26 Nisan 2026 Pazar

STRAWSON'IN ÖNEMLİ BİR MAKALESİ (TAM METİN): TOPLUMSAL AHLAK VE BİREYSEL İDEAL

 


TOPLUMSAL AHLAK VE BİREYSEL İDEAL

 

P. F. STRAWSON

 

İnsanlar kendilerine ideal yaşam biçimlerine dair tasvirler (resimler) yaparlar. Bu tasvirler çeşitlidir ve birbirleriyle keskin karşıtlık içinde olabilir; aynı birey, farklı zamanlarda farklı ve keskin bir şekilde çelişen tasvirler tarafından büyülenebilir. Bir zaman ona, şöyle ya da böyle yaşaması gerektiği – hatta bir insanın böyle yaşaması gerektiği – düşüncesini verebilir; başka bir zamanda, gerçekten tatmin edici tek yaşam biçiminin, birincisiyle bağdaşmayan, tamamen farklı bir şey olduğunu düşünebilir. Bu şekilde, onun bakış açısı, yalnızca hayatının farklı dönemlerinde değil, günden güne, hatta saatten saate kökten değişebilir. Bu bakış açısı birçok değişkenin bir fonksiyonudur: yaş, deneyimler, içinde bulunulan çevre, o sırada okumakta olduğu kitaplar, mevcut fiziksel durum bunlardan sadece birkaçıdır. Farklı zamanlarda her biri eşsiz derecede tatmin edici olarak kendini gösterebilecek yaşam tarzlarına gelince, bunların çeşitliliği ve karşıtlığı konusunda hiçbir şüphe olamaz. Kendini silerek göreve veya başkalarının hizmetine adama fikirleri; kişisel onur ve büyüklük fikirleri; çilecilik, tefekkür, inziva fikirleri; eylem, egemenlik ve güç fikirleri; "zarif bir lüks duygusunun" geliştirilmesi fikri; basit insan dayanışması ve işbirliği çabası fikri; toplumsal varoluşun incelikli karmaşıklığı fikri; doğal şeylerle sürekli korunan ve yenilenen bir yakınlık duygusu fikri – bu fikirlerin her biri ve daha birçoğu, kişisel bir idealin özünü ve maddesini oluşturabilir. Bazı zamanlarda böyle bir tasvir sadece çekici veya cezbedici olarak görünebilir; diğer zamanlarda ise daha güçlü bir ışıkta, belki de içinde bulunduğumuz duruma karşı tek sağlıklı veya soylu insani tepkinin bir tasviri olarak sunulabilir. "Hayatın asaleti bunu yapmaktır" veya bazen "hayatın sağlıklı olması bunu yapmaktır": bu tür tasvirlerin kendilerini sunduğu parolalar (devices) bunlar olabilir.

 

Bu çoklu tasvirler tasvirine karşı veya onu hafifletmek için iki tamamen farklı şey ileri sürülebilir. Birincisi, görünüşte çatışan birçok tasvirin aslında tek bir tasvirin farklı parçaları veya farklı bakışları olduğu, yanıltıcı bir şekilde geçici olarak öne çıktıkları söylenebilir; bu ikincisi ise, her tanrıya hakkının verildiği ve çatışmanın dikkatli bir düzenleme ve parçanın parçaya uygun şekilde tabi kılınmasıyla önlendiği, en sakin saatlerimizin bileşik ideal tasviridir. Ve bazı istisnai bireylerin, tam da böyle uyumlu bir karmaşıklık sergileyen ideal tasvirler geliştirdikleri doğru olabilir. Bunun, bazen iddia ettiğimizden daha nadir olduğuna inanıyorum; ancak her halükarda, bu durumu betimlemek, bahsettiğim durumu yeniden betimlemek değil, farklı bir durumu betimlemek olur.

 

Diğer hafifletici nokta daha fazla ağırlığa sahiptir. Bu nokta, etik hayal gücümüze şu veya bu anda ne kadar büyük bir tasvir çeşitliliği hakim olursa olsun, bireysel hayatlarımızın, gerçekte, karşılaştırılabilir bir iç çeşitlilik sergilemediğidir. Gerçekten de bunu yapmaları pek mümkün değildir. Tutarlılığa yaklaşan, az çok istikrarsız bir denge, genellikle tek bir kişinin karar ve eylemlerinin örüntüsünde tespit edilebilir. Pratik etkililik açısından, hatta belki de bunlardan birini pratikte baskın olan ilan etmek için, onun ideal tasvirlerini sıralamak için, tabiri caizse, ampirik gerekçeler vardır. Bu noktayı kabul edeceğim. Bunu abartmanın kolay olduğunu düşünüyorum; tanıdığımızı söylediğimiz kişilerin kişiliklerinin birliğini, aslında onları yalnızca bir veya iki belirli bağlamda tanıdığımız halde abartmak kolaydır; birbirimize dair sadece kısmen ampirik olan tasvirlerimize uymayan her şeyi evreler veya hevesler olarak geçiştirmek kolaydır. Ancak bu konuda durmayacağım. Üzerinde duracağım şey, tam olarak, birçok insanın sahip olduğu, farklı zamanlarda hayal güçleriyle kendilerini hayatın amaçlarına dair farklı ve çelişen görüşlerle özdeşleştirme eğilimidir; bu görüşler gerçek davranışlarında en cılız ifadeyi bulsa ve daha fazla ifade bulsalar en yıkıcı kişisel devrimleri gerektirse bile.

 

Birçok insanı ilgilendiren bu olgu (kısmen, diğer şeylerin yanı sıra, roman, biyografi, tarih okumanın muazzam çekiciliğini açıklayan bir olgu) – bu olgu, diyorum ki, önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bir sonuç şudur: Bir kişinin sözlerinde veya eylemlerinde bir yaşam biçiminin ideal bir tasvirine çarpıcı bir ifade verildiğinde, bu ifade, kendi yaşam örüntüleri ifade edilen tasvire uymaktan mümkün olduğunca uzak olan kişilerde en canlı sempati tepkisini uyandırabilir. Tek bir hayatın, bireysel hayal gücünü bir anda veya başka bir anda cezbedebilecek veya büyüleyebilecek tüm ideal tasvirleri gerçekleştirmesi gerçekten imkansızdır. Ancak bir hayata sahip olan kişi, tam bir pratik tutarlılıkla, onun çelişen tasvirlerinin tümünün farklı hayatlarda gerçekleşmesini arzulayabilir. Bir tasvire en istikrarlı bağlılık, diğer ve bağdaşmaz tasvirlerin de kendi istikrarlı bağlılarına sahip olmasına yönelik en güçlü arzuyla bir arada var olabilir. Böyle bir arzuya sahip olan biri için, ideal yaşam örüntüsünün herkes için aynı olması gerektiği yönündeki herhangi bir doktrin dayanılmazdır; benim için olduğu gibi. Pozisyonu az önce ifade etme şeklim, onun pratik tutarlılığını olduğundan daha basit gösteriyor. Farklı ideal tasvirler arasındaki çatışmadan, bunların gerçekleşmesini farklı hayatlara yayarak basitçe kaçınmak mümkün değildir. Nitekim farklı hayatlar birbiriyle etkileşir ve kişinin kendi hayatı da bunlardan biridir; ve etkileşim alanlarında çatışma olabilir. Kişi bunu memnuniyetle karşılamak zorunda değildir, karşılayabilse de; bu sadece, amaçların peşinde koşmada bu tür bir çeşitlilik arzusunun gerçekleşmesine fiilen eşlik eden bir şeydir. Aynı şekilde, kişi, her iki tarafın da var olmasını arzulamış ve her iki tarafa da bir miktar sempati duymuş olduğu için, bir çatışmada bir tarafı tutmaktan alıkonulmuş değildir.

 

Şimdiye kadar bahsettiğim şeyin etik alanına girdiğine hiç şüphe olmadığını düşünüyorum. İnsanlar için en büyük öneme sahip olan seçim ve kararları yönetebilecek türden değerlendirmelerden bahsettim. Ancak bunun ahlak alanına girip girmediği sorgulanabilir. Belki ahlak alanı bunun içine girmektedir. Ya da belki aralarında bu kadar basit kapsama ilişkileri yoktur. Bu soruya daha sonra döneceğim. Önce bu etik alan hakkında biraz daha fazla şey söylemek istiyorum. Bu alan, aynı zamanda, birbiriyle bağdaşmayan doğruların (truths) olduğu bir alan olarak da karakterize edilebilir. Yani, etik hayal gücünü, bahsettiğim ideal tasvirlerin onu esir alabileceği şekilde esir alabilen birçok derin genel söz vardır. Bunlar genellikle insan ve dünya hakkında betimleyici genel sözler biçimini alır. Metafizik bir sisteme dahil edilebilir veya dini ya da tarihsel bir mitte dramatikleştirilebilir. Ya da (birçoğu için en ikna edici biçimleriyle) izole edilmiş sözler olarak var olabilirler; öyle ki, Fransa'da bu konuda bütün bir edebiyat vardır, özdeyiş (maxim) edebiyatı. Örnek vermeyeceğim ama isimler anacağım. Pascal veya Flaubert, Nietzsche veya Goethe, Shakespeare veya Tolstoy okumak, bu derin doğrularla karşılaşmadan olmaz. Soğukkanlı analitik bir zihin çerçevesinde, derin doğruluk kavramının tamamıyla alay etmek kesinlikle mümkündür; ancak bunu yaparsak, hafif bir kötü niyetle suçlu oluruz. Zira çoğumuzda etik hayal gücü, insana dair bu tasvirler karşısında defalarca boyun eğer ve bize hükmettikleri sırada onları tam da doğrular (truths) olarak nitelendirmeyi arzularız. Ancak bu doğrular, daha önce bahsettiğim ideal tasvirlerle aynı türden bir karşılıklı ilişkiye sahiptir. Nitekim bir türdeki tasvirler, diğer türdeki tasvirleri yansıtır ve onlar tarafından yansıtılır. Hayal gücümüzü aynı şekilde esir alırlar. Dolayısıyla, bu tasvirlerden hareketle tutarlı bir bileşik tasvir oluşturabileceğimizi varsaymak ne kadar beyhudeyse, bu doğruları, karakterlerini bozmadan tutarlı bir doğrular bütünü içinde sistemleştirebileceğimizi düşünmek de o kadar beyhudedir. Bu, etik alanının, doğruların var olduğu ancak hiçbir doğrunun (tek bir doğrunun) olmadığı alan olduğu söylenerek ifade edilebilir; veya başka bir deyişle, hayatı sıkıca ve bütünüyle görme buyruğunun saçma olduğu, çünkü her ikisini birden yapmanın mümkün olmadığı söylenebilir.

