaş metafiziğin modal
önermeleri, anlamlılığın tek bir gözlem ölçütüne indirgenemeyeceğini gösterir.
Bu nedenle metafiziksel bir önermenin değerlendirilmesinde
daha kapsamlı ölçütlere ihtiyaç vardır. Önermenin kavramları tanımlanabiliyor
mu? Hangi çıkarımları destekliyor? Hangi iddialarla çelişiyor? Gerekçelendirme
biçimi nedir? Deneyimsel bilgilerle ilişkisi bulunuyor mu? Alternatif
açıklamalara karşı nasıl savunuluyor?
Bu soruların yanıtlanabilmesi, metafiziksel bir iddianın
anlamlılık ve gerekçelendirme bakımından değerlendirilmesini mümkün kılar.
Böylece anlamlılık sınırları, yalnızca deneysel doğrulama ile değil, kavramsal
açıklık, mantıksal tutarlılık, çıkarımsal işlev ve gerekçelendirme ölçütleriyle
birlikte ele alınır.
6. Dilbilgisel Biçim ile Mantıksal İçerik Arasındaki
Ayrım
Metafiziksel söylemde anlam sorunlarının ortaya çıkmasının
bir başka nedeni, dilbilgisel yapının gerçekliğin yapısını doğrudan yansıttığı
varsayımıdır. Doğal dil, farklı türden varlıkları, olayları, özellikleri ve
ilişkileri benzer cümle yapılarıyla ifade edebilir. Ancak dilbilgisel
benzerlik, bu ifadelerin aynı mantıksal yapıya sahip olduğunu göstermez.
Örneğin “Masa ağırdır” cümlesinde belirli bir nesneye bir
özellik yüklenir. “Varlık iyidir” cümlesi de benzer bir özne-yüklem yapısına
sahiptir. Ancak ikinci cümlenin ne söylediği, “varlık” sözcüğünün hangi anlamda
kullanıldığına ve “iyi” yükleminin bu bağlamda nasıl uygulanabildiğine
bağlıdır.
Yüzeysel dilbilgisi, “varlık” sözcüğünü belirli bir nesnenin
adıymış gibi düşünmeye yöneltebilir. Oysa sözcüğün bir isim olarak
kullanılabilmesi, onun mutlaka nesne türünden bir varlığa gönderimde
bulunduğunu göstermez. Bu nedenle metafiziksel düşüncenin, doğal dilin
dilbilgisel biçimlerinden hareketle gerçekliğin yapısı hakkında aceleci
sonuçlara ulaşmaması gerekir.
Carnap'ın Heidegger'in “Hiçlik hiçler” ifadesine yönelttiği
eleştiri bu sorunun klasik örneklerinden biridir. Carnap, söz konusu ifadede
“hiçlik” sözcüğünün özne konumuna yerleştirilmesini ve ona bir eylem
yüklenmesini, anlamlı bir önerme izlenimi yaratan fakat mantıksal bakımdan
sorunlu bir yapı olarak değerlendirir. Heidegger'in yaklaşımını benimseyen
yorumcular ise bu ifadenin gündelik anlamda bir nesneye özellik yüklemekten
çok, hiçlik deneyimini ve varoluşun açığa çıkışını düşünmeye yönelttiğini savunabilirler.
Bu karşıtlık, metafizik söylemin anlamlılığına ilişkin temel
bir yöntembilimsel sorunu ortaya çıkarır: Bir ifade, gündelik dilin olağan
kullanım ölçütleriyle açıklanamıyorsa bu durum onun anlamsız olduğunu mu
gösterir, yoksa farklı bir kavramsal bağlam içerisinde yorumlanmasını mı
gerektirir?
Bu sorunun yanıtı her ifade için önceden verilemez. Bazı
ifadeler gerçekten dilbilgisel biçimin yarattığı yanılsamalardan
kaynaklanabilir. Bazıları ise yeni bir teorik çerçeve içerisinde anlamlı hâle
gelebilir. Belirleyici olan, ifadenin yalnızca alışılmadık olması değil,
kavramsal işlevinin açıklanabilir ve eleştiriye açık olup olmamasıdır.