 

Örnek vermeyeceğimi söylemiştim, ancak neredeyse çağdaş bir örneğe değineceğim. Birçoğu, Russell ile Lawrence arasındaki kaydedilmiş karşılaşmayı, sempati kurma girişimini ve onu bulmadaki başarısızlığı hatırlayacaktır. Bu başarısızlık şu sözlerle kaydedilmiştir: "Söylediklerinde bir şeyler olabileceğini düşündüm ama sonunda hiçbir şey olmadığını gördüm" – bir taraftan; ve "matematiğe geri dön, orada biraz iyilik yapabilirsin; insan varlıkları hakkında konuşmayı bırak" – diğer taraftan. Çatışma, iki bağdaşmaz insan görüşü, iki bağdaşmaz tutum arasında bir çatışmaydı. İkisine de aşina olan izleyici şunu söyleyebilir: Russell haklı; doğruyu söylüyor; medeniyetin sözcüsü odur. Aynı zamanda şunu da söyleyebilir: Lawrence haklı; doğruyu söylüyor; hayatın sözcüsü odur. Mesele şu ki, her ikisini de söyleyebilir. Çatışan iki tutumun bir uzlaşmasını ummak saçma olurdu. İkisinin de çatışma içinde var olmasını arzulamak saçma değildir. **Etik alanı, öyleyse, bir insan hayatının veya insan hayatının farklı, kesinlikle bağdaşmaz ve muhtemelen pratikte çatışan ideal tasvirlerinin veya resimlerinin alanıdır; ve bu alan, bu tür bağdaşmaz tasvirlerin birçoğunun, kuşkusuz pratikte olmasa da en azından hayali bağlılığını tek bir kişinin sağlayabildiği bir alandır. Dahası, bu ifadenin kendisi, yalnızca olanın bir betimlemesi olarak değil, aynı zamanda değerlendirici çeşitliliğin olumlu bir değerlendirmesi olarak da görülebilir. Bu çeşitlilikteki herhangi bir azalma, insani sahneyi fakirleştirir. Çatışan tasvirlerin çokluğu, kişinin insana dair kendi tasvirlerinden birinin temel unsurudur.**

 

Şimdi, etik alanı ile ahlak alanı arasındaki ilişkiler nelerdir? İkincisine dair yaygın olarak kabul gören bir açıklama, bir topluluk veya sınıf içinde evrensel olarak uygulanan, insan davranışını yöneten kurallar veya ilkeler fikri terimleriyle yapılır. Sınıf, çeşitli şekillerde, belirli bir toplumsal grup, bir bütün olarak insan türü veya hatta tüm ussal varlıklar sınıfı olarak düşünülebilir. İdeal çeşitliliği ve kural ortaklığı şeklindeki bu karşıt kavrayışların birbiriyle nasıl ilişkili olduğu açık değildir; ve aslında, bence, ilişki karmaşıktır. Bu fikirleri uyumlu hale getirmenin bir yolu aşağıdaki gibi olabilir. Bu yol son derece kaba ve yetersizdir, ancak bir başlangıç noktası olarak hizmet edebilir. Bahsettiğim ideal tasvirlerin çoğunun, olmasa bile birçoğunun, gerçekleşmeleri için bir tür toplumsal örgütlenme biçiminin varlığını talep ettiği açıktır. Bu talep, değişen derecelerde mantıksal veya ampiriktir. Bazı idealler yalnızca karmaşık bir toplumsal bağlamda ve hatta belirli bir tür karmaşık toplumsal bağlamda anlamlıdır. Diğer bazı idealler için ise, bir tür karmaşık toplumsal örgütlenme, idealin herhangi bir tam veya tatmin edici şekilde gerçekleşmesi için pratik olarak gerekli bir koşul gibi görünmektedir. Şimdi, herhangi bir toplumsal örgütlenme biçiminin, herhangi bir insan topluluğunun varlığının bir koşulu, üyelerinin davranışlarına ilişkin belirli beklentilerin oldukça düzenli bir şekilde karşılanmasıdır: bazı görevlerin yerine getirilmesi, bazı yükümlülüklerin tanınması, bazı kurallara uyulması gerektiği söylenebilir. Ahlak alanını buraya yerleştirerek işe başlayabiliriz. Ahlak alanı, öyle bir kurala uyma alanıdır ki, bu tür kurallardan oluşan bir setin varlığı, bir toplumun varlığının bir koşuludur. Bu, ahlakın asgari bir yorumudur. Onu, tam anlamıyla bir tür kamusal fayda (public convenience) olarak adlandırılabilecek şey olarak temsil eder: önemli olan her şeyin (everything that matters) koşulu olarak birincil öneme sahiptir, ancak yalnızca önemli olan her şeyin koşulu olarak, kendinde önemli olan bir şey olarak değil.

 

Ahlakın bu asgari kavrayışında kayda değer bir erdem görmeye eğilimliyim. Bununla, onun gerçekten veya neredeyse yeterli bir kavrayış olduğunu değil, sadece yararlı bir analitik fikir olduğunu kastediyorum. Bunun yeterli bir kavrayış olduğunu iddia etmeye itirazlar olurdu. Bir itiraz, basitçe, sonuçta, ahlaklı olmanın kendinde önemli olan bir şey olduğu, bu tür bazı kurallara uymanın ideal yaşam biçimlerine yaklaşmanın dolaylı bir koşulu olduğu bir durumda, kurallara uyma meselesinden ibaret olmadığı söylenerek ifade edilebilir. Bu itirazda çok şey var. Ancak bu, ahlakın asgari fikrini kullanmaya yönelik bir itiraz değildir. Örneğin, bir yanda insana dair ideal tasvirler ile diğer yanda toplumsal örgütlenmenin kural-gerekleri arasında karmaşık bir karşılıklı etkileşim olduğunu ve kişinin sıradan ve belirsiz ahlak kavrayışının bu etkileşimin ürünü olduğunu tartışabiliriz. Bu, asgari ahlak fikrini, sıradan fikir hakkında daha net bir şeyler elde etmek için kullanmanın bir yolu olurdu – doğru yol olduğunu söylemiyorum. Bu soruya da daha sonra döneceğim.

 

Bu arada, dikkate alınması gereken başka bir itiraz daha var. Bence onda da bir şeyler var, ancak içindeki şey hiç de doğrudan değil. Ahlaki kuralların evrensel uygulanabilirliği fikriyle ilgilidir. Fikir şudur: Bir ahlaki kuralın, en azından tüm insanlara her ne olursa olsun uygulandığı şeklinde görülmesi zorunlu bir gerekliliktir. Ahlaki davranış, insanlardan sırf insan oldukları için talep edilendir. Ancak, birbirinden çok farklı kural setlerine uyma ile bir arada tutulan farklı toplumları kolayca hayal edebilir ve hatta bulabiliriz. Dahası, tüm üyelerine aynı talepleri yapmayan, aksine toplum içindeki farklı sınıf veya gruplara çok farklı talepler yapan tek bir toplumu, bir kural seti tarafından bir arada tutulurken bulabilir veya hayal edebiliriz. Bir topluma tutarlılık kazandıran kuralların bu sınırlı ve kesimsel (sectional) karaktere sahip olduğu kabul edildiği ölçüde, bu itirazın anlamında, bunlar ahlaki kurallar olarak görülemez. Ancak bir topluma tutarlılık kazandıran kurallar, kabul edilsin ya da edilmesin, iyi ki bu karaktere sahip olabilir. Bu nedenle, gerçek ahlaklılığı ahlakın asgari kavrayışı dediğim şey terimleriyle açıklama olasılığı zayıftır. Şimdi, bu itirazın ilkesini kabul etmek ve daha sonra onu biçimsel bir manevrayla karşılamak mümkündür. Böylece, Samoa büyücü doktorlarının (witch-doctors) mesleki davranışlarını yöneten bir kuralın, genel özellikleri Samoa toplumununkiler olan bir toplumun üyesi büyücü doktorlar olmaları koşuluyla tüm insanlar için geçerli olduğu söylenebilir. Ya da, on yaşındaki çocuklar için geçerli olduğu düşünülebilecek bir kuralın, yani ev işlerinde ebeveynlerine itaat etmeleri gerektiği kuralının, on yaşında çocuk olmaları koşuluyla, istisnasız tüm insanlar için geçerli olduğu temsil edilebilir. Açıkçası, bu manevrada belirli bir beyhudelik vardır ve aynı derecede açıktır ki, onu gerçekleştirme zorunluluğu yoktur. Ahlaki kurallar fikrini, insanlar için sırf insan oldukları için evrensel olarak bağlayıcı olan kurallar olarak basitçe bir kenara bırakabiliriz. Ya da bu fikirde bir şeyler olsa da, onu belirli toplumlardaki belirli durumlarda insanların ne yapmaları gerektiği sorusuna doğrudan ve ayrıntılı olarak uygulamaya çalışmanın saçma olduğunu söyleyebiliriz. Ve bu noktada, (kendisinin de tamamen tatmin edici olduğunu düşünmesek bile) olası bir manevra olarak not etmemiz gereken başka bir manevraya meyledebiliriz. İlgili evrensel olarak uygulanabilir ve dolayısıyla ahlaki kuralın, bir insanın belirli bir toplumdaki belirli bir durumda kendisine uygulanan kurallara uyması gerektiği olduğunu söylemeye meyledebiliriz. Burada evrensellik, bir düzey yukarı çıkarak elde edilir. Bir insan, toplumundaki konumunun görevlerini yerine getirmelidir. Bu, belirsiz sayıda topluma ve bunların içindeki konumlara olanak tanır; ve evrensel kuralı gerçek anlamda ahlaki bir kural olarak gördüğümüz ölçüde, gerçek ahlaklılığın en azından bir kısmını, ahlakın asgari toplumsal yorumu dediğim şeye dayanan ve onu varsayan bir şey olarak görmemize de izin vermiş gibi görünür.

 

Şimdilik, bu asgari fikre yöneltilen itirazlar yeterlidir. Bazı erdemlerini sıralayayım. Öncelikle, bu asgari yorumun fiilen ne olduğu konusunda daha açık olmalıyız. Temel fikir, bir bireye, sırf söz konusu topluma üyeliği, içinde işgal ettiği belirli bir konum veya diğer üyeleriyle içinde bulunduğu belirli bir ilişki nedeniyle yöneltilen, toplumsal olarak onaylanmış (socially sanctioned) bir talep fikridir. Bu bağlamda kurallardan bahsettim; ve kastettiğim kurallar, bu türden taleplerin basitçe genelleştirilmiş ifadeleri olurdu. Temel fikir için kullandığım formül bilinçli olarak esnektir, toplum ve toplumsal onaylama kavramları bilinçli olarak belirsizdir. Bu esneklik, toplumsal örgütlenme ve toplumsal ilişkilerin karmaşıklığını adaletli bir şekilde değerlendirmek için gereklidir. Örneğin, kendimizi, bazıları diğerlerinin içine giren birçok farklı toplumsal grubun veya topluluğun üyesi olarak görebiliriz; ya da bir grubun içindeki konumu nedeniyle bir üyesine yöneltilen bir talebin toplumsal onaylanmasından bahsettiğimde, bu talebin toplumsal onaylanmasının bazen yalnızca söz konusu sınırlı grup içinde ortaya çıktığını, bazen de bu sınırlı grubu içeren daha geniş bir grup içinde de ortaya çıktığını düşünebiliriz. Bir toplumdaki bir konum, tabiri caizse, toplum içinde bir konum olabilir de olmayabilir de. Bu nedenle, bir aile içindeki bir konum, o konumu elinde bulundurana, genellikle hem aile içinde hem de ailenin dahil olduğu daha geniş bir grup veya gruplar içinde tanınan bazı talepler doğurur. Aynı şey bir mesleğe veya hatta bir meslek birliğine üyelik için de geçerli olabilir. Öte yandan, belirli sınıf veya kast ahlaklarının taleplerinden bazıları, sınırlı sınıfın üyelerinin de ait olduğu daha geniş toplumsal gruplaşmalardan çok az veya hiç dış destek almaz. Ya da, samimi bir kişisel ilişkinin iç ahlakı olarak adlandırılabilecek şey, ilişkinin kendisi kadar özel olabilir. Ahlaka bu yaklaşım için iddia edeceğim erdemlerden biri, tam olarak, alışılageldik şekilde kullandığımız ancak ahlak felsefesinde ihmal edilme eğiliminde olan birçok kavrama kolayca yer açmasıdır. Bu şekilde tıp etiğinden, askeri bir kastın onur kodundan, burjuva ahlakından ve işçi sınıfı ahlakından bahsederiz. Bu tür fikirler, ahlakı, onu özünde veya her halükarda temelde toplumsal gruplaşmaların bir işlevi olarak gören bir ahlak açıklamasına, genel olarak geçerli olan görünüşte daha bireyci yaklaşımlardan daha kolay uyum sağlar.

 

Mevcut yaklaşım için iddia edeceğim başka bir erdem de, vicdanlılık (conscientiousness), görev ve yükümlülük gibi kavramları somut ve gerçekçi bir şekilde anlamayı nispeten kolaylaştırmasıdır. Bu kavramlar yakın geçmişte ahlak felsefesinde neredeyse tamamen soyut bir şekilde ele alındı; bunun sonucunda, bazı çağdaşlarımıza evrenin yönetimine dair terk edilmiş fikirlerin anlamsız kalıntıları gibi görünmeye başladılar. Ancak en yaygın kullanımlarıyla, bunların böyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Görevlerin ve yükümlülüklerin, makamlarla, konumlarla ve başkalarıyla olan ilişkilerle el ele gitmesinde en ufak bir gizemli veya metafizik şey yoktur. Birinin belirli bir konumu işgal etmesi nedeniyle kendisine yapılacak talepler, gerçekten de, oldukça ayrıntılı bir şekilde açıkça listelenebilir (ve sıklıkla da listelenir). Ve birini vicdanlı olarak adlandırdığımızda veya onun yükümlülüklerine veya görevine dair güçlü bir duyguya sahip olduğunu söylediğimizde, genellikle onun doğaüstü buyruklar fikrinin hayaleti tarafından musallat olduğunu kastetmeyiz; daha ziyade şu türden şeyleri kastederiz: belirli kapasitelerde kendisinden isteneni yapmak için, öğrenci, öğretmen, ebeveyn, asker ya da her ne ise olarak kendisine yöneltilen talebi yerine getirmek için sürekli çaba göstereceğine güvenilebilir. Belirli bir profesör bir keresinde şöyle demişti: "Benim için ahlaklı olmak, bir profesör gibi davranmaktır."

 