7. Wittgenstein: Dil Oyunları ve Metafiziksel Kavramların
Kullanımı
Wittgenstein'ın felsefesi, metafiziksel kavramların anlamını
değerlendirmek bakımından önemli bir yaklaşım sunar. Özellikle geç dönem
felsefesinde anlam, sözcüklerin bağımsız olarak sahip oldukları sabit bir özden
çok, dil oyunları içerisindeki kullanımlarıyla ilişkilendirilir. Bir sözcüğün
anlamını araştırmak, onun hangi pratiklerde kullanıldığına, hangi kurallarla
işlediğine ve insanların onunla ne yaptıklarına bakmayı gerektirir.
Bu yaklaşım, metafiziksel kavramların gündelik kullanım
bağlamlarından tamamen bağımsız biçimde ele alınmasının risklerini gösterir.
“Bilmek”, “inanmak”, “neden”, “aynı”, “gerçek” ve “öz” gibi kavramlar, farklı
dil oyunlarında farklı işlevler üstlenebilir. Bu işlevler göz ardı edildiğinde,
sözcüklerin bütün kullanımlarının arkasında tek ve değişmez bir öz bulunduğu
varsayımı ortaya çıkabilir.
Wittgenstein'ın aile benzerliği kavramı, özellikle “oyun”
örneğinde, bir kategoriye giren bütün örneklerin mutlaka tek bir ortak öz
paylaşması gerekmediğini gösterir. Bazı oyunlar rekabet, bazıları eğlence,
bazıları beceri, bazıları ise kurallı etkinlik olma bakımından birbirine
benzer. Bu benzerlikler kesişebilir; ancak bütün örneklerde bulunan tek bir
ortak özellik bulunmayabilir.
Bu düşünce, metafiziksel öz arayışlarına yönelik bir uyarı
olarak yorumlanabilir. Bir kavramın farklı kullanımlarının bulunması, onun
mutlaka tek bir metafiziksel özü ifade ettiğini göstermeyebilir. Bazen
kavramsal çeşitlilik, tek bir özün eksik biçimde kavranmasından değil, sözcüğün
farklı pratiklerde farklı işlevler üstlenmesinden kaynaklanır.
Bununla birlikte Wittgenstein'ın yaklaşımını, her türlü
metafizik araştırmanın anlamsız olduğu biçiminde yorumlamak doğru değildir.
Dilin kullanım koşullarını açıklığa kavuşturmak, metafiziksel sorunların bir
bölümünün kavramsal karışıklıklardan doğduğunu gösterebilir; fakat bütün
ontolojik soruların yalnızca dilsel karışıklıklara indirgenebileceğini
kendiliğinden kanıtlamaz.
Dolayısıyla Wittgenstein'ın katkısı, metafiziği peşinen
ortadan kaldırmak değil, metafiziksel iddiaların hangi dil oyunlarına
dayandığını, kavramların hangi kullanım koşullarından hareketle
genelleştirildiğini ve ortaya çıkan sorunların ne ölçüde dilsel karışıklıklardan
kaynaklandığını araştırmaktır.
8. Doğrulama, Yanlışlama ve Gerekçelendirme Sorunu
Metafizik söylemin anlamlılık sınırları tartışılırken en
önemli sorulardan biri, metafiziksel önermelerin hangi koşullarda
doğrulanabileceği veya yanlışlanabileceğidir. “Her olayın bir nedeni vardır”,
“Zihin bedenden bağımsızdır” veya “Zaman gerçekliğin temel bir boyutudur” gibi
önermeler, yalnızca sözcüklerin anlamını açıklamakla kalmaz; gerçekliğin yapısı
hakkında belirli iddialar ileri sürer.
Bu tür iddiaların değerlendirilmesi için onların ne tür
gerekçelere dayandığının ve hangi alternatifleri dışladığının belirlenmesi
gerekir. Bir iddianın hiçbir karşıt durumla ilişkilendirilememesi, onun
açıklayıcı içeriğini belirsizleştirebilir. Ancak bir iddianın doğrudan gözlemle
sınanamaması, onun otomatik olarak anlamsız olduğu anlamına gelmez.