Şimdi o eski felsefi soruyu soralım: Bireyin ahlakiliğe yönelik ne gibi bir çıkarı (interest) vardır? Bu soru bizi, asgari yorumun kendi başına sunduğundan daha adequate bir ahlak kavrayışına zorlayabilir. Kesinlikle bizi bazı hassas dengeleri kurmaya veya kurmayı denemeye zorlar. Şimdiye kadar soruya önerilen tek cevap şudur: Bireyin etik hayal gücü, gerçekleşmeleri için toplumsal gruplaşmaların ve toplumsal örgütlenmelerin varlığını gerektiren bir veya daha fazla ideal yaşam tasviri tarafından esir alınabilir veya ateşlenebilir; öyle ki bu gruplar veya örgütler, bu grup veya örgütlerin bireysel üyelerine yöneltilen toplumsal talepler sisteminden yoksun olarak var olamazlardı. Bu cevabın çok kaba olduğunu, etik ideal ile toplumsal yükümlülük arasındaki karşılıklı etkileşimin onun önerdiğinden daha girift olduğunu daha önce ima etmiştim. Cevap aynı zamanda yeterince kaba da değildir. İdeal yaşam biçiminin tasviri ve buna bağlı etik dünya görüşü, rafine zihnin ve nispeten rahat koşulların ürünleri olma eğilimindedir. Ancak bireyin ahlakiliğe yönelik çıkarının ne olduğunu sorduğumuzda, toplumsal olarak onaylanmış taleplerin yöneltildiği tüm bireyleri sormak isteriz; sadece hayal gücü huzursuz ve maddi açıdan rahat olanları değil. Belki de herkes için tamamen aynı cevapta ısrar etmemeliyiz; ancak soruyu ciddiye alırsak, herkes için bir cevapta ısrar etmeliyiz. Görünüşe göre, aşırı-rafine cevabın biçiminden tamamen ayrılmayan daha geniş bir cevap var olabilir. Ne de olsa, bir tür toplumun içinde olmadan kim var olabilir veya herhangi bir amacı izleyebilir? Ve kuralsız, üyelerine yöneltilen toplumsal olarak onaylanmış taleplerden oluşan bir sistem olmadan hiçbir toplum biçimi yoktur. Burada, en azından, asgari olarak kavranan ahlakiliğe yönelik ortak bir çıkar vardır; bu çıkar, sorunun kendisine yöneltilebileceği tüm kişilere atfedilebilir. Yine de bunun yeterli olmadığını hissedebiliriz. Ve bu duyguda, asgari ahlak kavrayışının, en azından çağdaş biçimiyle, sıradan anlayışa neden yetersiz olduğunun tohumu yatmaktadır; ve belki de bu yetersizliğin nedenini ortaya çıkarırken, ahlaki kuralın evrensel uygulanabilirliği anlayışında ne olduğunu da keşfedebiliriz. **Bir tür toplumsal olarak onaylanmış talep yöneltilen herkesin, bir tür toplumsal olarak onaylanmış talepler sisteminin varlığına yönelik bir çıkarı olduğu gerçeğine ulaştık. Ancak bu gerçek, bireyin ahlakiliğe yönelik çıkarının ne olduğu sorusuna cevap vermek için yetersiz görünmektedir. Bu yetersizliği, bir talebin toplumsal onaylanmasıyla neyin kastedilebileceğine dair farklı şeyleri düşünerek anlamaya başlayabiliriz. "Onay" (sanction), "izin" (permission) ve "onaylama" (approval) ile ve ayrıca "güç" (power) ve "ceza" (penalty) ile ilişkilidir. Toplumsal olarak onaylanmış bir talep, kuşkusuz bir toplumun izni ve onayıyla yöneltilen ve bir şekilde ve derecede onun gücü tarafından desteklenen bir taleptir. Ancak, taleplere tabi bireylerin toplamı olarak toplum fikri, bu taleplerin onayının kaynağı olarak toplum fikrinden burada ayrılabilir. Onaylayan toplum, genel toplumun sadece bir alt grubu, baskın alt grup, gücün ikamet ettiği grup olabilir. Genel topluma sadece üyelik, toplumun onaylayan kısmına üyeliği garanti etmez. Ve bir tür toplumsal olarak onaylanmış talepler sisteminin varlığına yönelik sadece bir çıkar da, kişinin tabi olduğu belirli toplumsal olarak onaylanmış talepler sistemine yönelik bir çıkarı garanti etmez. Ancak, bu garanti altına alınmamış koşullardan en az biri (ve belki her ikisi) karşılanmadıkça, toplumsal olarak onaylanmış bir talebin yerine getirilmesinin, ahlaki bir yükümlülüğün yerine getirilmesi olarak görmemiz gereken şeye yaklaştığı görülmez. Yani, eğer toplumun onaylayan kesiminde hiçbir dayanağım (foothold) yoksa ve tabi olduğum talepler sistemi tarafından hiçbir çıkarım korunmuyorsa, o zaman bana yöneltilen bir talebi yerine getirirken, gerçekten de, bir anlamda, yapmakla yükümlü olduğum şeyi yapıyorum; ancak ahlaken yükümlü olduğum şeyi pek yapmıyorum. Öyleyse, "Bireyin ahlakiliğe yönelik çıkarı nedir?" sorusuna, bir tür toplumsal olarak onaylanmış talepler sisteminin varlığına yönelik genel çıkardan bahsederek cevap verilmemesine şaşmamalı. Cevap şimdi soruya dokunmuyor gibi görünüyor.**

 

Öyleyse, tüm üyelerinin, yalnızca toplumsal olarak onaylanmış taleplerden oluşan bir sistemin var olmasına değil, o toplumda geçerli olan fiili talep sistemine yönelik bir tür çıkara sahip olduğu bir toplum fikrini ele alalım. Görünüşe göre, sistemin yalnızca efendilerinin çıkarına onlara yöneltilen talepleri değil, aynı zamanda kendi çıkarlarına efendilerine yöneltilen talepleri de içerdiğini şart koşarak, güçsüzlere ve kölelere bile böyle bir çıkarı garanti edebiliriz. Onlara bu şekilde talep sistemine yönelik bir çıkar sağlayarak, onlara toplumun onaylayan kesiminde bir tür konum veya dayanak da sağlamış olacağımızı söylemeye meyledebiliriz. Kuşkusuz, efendi kölesine karşı ahlaki yükümlülükler tanıdığında, kölenin sadece efendisinin taleplerine tabi olmadığını, aynı zamanda bunları yerine getirme konusunda ahlaki bir yükümlülük tanıyabileceğini kabul etmeye en azından bir adım daha yaklaşmış oluruz. Dolayısıyla bu uç durumda bile, herkesin karakteristik olarak ahlaki olarak kabul edeceği duruma, yani karşılıklı hak ve ödev tanımasının olduğu duruma yaklaşabiliriz.

 

Yine de, karakteristik olarak ahlaki duruma yönelik bu yaklaşımda iki aşamalı bir ayrımı kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Başkaları üzerindeki iddialara (claims) yönelik çıkar ile kendine yönelik iddiaların tanınması bağlantılıdır ancak aynı değildir. Ahlaki taleplere tabi olan herkesin ahlakiliğe yönelik bir tür çıkarı olduğu, kolay olmasa da bir totolojidir. Nitekim bir bireye yöneltilen bir talep, ancak kendi çıkarına başkalarına yöneltilen talepleri içeren bir talepler sistemine aitse ahlaki bir talep olarak kabul edilmelidir. Az önce ima ettiğim gibi, bu gerçeğin, ahlaki bir topluluğa sadece öz-bilinçli üyeliğin, en azından bir dereceye kadar, kişinin onayını (sanction) onun talep sistemine yayması, başkalarının kişi üzerindeki iddialarından en azından bazılarını, geçici olarak ve sistemin farklı olması yönündeki en güçlü arzuyla birlikte bile olsa, gerçekten yükümlülükler olarak tanıması noktasına kadar getirdiği sonucunu titizlikle tartışabilmek güzel olurdu. Ancak böyle tartışmak, "ahlaki bir topluluğa üyelik" ifadesiyle kelime oyunu yapmak olurdu. Ahlaki talepler sistemine yönelik çıkarını tanıyan ve bundan mümkün olduğunca fazla yararlanmaya, kendisine yönelik talepleri yalnızca çıkarı hesaplanabilir bir şekilde gerektirdiği ölçüde yerine getirmeye karar veren bir kişi fikrinde kendi içinde çelişkili hiçbir şey olmazdı. Bu politikanın zorunlu olarak gerektireceği ikiyüzlülük pratiğinde yeterince kurnaz olsaydı, başarıyla işin içinden sıyrılabilirdi. Ancak ikiyüzlülüğün gerekli olacağı önemli bir gerçektir. Bu, muhtemelen birçok yolla açıklanabilen bir insan doğası gerçeği olan, bu tür tam anlamıyla ileri derecede bencilliğin nadir olması gerçeğiyle bağlantılıdır. Ancak bu gerçek sayesinde ahlaki talepler sistemi diye bir şey var olabilir. Ahlaki taleplere tabi olan ve talep sistemine yönelik çıkarını tanıyan herkesin, sistem altında bazı yükümlülükleri de gerçekten tanıması gerektiğinin bir totoloji olduğunu tartışamayız. Ancak, ahlaki taleplere tabi olanların genelliğinin (generality), talep sistemi altında bazı yükümlülükleri gerçekten tanıması gerektiğinin bir totoloji olduğunu tartışabiliriz. Nitekim eğer durum böyle olmasaydı, ahlaki talepler sistemi diye bir şey olmazdı ve dolayısıyla ahlaki bir talebe tabi olmak diye bir şey de olmazdı.

 

Ahlakın asgari bir kavrayışından daha adequate bir kavrayışına (yani, bu kelimeyle günümüzde belli belirsiz anladığımız şeyle en azından uyuşmaya başlayan bir kavrayışa) yönelik bu adımlar, ahlak felsefesinde soyut abartmaları ve çarpıtmaları kolayca teşvik edebilir. Örneğin, ahlaki bir topluluğun üyelerinin genel olarak kendileri üzerindeki bazı ahlaki iddiaları tanıdığı yönündeki zorunlu doğruluk, ahlaki failin kendisinin yasa koyucusu olarak tasvirinde abartılabilir; ve burada, hiç değilse, aldığımız yetiştirilmenin önemini ve ait olduğumuz ahlaki topluluklar üzerinde uyguladığımız sınırlı seçimi hatırlayarak, özgürlük iddialarımızı ölçeklendirmekte fayda var. Yine bu adımlar, ahlakiliğin içinde bulunan gerçekten evrensel bir şeyi açığa çıkarır: iddianın karşılıklılığının zorunlu kabulü. Ve bir bireye başkalarının çıkarına yöneltilen bir talebin, başkalarına onun çıkarına yöneltilen bir taleple dengelenebilmesinin bir yolu, herkese aynı şekilde uygulanan genel bir kural veya ilkenin işlemesidir. Ancak bundan, tüm ahlaki iddiaların, tüm insanlar için geçerli olan evrensel ilkelerin uygulamaları karakterine sahip olduğu (veya onları tanıyanlar tarafından öyle görüldüğü) sonucu çıkmaz. Bir topluluğun karakteristik ahlaki talep sisteminin, her başka sistemde de bulunması için bir neden yoktur, hatta bulunması mümkün olmayabilir. Ve tek bir karşılıklı iddia sistemi içinde bile, ahlaki talep, sistemin herhangi bir üyesinin diğer herhangi biriyle karşı karşıya gelebileceği bir durumla esaslı bir şekilde ilgili olmayabilir. Ahlaki davranışın, insanlardan sırf insan oldukları için talep edilen şey olduğunu söylemenin yanıltıcı olmasının iki nedeni burada yatmaktadır. Bazı durumlarda, esaslı olarak Spartalılardan diğer Spartalılar tarafından talep edilen şey olabilir, ya da bir kraldan tebaası tarafından talep edilen şey. Bir ahlaki topluluğun üyelerinden evrensel olarak talep edilen şey, adaletin soyut erdemine benzer bir şeydir: bir insan, herhangi bir karşılıklı iddiayı tanımayı reddederken belirli bir iddiada ısrar etmemelidir. Ancak ahlakiliğin bu biçimsel olarak evrensel özelliğinden, belirli durumlarda ve toplumlarda adaletin kendisinden oluştuğu belirli kuralların uygulanmasının evrenselliğine dair hiçbir sonuç çıkmaz.