Mantıksal pozitivizmin doğrulama ölçütü, metafiziksel
önermelerin bilişsel anlamını değerlendirmek için güçlü bir eleştiri
geliştirmiştir. Carnap ve Ayer gibi düşünürler, özellikle deneyimle hiçbir
bağlantısı bulunmayan ve analitik olarak da temellendirilemeyen ifadelerin
olgusal bilgi sunduğu iddiasına karşı çıkmışlardır.
Buna karşılık doğrulama ölçütünün katı biçimleri çeşitli
sorunlarla karşılaşır. Bilimsel teoriler çoğu zaman doğrudan gözlemlenemeyen
varlıklara başvurur ve tek bir gözlemle doğrulanıp yanlışlanamaz. Benzer
biçimde metafiziksel önermeler de bazen bilimsel bilgilerle, mantıksal
çıkarımlarla ve kavramsal çözümlemelerle birlikte değerlendirilir.
Bu nedenle metafiziksel anlamlılığı yalnızca doğrudan
gözlemsel doğrulamaya bağlamak yerine, bir iddianın hangi gerekçelendirme
düzeni içerisinde savunulduğuna bakmak daha açıklayıcıdır. Bir metafiziksel
önerme mantıksal olarak tutarlı olabilir, ancak yeterli gerekçeye sahip
olmayabilir. Bir kavram anlaşılır biçimde tanımlanabilir, fakat gerçekliğe
karşılık geldiği gösterilemeyebilir. Bir teori açıklayıcı olabilir, ancak rakip
teorilerden daha üstün olduğunu kanıtlamakta yetersiz kalabilir.
Burada üç ayrı ölçüt ortaya çıkar:
- Anlamlılık: İfadenin hangi koşullarda ve
hangi anlamda kullanıldığının belirlenebilmesi.
- Tutarlılık: İddianın kendi içinde veya bağlı
bulunduğu teoriyle açık bir çelişki taşımaması.
- Gerekçelendirme: İddianın kabul edilmesini
destekleyen yeterli nedenlerin ve argümanların bulunması.
Bu ölçütlerin birbirine indirgenmemesi gerekir. Anlamlı bir
önerme yanlış olabilir; tutarlı bir teori gerekçelendirilmemiş olabilir; güçlü
gerekçelere sahip bir iddia da yeni kanıtlar veya daha iyi argümanlar
karşısında yeniden değerlendirilmek zorunda kalabilir.
Metafizik söylemin eleştirel değerlendirilmesi, tam da bu
farklı düzeylerin korunmasına bağlıdır.
9. Metafiziksel İddiaların Söz-Edimsel Boyutu
Dil yalnızca gerçekliği betimlemek için kullanılmaz.
İnsanlar dil aracılığıyla söz verir, emir verir, soru sorar, teşekkür eder,
uyarır ve belirli koşullar altında yeni toplumsal ilişkiler kurarlar. Austin'in
söz-edim kuramı ve Searle'ün bu yaklaşımı geliştiren çalışmaları, dilsel
ifadelerin yalnızca doğru veya yanlış olabilen betimlemelerden ibaret
olmadığını göstermiştir.
Örneğin “Söz veriyorum” ifadesi, uygun koşullarda bir
yükümlülük meydana getirir. “Sizi evlendiriyorum” ifadesi, yetkili bir kişi
tarafından uygun kurumsal koşullarda kullanıldığında hukuki ve toplumsal bir
statü oluşturabilir. Bu tür ifadelerin başarısı, yalnızca sözcüklerin doğru
seçilmesine değil, konuşanın yetkisine, bağlama, ilgili kurallara ve gerekli
koşulların yerine getirilmesine bağlıdır.
Bu yaklaşım, metafizik söylemin dilsel niteliğini anlamak
bakımından da önemlidir. Metafiziksel ifadeler çoğunlukla gerçekliğin yapısı
hakkında bildirimde bulunuyormuş gibi kullanılır. Ancak bir ifadenin
dilbilgisel olarak bildirim cümlesi biçiminde olması, onun hangi tür edim
gerçekleştirdiğini tek başına belirlemez. Bir filozof tanım önerebilir,
kavramsal bir ayrım geliştirebilir, bir teoriyi savunabilir veya belirli bir
düşünme biçimini eleştirebilir.
Bu nedenle metafiziksel bir ifadenin değerlendirilmesinde,
onun yalnızca ne söylediğine değil, tartışma içerisinde hangi işlevi yerine
getirdiğine de bakılmalıdır. Bununla birlikte her metafiziksel önermeyi bir
söz-edime indirgemek de doğru değildir. Bir iddianın tartışma içerisindeki
işlevi ile gerçekliğe ilişkin doğruluk iddiası farklı sorulardır.
Söz-edim kuramının katkısı, metafiziksel ifadelerin dilsel
ve pragmatik koşullarını görünür kılmasıdır. Bir metafiziksel iddianın ileri
sürülmesi, savunulması, eleştirilmesi ve kabul edilmesi, yalnızca sözcüklerin
dizilimine değil, belirli tartışma pratiklerine ve gerekçelendirme normlarına
bağlıdır.
10. Metafiziksel Söylem ile Toplumsal Gerçekliğin
Kuruluşu
Dil ile gerçeklik arasındaki ilişki, özellikle toplumsal ve
kurumsal olgular söz konusu olduğunda daha karmaşık bir görünüm kazanır. Para,
mülkiyet, sözleşme, vatandaşlık ve evlilik gibi olgular, yalnızca fiziksel
nesnelerin veya biyolojik durumların toplamından ibaret değildir. Bu olguların
varlığı, belirli toplumsal kurallara, ortak kabullere ve statü tanımalarına
bağlıdır.
Searle'ün kurumsal gerçeklik yaklaşımı, dilsel ve toplumsal
kuralların belirli nesnelere veya kişilere statü işlevleri kazandırabildiğini
gösterir. Bir kâğıt parçasının para olarak işlev görmesi, yalnızca onun
fiziksel özellikleriyle açıklanamaz. Bu işlev, belirli bir topluluk içerisinde
kabul edilen kurallara ve kurumsal ilişkilere bağlıdır.
Bu örnekler, dilin toplumsal gerçekliklerin kurulmasındaki
rolünü ortaya koyar. Ancak buradan bütün gerçekliğin dilden ibaret olduğu veya
fiziksel dünyanın yalnızca dilsel bir inşa olduğu sonucu çıkarılamaz. Toplumsal
gerçekliklerin dilsel ve kurumsal koşullara bağlı olması ile fiziksel
gerçekliğin bütünüyle dil tarafından meydana getirildiğini ileri sürmek farklı
iddialardır.
Metafizik söylem bu ayrımı inceleyebilir. Örneğin toplumsal
bir statünün ontolojik niteliğini, kurumsal kuralların varlık koşullarını veya
fiziksel nesnelerle toplumsal olgular arasındaki ilişkiyi araştırabilir. Ancak
bu araştırmayı gerçekleştirirken dilin kurucu rolü ile dilin dışında var
olabilecek koşullar arasındaki ayrımı açık tutması gerekir.
Bu noktada metafiziğin dilsel temelleri, onun gerçekliğe
ilişkin iddialarını sınırlandıran bir engel olmaktan çok, farklı gerçeklik
türlerinin nasıl açıklanabileceğini belirleyen yöntemsel bir çerçeve sağlar.
11. Metafiziksel Söylemin Tarihselliği ve Kavramsal
Dönüşüm
Metafiziksel kavramlar tarih boyunca sabit ve değişmez
anlamlarla kullanılmamıştır. Varlık, töz, öz, neden, zaman ve zorunluluk gibi
kavramlar, farklı düşünürlerin teorilerinde farklı işlevler kazanmıştır.
Aristoteles'in töz anlayışı, Descartes'ın zihin ve madde ayrımı, Spinoza'nın
tek töz öğretisi, Kant'ın deneyimin sınırlarına ilişkin çözümlemesi ve çağdaş
analitik metafiziğin modal kavramları, aynı kavramsal mirasın farklı biçimlerde
yeniden düzenlenmesine örnektir.
Bu tarihsel dönüşüm, metafiziğin kendi kavramlarını
eleştirel biçimde gözden geçirebildiğini gösterir. Bir kavramın anlamı yeni
teoriler içerisinde değişebilir; eski ayrımlar terk edilebilir; daha önce
belirsiz olan kavramlar daha açık biçimde tanımlanabilir. Bu süreç, metafiziğin
yalnızca değişmeyen ilkeleri tekrar eden kapalı bir söylem olmadığını gösterir.