 

Bununla birlikte, abartmayı karşı-abartmayla karşılamaktan kaçınmalıyız. Olası ahlaki talep sistemlerinin çeşitliliğini ve herhangi bir sistem içinde yapılabilecek taleplerin çeşitliliğini kabul etmek önemlidir. Ancak bazı insani çıkarların o kadar temel ve o kadar genel olduğunu da kabul etmek önemlidir ki, bunlar tasavvur edilebilir her ahlaki toplulukta bir şekilde ve bir dereceye kadar evrensel olarak tanınmalıdır. Bazı çıkarlar için şöyle denebilir: Bir sistem, taleplerine tabi olanlara bu çıkarı sağlamadıkça, bu taleplerin yükümlülükler olarak tanınması için onlarda yeterli ilgiyi uyandırmayı pek başaramazdı. Bu nedenle, insani yardıma yönelik bazı iddialar, fiziksel zarar vermekten kaçınmaya yönelik bazı yükümlülükler, neredeyse her ahlaki talep sisteminin gerekli özellikleri gibi görünmektedir. Burada en azından, insanlardan sırf insan oldukları için talep edilen ahlaki davranış türlerine sahibiz, çünkü bunlar insanlar tarafından ve insanlar için talep edilir. Birçok toplumsal ilişki ve toplumsal gruplaşma türü için temel olan bir başka çıkar da aldatılmama çıkarıdır. Herhangi bir ahlaki talep ve iddia sisteminin geçerli olduğu toplumsal gruplaşma türlerinin çoğunda, bu çıkar, grubun her üyesinin diğer her üyeye karşı sahip olduğu bir iddia olarak tanınır; ve muhtemelen, bu tür gruplaşmaların çoğu, bu tanıma olmadan pek var olamazdı. Olası ahlaki sistem çeşitliliği ve bir sistem içindeki olası talep çeşitliliği için tüm izin verildiğinde, yine de bazı genel erdemlerin ve yükümlülüklerin tanınmasının, tasavvur edilebilir hemen her ahlaki sistemin mantıksal veya insani olarak gerekli bir özelliği olacağı doğrudur: bunlar, adaletin soyut erdemini, bir tür karşılıklı yardım yükümlülüğünü ve karşılıklı zarar vermekten kaçınma yükümlülüğünü ve bir biçimde ve bir dereceye kadar dürüstlük erdemini içerecektir. Bazı nispeten belirsiz ve soyut ahlaki ilkelerin gerekli evrensel uygulanabilirliğinin bu ihtiyatlı tanınması, birey tarafından bu tür ilkelerin sınırsız özgür seçimi fikrine karşı bir düzeltmedir.

 

Daha önce bazı hassas dengeleri kurma ihtiyacından bahsetmiştim ve bunlardan bazılarının doğasının şimdi açık olduğunu umuyorum. Bu dengelerin kaybolmaması için sürekli kontroller gereklidir. Kendisine ahlaki bir talep yöneltilen herkesin ahlakiliğe ilgi duyması gerektiğinin hangi anlamda doğru olduğunu gördük. Ancak ahlaki taleplerden oluşan bir sistemin (en azından bu kavramı şimdi anladığımız şekliyle) varlığının, bu tanımanın makul bir şekilde kişinin kendi çıkarına olduğu söylenemediğinde bile, kişi üzerindeki iddiaları tanımaya yönelik bir dereceye kadar genel hazırbulunuşluk (readiness) gerektirdiğini de gördük. Bu tür bir hazırbulunuşluğun varlığının, genel olarak ahlakiliğin varlığından daha fazla tartışılmasına gerek yoktur. Ancak, başka bir abartmayı, tüm ahlakiliği ihtiyatlılık (prudential) olarak temsil edecek abartmayı düzeltmek için bunu vurgulamak gereklidir. Başkalarının iddialarını tanımaya yönelik bu hazırbulunuşluğun tartışılması gerekmediğini söylemek, açıklanması gerekmediğini söylemek anlamına gelmez. Doğal kaynaklarını tartışabiliriz; ve bunu yapma şeklimiz psikolojik bilgimizin durumuna göre değişecektir: örneğin sempati kavramına yapılan çağrı, şimdi pek yeterli görünmeyecektir. Ancak, nasıl açıklarsak açıklayalım, başkalarının iddialarının bu tanınmasının varlığını veya temel önemini tamamen inkar edecek kadar kendimizi kurnazlaştırmamıza (sophisticate) gerek yoktur. Yine, iddiaların tanınması gerçeğinin, kendisinin yasa koyucusu olan ahlaki fail (self-legislating moral agent) tasvirine kadar şişirilebileceğini gördük; ve burada, hiç değilse, aldığımız yetiştirilmenin önemini ve ait olduğumuz ahlaki topluluklar üzerinde uyguladığımız sınırlı seçimi hatırlayarak, özgürlük iddialarımızı ölçeklendirmekte (scale down) fayda var. Son olarak, evrensel olarak uygulanabilir ahlaki talep ve iddia ilkeleri fikrinde bir miktar güç kabul ettik. Ancak bu fikrin iddialarını sınırlar içinde tutmak için, toplumsal grup kavramının esnekliği, grupların çeşitliliği ve ayrıntılı taleplerin kayıtsızca gruptan gruba kaydırılabileceği veya bir grup içindeki tüm üyelere aynı şekilde uygulanabileceği fikrinin saçmalığı üzerinde yeniden ısrar etmeliyiz. **VERDİĞİM AÇIKLAMANIN çok az değindiği veya hiç açıkça bahsetmediği başka önemli ahlaki fenomenler de vardır. Bunlardan bazılarını, ilk bakışta, dışladığı bile görünebilir. Bir toplumun içinden, o toplumun mevcut ahlaki biçimlerine yöneltilen ahlaki eleştiri diye bir şey yok mudur? Taleplere tabi olanların yükümlülükleri gerçekten tanıdığı, toplumsal olarak onaylanmış taleplerin farklı sistemleri, göreli ahlaki değerlendirmenin konusu olamaz mı? İnsanların, ortak üyesi oldukları bir toplum bulunmasa ve durumlarına uygulanabilir olarak makul bir şekilde temsil edilebilecek hiçbir "toplumsal" ilişki kavramı olmasa bile, birbirlerine karşı ahlaki yükümlülükler tanıyabilecekleri veya tanımak zorunda oldukları durumlar olamaz mı? Kabul edilebilir herhangi bir ahlak açıklaması, kesinlikle bu sorulara olumlu bir yanıt vermelidir; ve akla gelebilecek başka sorular da vardır. Ancak bunlar, ahlakın asgari yorumu dediğim şeyin yetersizliğinin bu fikri tamamen terk etmek için bir neden vermesinden daha fazla, benimsediğim yaklaşımdan şüphe etmek için bir neden sunmamaktadır. Asgari yorumu, çıkar ve yükümlülük tanıma kavramlarının belirli uygulamalarıyla zenginleştirerek, tanınabilir bir şekilde bir toplumsal ahlak (social morality) kavramı olan şeyi elde ettik. Ahlaki eleştiri ve toplumsal ilişkinin standart biçimlerini aşan bir ahlakilik fikirlerine yer açmak için bu kavrayıştaki belirli unsurların önemini ortaya çıkarmak yeterlidir. Daha önce de belirttiğim gibi, bazı insani ihtiyaç ve çıkarlar oldukları kadar temel ve genel olduğu için, tasavvur edilebilir hemen her ahlak sisteminde bunlara karşılık gelen genel erdem ve yükümlülük türlerinin bir biçimde ve bir dereceye kadar tanındığını göreceğiz. Şimdi, ahlaki gelişim karakteristik olarak bunların tanınmış biçimlerine benzerlik ve onların uzantısı yoluyla ilerler ve bu fikirlerin kendileri daha rafine ve cömert şekiller alır. Ve en bilinçli halindeki ahlaki eleştiri, karakteristik olarak adalet, bütünlük ve insanlık gibi genel ahlaki fikirlere başvurarak ve onları yorumlayarak ilerler: mevcut kurumlar, talep ve iddia sistemleri, adaletsiz, insanlık dışı veya yozlaşmış olarak eleştirilir. Burada çizdiğim şekliyle toplumsal ahlak kavramının, ahlaki eleştiri fikrini dışlamaktan çok uzak olduğu, bu eleştirinin doğasını ve olasılığını tamamen anlaşılır kıldığı söylenebilir. Nitekim eleştirinin tohumlarının ahlakiliğin ta kendisinde nasıl yattığını görebiliriz; ve hatta bu temelde, toplumsal ve ekonomik değişim, bireysel ahlakçıların eleştirel sezgileri ve ahlaki evrimin fiili seyri arasında var olan karmaşık karşılıklı ilişkilerin bir anlayışına ulaşmayı umabiliriz. (Örneğin, ilkelerimizin kolay bir sonucu olarak, ahlaki biçimciliğin (yani kuralların ruhuna hiçbir başvuruda bulunmadan, harfine katı bir şekilde bağlı kalmanın) durağan ve izole bir toplumda en üst düzeyde olma eğiliminde olacağı ve ahlaki yönelim bozukluğunun, böyle bir ahlakiliğin aniden radikal bir değişime maruz kaldığında en üst düzeyde olma eğiliminde olacağıdır.) Tıpkı toplumsal bir ahlakiliğin ahlaki eleştirinin tohumlarını içermesi gibi, ikisi birlikte ele alındığında, standart toplumsal ilişkileri aşan bir ahlakiliğin tohumlarını da içerir. En azından bir tür öz-bilinçli ve eleştirel ahlakiliğin eğiliminin, anti-biçimci olduğu kadar genelleyici ve anti-parochial (dar görüşlü karşıtı) olduğunu görmek kolaydır. Bazı ahlakçılar, gerçek bir ahlakilik kavramının ancak bu genelleme sürecinin sınırında ortaya çıktığını ileri sürerler. Bana öyle geliyor ki, bu yargıda, gerçeklik duygusu tamamen gayretkeşliğe boyun eğmiştir. Ancak "gerçek ahlakiliğin" nerede başladığını söylemeyi nerede seçersek seçelim, ahlakilik kavramına dair genel anlayışımızın, taslağını çizdiğim türden bir yaklaşım tarafından en iyi şekilde hizmet gördüğüne hiç şüphem yoktur. Uğraştığımız şeyin gelişmekte olan bir insani kurum olduğu yerde, bir açıklamanın en azından kısmen oluşumsal (genetic) olarak nitelendirilebilmesi, onun için bir kınama nedeni oluşturmaz.**

 

Ancak şimdi, toplumsal ahlaklar ile en başta bahsettiğim yaşam biçimlerine dair ideal tasvirler arasındaki ilişki sorununa dönme zamanıdır. Bu konuda şimdiye kadar açıkça söylediğim tek şey, bu tür herhangi bir idealin gerçekleştirilmesinin, kendi üyelerine yönelik toplumsal olarak onaylanmış taleplerden oluşan bir sistemin varlığını gerektiren toplumsal gruplaşma veya örgütlenme biçimlerinin varlığını gerektirdiğidir. O zamandan beri, toplumsal olarak onaylanmış taleplerden oluşan bir sistemin, bu taleplerin sadece talep olarak dayatılmaması, aynı zamanda en azından bir dereceye kadar bu taleplere tabi olanlar tarafından da iddia (claims) olarak genel olarak tanınması durumunda, ahlaki talepler sistemi olma özelliğinden yoksun kalacağını belirttik; ve bundan, ahlaki bir topluluğun üyesi olmanın, belki de gerçekte çok az kişinin fiilen yetenekli olduğu sürekli bir ikiyüzlülük pratiği yapabilenler dışında, bir çıkar (convenience) meselesi olamayacağı sonucu çıkar. Yine de, ideal bir yaşam biçiminin izlenmesi olasılığının tamamen pragmatik olarak bir ahlaki topluluğa veya ahlaki topluluklara üyeliği gerektirdiğini söylemek genel olarak doğru olabilir; zira bir kimsenin yetiştirme ihtimali olan herhangi bir etik ideali izlemek için gerekli asgari toplumsal koşulların, bu tür topluluklara üyelik dışında pratikte karşılanması son derece olası değildir. Ancak elbette bu iki şey arasındaki ilişkiler, bu formülün kendi başına ima ettiğinden çok daha girift ve çeşitlidir. Çatışma, özümseme ve karşılıklı etkileşim olasılıkları çoktur. Konuyu henüz ifade etme şeklim, belki de çatışma olasılığını en açık hale getirmektedir; ve bu olasılık vurgulanmaya değerdir. Kişinin yükümlülük olarak tanıdığı veya yarım yamalak tanıdığı şeyin, yalnızca kaba bir şekilde çıkarla ve zayıf bir şekilde eğilimle değil, aynı zamanda ideal özlemle, etik hayal gücünü esir alan görüşle çatışabileceğini vurgulamakta fayda var. Öte yandan, ideal yaşam tasvirinin tam olarak ahlakiliğin çıkarlarının baskın olduğu, ideal, yüce bir değerin atfedildiği bir tasvir olması da mümkündür. Geçici veya kalıcı olarak böyle bir tasvir tarafından yönetilen biri için "görevin sadakatle yerine getirilmesi bilinci" son derece tatmin edici bir durum olarak görünecek ve ahlaklı olmak sadece önemli olan bir şey olarak değil, her şeyden üstün olarak önemli olan şey olarak görünecektir. Ya da, ideal tasvir, genel olarak ahlakiliğin çıkarlarının baskın olduğu bir tasvir değil, daha çok baskın fikrin bir ahlaki talep sisteminin bazı taleplerini (belki diğerlerini değil) güçlü bir şekilde pekiştirmek için işlediği bir tasvir olabilir. Birbirini sevme buyruğuna itaatin en yüksek değer olarak göründüğü ideal tasvirde durum böyledir.

 

Bu hala çok basit bir tasvir çizmek anlamına gelir. Ait olduğumuz söylenebilecek toplulukların çeşitliliğini ve bunlara ait ahlaki talep sistemlerinin çeşitliliğini hatırlayalım. Bir dereceye kadar (abartmamamız gereken bir derecede), girdiğimiz ahlaki ilişkiler sistemleri bir seçim meselesidir – veya en azından alternatif olasılıkların bulunduğu bir meseledir; ve farklı ahlaki talep sistemleri, farklı ideal yaşam tasvirlerine değişen derecelerde iyi veya kötü uyum sağlar. Dahası, ideal tasvir, yalnızca belirli çıkarların bir ahlaki talep sistemi tarafından korunduğu topluluklara üyeliği değil, aynı zamanda talep sisteminin idealin doğasını olumlu bir şekilde yansıttığı bir topluluğa veya ilişkiler sistemine üyeliği talep edebilir. Bunun kaba bir örneği olarak, kişisel onur idealiyle bağlantılı olarak askeri bir kastın ahlakını tekrar düşünebiliriz. Genel olarak, bizimki gibi karmaşık bir toplumda, farklı ahlaki ortamların, topluluk içindeki farklı alt-toplulukların, farklı ahlaki ilişki sistemlerinin olduğu açıktır; bunlar fiilen birbiriyle kilitlenir ve örtüşür, ancak ahlaki talep ile bireysel özlem arasında bazı seçim olasılıkları, bazı uyum sağlama olasılıkları sunar. Ancak burada yine, en azından bizim zamanımızda ve yerimizde, sonuçta vurgulanması gereken, her birinin diğeriyle doğrudan ilgisinin sınırlarıdır. Tek bir insani siyasi toplum içinde, farklı ve belki de oldukça farklı ahlaki ortamlar, farklı ahlaki talep sistemlerinin tanındığı toplumsal gruplaşmalar gerçekten bulunabilir. Ancak bir gruplaşma daha geniş toplumun bir parçasını oluşturacaksa, üyeleri de daha geniş bir karşılıklı talep sistemine, daha geniş bir ortak ahlakiliğe tabi olmalıdır; ve daha geniş ortak ahlakiliğin göreli önemi, toplumun alt gruplarının ne kadar sıkı bir şekilde birbirine kilitlendiğiyle, her bir bireyin bir dizi alt grubun üyesi olduğu ölçüde ve toplumun katı bir şekilde tabakalaşmış olmayıp, alt gruplarına nispeten serbest erişim ve bunlardan çekilme olanağı tanıdığı ölçüde artacaktır. Geniş bir toplumsal gruplaşma çeşitliliğini, karmaşık bir şekilde iç içe geçmeyi ve bunlar arasında hareket özgürlüğünü bu şekilde birleştiren bir siyasi toplumda, kendine özgü (idiosyncratic) ideal ile ortak ahlaki talep arasındaki ayrışma (dissociation) kuşkusuz en üst düzeyde olma eğiliminde olacaktır. Öte yandan, insana dair ideal bir tasvir, gerçekte veya hayalde, kapsayıcı bir ortak ahlakilik statüsü talep etme eğiliminde olabilir. Bu şekilde, Coleridgeci veya Tolstoycu hayalperestler, ahlaki talep sisteminin, tüm üyeleri tarafından ortaklaşa paylaşılan ideal bir yaşam tasvirine tamamen veya olabildiğince tam olarak yanıt vereceği, kendi içine kapalı ideal topluluklar düşüncesiyle oyalanabilirler. Bu tür fanteziler, birçoklarına zayıf ve beyhude görünmeye mahkumdur; zira bu tür toplulukların saflığını korumanın bedeli, dünyanın bütününden kopmadır. Daha ciddi olarak, mevcut bir ulus devletin tüm ahlaki iklimini, insani dayanışma, dini bağlılık veya askeri onur gibi ideal bir tasviri yansıtacak şekilde düzenleme girişimleri olabilir. İnsani ideallerin doğal çeşitliliği karşısında (sadece bundan bahsetmek gerekirse), böyle bir devlet (veya üyeleri) görünüşte liberal bir toplumun aksine, en azından bazı gerilimlere maruz kalacaktır.