Bununla birlikte kavramsal değişimin kendisi, metafiziksel
iddiaların doğru veya yanlış olduğunu belirlemez. Bir kavramın tarihsel olarak
değişmesi, onun yalnızca dilsel bir kurgu olduğunu kanıtlamaz. Aynı şekilde bir
kavramın uzun süre kullanılması da onun gerçekliğin değişmez bir unsurunu
temsil ettiğini göstermez.
Tarihsel çözümleme, kavramların hangi sorunlara yanıt olarak
ortaya çıktığını, hangi varsayımları taşıdığını ve hangi eleştiriler sonucunda
dönüştüğünü anlamayı sağlar. Böylece metafiziksel söylemin anlamı, yalnızca tek
tek cümlelerin dilbilgisel biçiminde değil, kavramların tarihsel
kullanımlarında ve teoriler arasındaki ilişkilerde de araştırılır.
Metafiziğin dilsel temellerini incelemek bu nedenle hem
eşzamanlı hem de tarihsel bir yaklaşım gerektirir. Eşzamanlı inceleme, bir
kavramın belirli bir teoride nasıl kullanıldığını açıklarken tarihsel inceleme,
aynı kavramın farklı dönemlerde nasıl değiştiğini ve yeni anlamlar kazandığını
ortaya koyar.
12. Çağdaş Analitik Metafizik ve Anlamlılık Ölçütlerinin
Genişlemesi
Metafizik söyleme yönelik eleştiriler, metafiziğin bütün
biçimlerinin anlamsız olduğu sonucunu zorunlu olarak doğurmamıştır. Yirminci
yüzyılın ikinci yarısında analitik metafiziğin yeniden gelişmesi, ontolojik
soruların daha açık kavramlarla, daha sistematik argümanlarla ve mantıksal
araçlarla ele alınabileceğini göstermiştir.
Saul Kripke'nin zorunluluk, özdeşlik ve a posteriori bilgi
üzerine çalışmaları, zorunlu doğruların yalnızca kavramsal çözümlemelerden veya
deneyimden bağımsız ilkelerden ibaret olmadığını tartışmaya açmıştır. Örneğin
“Su H₂O'dur” önermesi, Kripke'nin yaklaşımında, bilimsel keşifle bilinen ve
modal açıdan zorunlu kabul edilen bir özdeşlik örneği olarak ele alınır. Bu
yaklaşım, zorunluluk ile deneyimden bağımsızlık arasında basit bir özdeşlik
kurulamayacağını gösterir.
Benzer biçimde çağdaş modal metafizik, mümkün dünyalar,
özsel özellikler ve karşıolgusal koşullar gibi kavramları daha sistematik
biçimde değerlendirmeye çalışmıştır. Bu tür araştırmalar, metafiziksel
iddiaların yalnızca belirsiz sezgilere dayanmak zorunda olmadığını; kavramsal
ayrımların açıkça kurulması ve argümanların mantıksal sonuçlarının incelenmesi
yoluyla daha denetlenebilir hâle getirilebileceğini göstermektedir.
Ancak bu gelişmeler metafiziğin bütün sorunlarını çözdüğü
anlamına gelmez. Mümkün dünyaların ontolojik statüsü, özsel özelliklerin nasıl
belirleneceği ve modal iddiaların ne ölçüde gerekçelendirilebileceği gibi
konular hâlâ tartışmalıdır.
Çağdaş analitik metafiziğin önemi, metafiziksel söylemin
eleştiriden muaf olduğunu göstermek değil, anlamlılık ve gerekçelendirme
ölçütlerinin yalnızca doğrudan gözlemsel doğrulamaya indirgenemeyeceğini ortaya
koymaktır. Metafiziksel bir iddia, açık kavramsal ayrımlar, tutarlı argümanlar
ve ilgili bilimsel veya mantıksal bilgilerle desteklenebildiği ölçüde daha
güçlü bir felsefi konuma sahip olur.
Dolayısıyla çağdaş metafizik, dil felsefesinin
eleştirilerine karşı yalnızca geleneksel kavramları savunmakla yetinmemeli;
kullandığı kavramların anlamını, iddialarının gerekçelerini ve teorilerinin
açıklayıcı gücünü açık biçimde ortaya koymalıdır.