 

Sonuç olarak. Bir bireyin birçoğuyla sempati duyabileceği ve birçoğunun bir dereceye kadar gerçekleştiğini görmeyi arzulayabileceği ideal yaşam tasvirlerinden bahsettim. Ayrıca, insan topluluklarının üyeleri olarak veya insan ilişkilerinin uç noktaları (terms) olarak birbirimize karşı sahip olduğumuz tanınmış karşılıklı iddia sistemlerinden (kelime çok güçlü olsa da) bahsettim; bu ilişkilerin çoğu, bu tür karşılıklı iddia sistemleri olmasaydı pek var olamazdı veya sahip oldukları karaktere sahip olamazlardı. Bu iki şey, yani varoluşun amaçlarına dair çelişen görüşlerimiz ile toplumsal yaşamı mümkün kılan ahlaki talep sistemleri arasında var olabilecek karmaşık ve çeşitli ilişkiler hakkında, çok az da olsa, bir şeyler söyledim. Son olarak, her ikisinin de zorunlu olarak içinde yaşadığımız siyasi toplumlarla ilişkilerine bir göz attım. Bu şekilde gelişigüzel dolaştığım fenomenler alanı, bence, önerebildiğimden çok daha karmaşık ve çok yönlüdür; ancak bu karmaşıklıktan bir şeyler önermeye çalıştım. Ahlak felsefesi için bazı çıkarımlara, esas olarak çağdaş teorinin bazı tipik abartmalarını düzeltme girişimi yoluyla olmak üzere, geçerken değindim. Ancak ahlak ve siyaset felsefesi için ana pratik çıkarımlar, sanırım, daha fazla dikkatin toplumsal yapı ve toplumsal ilişki türlerine ve bahsettiğim karmaşık karşılıklı ilişkilerin yanı sıra bahsetmediğim diğerlerine de yoğunlaştırılması gerektiğidir. Örneğin, laik ahlak anlayışımızın, dinin ahlakilik karşısında oynadığı tarihsel rolü düşünerek geliştirileceğine inanmamak zordur. Ya da, ahlakiliğin doğasının, onun hukukla ilişkisinin bir miktar dikkate alınması olmadan doğruca anlaşılabileceğinden şüpheliyim. Bu, sadece ahlakilik ve hukuk alanlarının büyük ölçüde örtüşmesi veya taleplerinin sıklıkla çakışması meselesi değildir. Aynı zamanda, hukukun en önemli toplumsal gruplaşmalara tutarlılık vermede işleyiş biçiminde, ahlaki talep sistemlerinin genel olarak toplumsal gruplaşmalara tutarlılık vermede işleyiş biçiminin kaba bir modelini bulabiliriz. Benzer şekilde, mevcut hukuka karşı tutumlarımızın karmaşıklığında, genel olarak toplumsal ilişkilerimizde (veya başkalarının kendi ilişkilerinde) üzerimizde etkili olan ahlaki talep sistemlerine karşı tutumumuzun karmaşıklığının bir modelini bulabiliriz.

 

Son olarak, söylediklerimde herhangi bir çok kesin ahlaki veya siyasi bağlılık daveti ima edildiğini düşünmüyorum. Ancak belki bir soru sorulabilir ve kısmen cevaplanabilir. Birbirine zıt çeşitli yaşam idealleriyle sempati duyan birinin tutumu ne olacaktır? Görünüşe göre böyle biri, kendini liberal bir toplumda, farklı ahlaki ortamların olduğu ancak hiçbir idealin ortak ahlakiliğin karakterini tekelleştirmeye ve belirlemeye çalışmadığı bir toplumda daha evinde hissedecektir. Böyle biri, böyle bir toplumu, hayat hakkındaki gerçeğin (truth about life) geçerlilik kazanması için en iyi şansı verdiği için savunmayacaktır, zira hayat hakkındaki gerçek diye bir şeyin olduğuna tutarlı bir şekilde inanmayacaktır. Ayrıca, uyumlu bir amaçlar krallığı (harmonious kingdom of ends) üretmek için en iyi şansa sahip olduğu için de onu savunmayacaktır, zira amaçların zorunlu olarak uyumlu hale getirilebilir olduğunu düşünmeyecektir. Sadece toplumun mümkün kıldığı etik çeşitliliği memnuniyetle karşılayacak ve bu çeşitliliğe ne kadar değer veriyorsa, o oranda, hayatın amaçlarına dair tek bir yoğun görüşün, idealin gereklerini ortak toplumsal ahlakiliğinkilerle aynı kapsamda yapmaya ittiği herkesin doğal (belki de sempatik olsa da) düşmanı olduğunu fark edecektir.

 


20 Şubat 2026 Cuma

TRACTATUS'TA MİSTİK OLAN

 

                  TRACTATUS'TA MİSTİK OLAN

 

 

Yukarıda gördüğümüz gibi Wittgenstein, dilin sınırlarını ve mantıksal yapısını ele alırken, dilin ifade edemediği, sözle anlatılamaz bir alanın varlığını da kabul eder, bu alanı, mistik diye niteler. Ona göre, anlamlı bir sözce olguyu resmeder. Dil, dünyanın kendisi, varoluş ve ahlaki değerler sözle anlatılamayan, mantıksal olarak temellendirilemeyen mistik ögelerdir. Sözle anlatılamasa da mistik olanın varlığı hissedilir, gösterilir.

Tractatus’un sonunda yer alan meşhur önerme “Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı” (7) bu düşüncenin en net ifadesidir ve kitabın hem mantıksal sınırlarını hem de bu sınırların ötesindeki manevi ve estetik boyutlara olan saygısını vurgular. Mistik yani ifade edilemeyen, sessizliğin ve dilin ötesindeki gerçeğin ta kendisidir.

Wittgenstein’da gösterme/söyleme dikotomisine ilişkin açıklamalarımızı çokça tartışılan “mistik olan”a dair açıklamalarla bitirelim.

Sözlerimize başlarken konuyla ilgili tartışmalarda yapılan bir yanlışa değinelim. Pek çok araştırmacı Wittgenstein’ın “mistik” hakkındaki düşüncelerini “mistisizm” başlığı altında ele almaktadırlar. Oysa bu, doğru değildir. Nedenleri şunlardır:

1. Mistisizm” mistikle ilgili inanç ve düşünce sistemidir. Schopenhauer’ın ifadesiyle mistisizm

bilgi teorisi ve ahlak alanında ortaya konan, algı, kavram ve genel olarak tüm bilginin ulaşmaya güç yetiremediği şeyi doğrudan hissetmeye çalışan bir sistemdir.[1]

 Mistik bir doktrini benimseyen kişi mutlak gerçek, Tanrı veya nihai birlik vs. gibi teorik bir şeye inanır. Bunların akıl yürütme veya empirik bilgilere değil, doğrudan deneyim, sezgi veya tanrısal bir aydınlanma gibi çeşitli adlarla anılan aşkın bir bilgi türüyle bilinebileceklerini kabul eder, bu aşkın bilgiyle “gerçek üstü gerçeği bilmeye çalışır

Wittgenstein’ın Tractatus’taki “mistik” kavramı ise tamamen farklıdır. Mistik mistisizmlerde olduğu ulaşılmaya çalışılan bir ideal, gerçek üstü bir şey değildir, söz dışı deneyim dışı bir alandır. Wittgenstein’ın amacı mistik tecrübeyi sistematik bir yapı gibi ele almak ve yüceltmek değildi, dilin sınırlarını çizmekti. Onun “mistik” dediği şey, dilin yapısından kaynaklanan bir sınırdır. Tractatus’un temel tezi şudur:”. “Mistik” (örneğin “dünyanın var olması karşısında duyulan hayret (6.44), mutlu hayat (6.43), değer 6.4 olgusal dünyanın dışında kalır, dilin sınırlarının ötesinde, “söylenemez olandır. Sonuçta “mistik”le ilgili sözceleri “mistisizm” diye anlamak, Tractatus’un kendi mantığıyla çelişir.

2. Tractatus’ta ‘mistisizm vardır.” demek, “mistik”i sabit bir doktrin gibi algılamak anlamına gelir. Bu, Wittgenstein’ın temel dil anlayışıyla çelişir. Mistik doktrinler inanç ürünü totolojik yargılardan ve sübjektif tasavvurlardan oluşan kapalı bir sistemdir. Bu durum, Wittgenstein’ın felsefeyi bir doktrinler bütünü değil, düşünceleri netleştiren bir faaliyet olarak gören temel görüşüne doğrudan aykırıdır. Wittgenstein “mistik olan”ı, dilin sınırlarına çarptığımızda ortaya çıkan ve ancak işaret edilebilen şey olarak görür. Bu işaret etme eylemi ne bir mantık sistemi ne de bir dil teorisidir, susmayı öngören etik ve mistik bir tutumun ifadesidir.