13. Metafizik Söylemin Anlamlılık Sınırlarını Belirlemek
Buraya kadar ele alınan yaklaşımlar, metafiziksel söylemin
anlamlılığını tek bir ölçüte indirgemek yerine birbiriyle ilişkili birkaç soru
üzerinden değerlendirmek gerektiğini göstermektedir.
İlk olarak, metafiziksel ifadenin kavramsal içeriği
belirlenebilmelidir. “Varlık”, “öz”, “zorunluluk” veya “mutlak” gibi terimlerin
hangi anlamda kullanıldığı açıklanmadığında, ifadenin ne ileri sürdüğünü ve
hangi iddialarla karşıtlık oluşturduğunu belirlemek güçleşir.
İkinci olarak, ifade mantıksal açıdan incelenebilmelidir.
Dilbilgisel olarak düzgün bir cümle kurmak, anlamlı bir önerme oluşturmak için
yeterli değildir. Kullanılan kavramlar arasında tutarlı ilişkiler bulunmalı ve
çıkarımların hangi varsayımlara dayandığı açıklanmalıdır.
Üçüncü olarak, iddianın gerekçelendirme koşulları
belirlenmelidir. Bir metafiziksel önerme hangi argümanlarla desteklenmektedir?
Hangi alternatif açıklamalarla karşılaştırılabilir? Bilimsel bilgilerle
ilişkisi nedir? İddianın kabul edilmesini gerektiren nedenler nelerdir?
Dördüncü olarak, metafiziksel söylemin kendi kavramlarını
nasıl kullandığı ve bunları hangi dilsel pratiklerden hareketle genelleştirdiği
incelenmelidir. Bir kavramın gündelik kullanımından teknik kullanıma geçişi
açıklanmadan, bu iki kullanım arasındaki süreklilik veya kopuş hakkında kesin
bir sonuca ulaşmak güçtür.
Beşinci olarak, bir iddianın anlamlılığı ile doğruluğu
birbirinden ayrılmalıdır. Bir ifadenin anlamlı olması, onun gerçekliği doğru
biçimde betimlediğini göstermez. Bununla birlikte bir ifadenin mevcut gözlem
yöntemleriyle doğrulanamaması da tek başına anlamsız olduğunu kanıtlamaz.
Son olarak, metafiziksel söylemin tarihsel ve kuramsal
bağlamı dikkate alınmalıdır. Bir ifade, belirli bir teorik sistem içerisinde
açık bir işleve sahip olabilir; ancak o sistemin temel varsayımları
sorgulandığında ifadenin gerekçelendirilmesi de yeniden değerlendirilmek
zorunda kalabilir.
Bu ölçütler birlikte ele alındığında metafizik söylemin
anlamlılık sınırları, yalnızca dilbilgisi veya deneysel doğrulama üzerinden
değil; kavramsal açıklık, kamusal kullanılabilirlik, mantıksal tutarlılık,
gerekçelendirme ve teorik açıklama gücü üzerinden belirlenebilir.
Sonuç
Metafizik söylemin dilsel temellerini araştırmak,
metafiziğin yalnızca hangi varlıkları veya ilkeleri konu edindiğini değil, bu
konuya ilişkin iddialarını nasıl kurduğunu ve hangi koşullarda anlamlı biçimde
ileri sürebildiğini de sorgulamayı gerektirir. Metafizik, varlık, öz, töz,
neden, zaman, zorunluluk ve olanak gibi kavramlar aracılığıyla gerçekliğin en
genel yapısını araştırır. Ancak bu araştırma, kavramların anlamlarını ve
aralarındaki ilişkileri mümkün kılan ortak dilsel pratiklerden bağımsız olarak gerçekleştirilemez.
Dil, metafiziksel düşüncenin ifade edilmesini, kavramların
paylaşılmasını, kuralların izlenmesini ve iddiaların kamusal biçimde
tartışılmasını mümkün kılan temel zemindir. Metafizik ise bu zemin içerisinde
ortaya çıkan, mevcut kavramları yeniden düzenleyen ve gerçekliğin yapısı
hakkında sistematik iddialar geliştiren teorik bir söylemdir. Bu nedenle
metafiziğin dilsel olması ile dilin kendisi olması arasında temel bir ayrım
bulunur. Metafizik dil kullanır; fakat dilin kendisi değildir.
Bununla birlikte dilin metafiziksel düşünce için kurucu bir
koşul oluşturması, metafiziksel iddiaların yalnızca dilin ürünü olduğu veya
gerçekliğin bütünüyle dil tarafından meydana getirildiği anlamına gelmez.
Dilsel anlamın kamusal ve kurallı olması, bir iddianın anlaşılabilirliğini
sağlar; ancak o iddianın ontolojik doğruluğunu tek başına kanıtlamaz. Aynı
şekilde bir kavramın gözlemlenebilir bir nesneye doğrudan gönderimde
bulunmaması da onun otomatik olarak anlamsız olduğu sonucunu doğurmaz.
Bu noktada metafizik söylemin temel sorunu, soyut kavramlar
kullanması değil, bu kavramların anlam ve gerekçelendirme koşullarını açıklayıp
açıklayamadığıdır. Metafiziksel bir iddia, dilbilgisel olarak düzgün kurulmuş
olsa bile kavramsal açıdan belirsiz olabilir. Bir teori kendi içinde tutarlı
olduğu hâlde gerçekliğe ilişkin iddialarını yeterince gerekçelendiremeyebilir.
Buna karşılık bazı metafiziksel araştırmalar, açık tanımlar, tutarlı argümanlar
ve bilimsel bilgilerle ilişkileri sayesinde anlamlı ve felsefi açıdan verimli
olabilir.
Wittgenstein'ın dil oyunları ve kural izleme yaklaşımı,
metafiziksel kavramların ortak kullanım koşullarından bağımsız biçimde
değerlendirilemeyeceğini gösterir. Carnap'ın eleştirisi, dilbilgisel biçimin
tek başına anlamlılık için yeterli olmadığını ortaya koyar. Austin ve Searle'ün
söz-edim yaklaşımları, dilin yalnızca betimleyici değil, aynı zamanda toplumsal
gerçekliklerin kuruluşunda etkili bir pratik olduğunu gösterir. Kripke ve
çağdaş analitik metafizik ise metafiziksel iddiaların belirli koşullarda sistematik
ve gerekçelendirilebilir biçimde geliştirilebileceğini ortaya koyar.
Bu yaklaşımlar bir arada düşünüldüğünde metafizik söylemin
değerlendirilmesi için ne koşulsuz bir kabul ne de genel bir anlamsızlık hükmü
yeterlidir. Gerekli olan, metafiziksel ifadelerin hangi anlamda kullanıldığını,
hangi çıkarımlara izin verdiğini, hangi gerekçelerle savunulduğunu ve
gerçekliğe ilişkin iddialarının ne ölçüde açıklanabilir olduğunu inceleyen
eleştirel bir yöntemdir.
Sonuç olarak metafizik söylemin dilsel temelleri, onun hem
imkânını hem de sınırlarını belirler. Dil, metafiziksel düşüncenin kurulmasını
ve kamusal olarak tartışılmasını mümkün kılarken metafizik, dilin sağladığı
kavramsal imkânları kullanarak gerçekliğin en genel yapısını sorgular. Ancak bu
sorgulamanın meşruiyeti, yalnızca kavramların kullanılmasına değil, onların
anlamlarının açıklanmasına ve ileri sürülen iddiaların gerekçelendirilmesine
bağlıdır.
Bu nedenle çalışmanın temel sonucu şu biçimde ifade
edilebilir: Metafizik dilsel bir söylemdir; fakat dilin kendisi değildir.
Metafiziksel söylemin anlamlılığı ise yalnızca dilsel olarak kurulabilmesine
değil, kavramlarının açıklığına, kullanımının kamusal ölçütlere dayanmasına ve
iddialarının tutarlı ve gerekçelendirilebilir olmasına bağlıdır.
Metafizik söylemin sınırlarını belirlemek, böylece
metafiziği bütünüyle reddetmekten çok, onun hangi koşullarda anlamlı bir
gerçeklik araştırması olarak sürdürülebileceğini ortaya koymak anlamına gelir.