 

3. Tractatus’ta etik ve estetik de “mistik” alanın parçasıdır. Bunlar “nasıl yaşamalı?”dan çok “nasıl kabul etmeli” sorusunu ima eder, yine de önermelerle kanıtlanamaz. Onun “mistiği”, geleneksel meditasyon veya birleşme pratiklerini değil, dilin ulaşamadığı, gösterilebilir söylenemez olanın epistemolojik sınırını (bilginin sınırını) işaret eden felsefi bir kategoridir. Dolayısıyla bunları bir doktrin gibi sunmak, Wittgenstein’ın etiği bir “bilgi sistemi” değil, dünyaya bakıştaki değişim olarak görmesiyle çelişir.

Bütün bunların özet kanıtı olan bir cümle yazmak gerekirse, şunu diyebiliriz: Almanca felsefi literatürde tıpkı Kant’ın noumen’i gibi Wittgenstein’ın mistiği “die Mystik bei Wittgenstein şeklinde felsefi bir terimdir. Terimin anlamı, dilin sınırları dışında kalan, gösterilebilir söylenemez olan demektir.

Tractatus’ta mistisizm değil, mistik vardır, tezimizi bu şekilde ortaya koyduktan sonra bu kavramı açıklamaya geçebiliriz. Wittgenstein’da mistiği iki başlıkta ele alacağız: 1. Tractatus öncesi mistik 2. Tractatus’taki mistik

TRACTATUS ÖNCESİ MİSTİK

 

 

Tractatus öncesi Wittgenstein’da “mistik”i anlamak için şunu göz önünde bulundurmalıdır: Wittgenstein’ın 1914-1918 yıllarında Savaş sırasında Tractatus’u yazarken büyük düşünsel ve varoluşsal çalkantılar yaşamıştır. Ele alacağımız “mistik” fikri işte dönemde ortaya çıkmıştır. Bunu Bertrand Russell’ın Lady Ottoline Morell’e 1919 kışında yazdığı mektupta görebiliyoruz. Bu mektubu Russell Tractatus’un el yazmasını Wittgenstein’la Hollanda’da tartışmasından sonra yazmıştır. Mektup, Wittgenstein’ın Birinci Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde yani Tractatus’taki fikirlerini geliştirdiği dönemdeki genel ruh halini anlamamız için paha biçilmez bir kaynaktır. Russell Morelle’e mektupta şunları yazmaktadır:

Sana anlatacağım ilginç şeyler var. Tarnov in Galicia’da (bugün Polonya'da Tarnów) Wittgenstein’la bir hafta süreyle Tractatus’u tartıştık. Bugün buradan [20 Aralık 1919, Lahey’den] ayrılıyorum. Kitap hakkında daha da iyi düşünmeye başladım, gerçekten harika bir kitap olduğuna eminim, ancak doğru olduğundan emin değilim. Kitabında daha önce bir mistisizm tadı hissetmiştim, onun konuşmamızda tam bir mistik haline geldiğini görünce şaşırdım. Wittgenstein Kierkegaard ve Angelus Silesius gibi yazarları okuyor ve ciddi olarak keşiş olmayı düşünüyor. Her şey William James’in Dini Tecrübenin Çeşitleri kitabıyla başladı ve savaştan önce tek başına Norveç’te geçirdiği ve neredeyse delirmenin eşiğine geldiği kış aylarında (şaşırtıcı olmayan bir şekilde) bu durumu daha da ilerledi. Ardından savaş sırasında tuhaf bir şey oldu. Galiçya’daki Tarnov kasabasına görevli olarak gitti ve tesadüfen bir kitapçıya rastladı. Dükkânda sadece kartpostallar varmış gibi görünüyordu. Ancak içeri girdi ve sadece tek bir kitap olduğunu gördü: Tolstoy’un İnciller Üzerine (On the Gospels). Başka kitap olmadığı için onu aldı. Okudu, tekrar okudu ve o andan itibaren, top ateşi altında bile olsa her zaman yanında taşıdı. genel olarak Dostoyevski’yi (özellikle Karamazof Kardeşler’i) Tolstoy’dan daha çok sevdi. Mistik Wittgenstein’ın düşüncesine ve duygularına derinden nüfuz etmiş, bence (o kabul etmese de) mistisizmde en çok sevdiği şey, onu düşünmekten alıkoyma gücü. Keşiş olacağını pek sanmıyorum, bu bir niyet değil, bir fikir. Asıl niyeti öğretmen olmak. Dünyevi malları yük olarak gördüğü için tüm parasını kardeşlerine ve kız kardeşlerine verdi. Keşke onu görseydin.[2]

Russell burada gerçekten olağanüstü bir kişiliği, Tanrı takıntılı ve Tanrı tarafından rahatsız edilen bir kişiyi anlatır. Wittgenstein’ın keşiş olma düşüncesi, Russell’ın düşündüğünden daha ciddiydi. 1926’da köy okulu öğretmenliğini bırakmaya karar verdiği yıl, Avusturya’daki bir Benedikten manastırına katılmak için başvurdu, ancak Başrahip cesaretini kırdı. Yetişkinlik hayatının büyük bölümünde Wittgenstein, Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler’indeki bilge keşiş Baba Zosima figürüne hayrandı[3] ve Zosima’nın konuşmalarından uzun pasajları ezbere okuyabiliyordu.[4]

Wittgenstein’ın “mistik sezgi” anlayışı ile William James’in “mistik deneyim” anlayışı, yüzeyde benzer görünse de temel vurgularında ayrılır. James mistiği insanı dönüştüren manevi tecrübelerin merkezine yerleştirir. Wittgenstein’da “mistik” teolojik değil, lengüistiktir. Wittgenstein mistiği dilin sınırlarında konumlandırır. Wittgenstein için mistik olan, dünyanın bir bütün olarak doğrudan kavranmasıdır, bu kavrayış, mantıksal-dilsel ifadeye kapalıdır ve dinsel bağlam içermez. Onun mistiği, varoluşun sessizce “gösterildiği” bir farkındalıktır.

Mistik Wittgenstein’ın hayat problemine cevap verir: Filozof 11-6 / 8.7-16 tarihli günlüğüne şöyle yazar:

 Belki de Tanrı’ya inanmak sadece bir tür kabuldür. Belki de Tanrı’nın varlığını kabul etmek, hayatın anlamını kabul etmekle aynı şeydir.

 8 Temmuz 1916’da şunu yazar:

Hayatın anlamı, belki hayatın kendisidir. Belki de hayatın anlamı, her anı dolu dolu yaşamaktır.

16 Temmuz 1916

 Bugünlerde sürekli olarak ölümün anlamını düşünüyorum. Ölüm ne anlama geliyor? Bazı insanlar ölümün her şeyin sonu olduğunu söylüyor. Bazı insanlar ise ölümden sonra bir hayat olduğunu söylüyor. ben bu cevapların hiçbirinden tatmin olmuyorum. Belki de ölüm, hayatın bir parçasıdır. Belki de ölüm, hayatın anlamını anlamamıza yardımcı olur.

Wittgenstein’ın “mistik” anlayışını James’i, Tolstoy’u veya Baba Zosima’yı anlamadan anlamaya çalışmak, Yeni Platonculuğu anlamadan İskenderiyeli Kilise Babalarını veya Hegel, Fransız Sosyalizmi ve Ricardian ekonomisini anlamadan Marx’ı anlamaya çalışmaya benzer.

Wittgenstein dini inançlarını ve kanatlarını genellikle kendine saklardı. Augustinus’un İtiraflar’ını “olasılıkla yazılmış en ciddi kitap” olarak tanımlasa da tıpkı Augustinus’un yaptığı gibi dini inançlarını halka açıkça itiraf etmezdi. Bu tür inançlarını sadece en yakın arkadaşlarıyla paylaşırdı, ki, bunların en önemlisi mimar Paul Engelmann’dı. Bu, Tractatus’u yazdığı dönemdeki genel inancıyla da uyumluydu, Batı’daki çoğu insanın dini inançlarının aşırı sözelleştirmeden mustarip olduğunu ve “yüksek şeyler” alanında dilin gerçeği ifade etmek için yetersiz bir araç olduğunu düşünüyordu.

Kelimelerin anlamını kaybettiği yerde konuşmayı bırakmalıyız. Din, ‘aşırı sözelleştirme’ ile değil, sessiz bir hayranlıkla ifade edilmelidir.[5]

Dil, gerçekliğin sıradan olgularını betimlemek için uygundur, ancak kutsal olanı ifade etmeye çalıştığımızda kelimeler yetersiz kalır.[6]

Wittgenstein’ın sessizlik tercihinin önemli bir istisnası vardı. Filozof, 1929’da üniversiteye döndükten kısa süre sonra Cambridge’de bir öğrenci grubuna bir konferans verdi. Bu konferansta sessizliğini bir defalığına bozdu. “Etik Üzerine Konferans” olarak bilinen bu belge çok değerlidir. Wittgenstein’ın erken dönem felsefesini anlamak için gereklidir. Özellikle bu dönemi şekillendiren dini deneyimlerin arka planını kavramada son derece önemli ve vazgeçilmez bir araçtır, hem Tractatus’taki hem de Defterler’deki gizemli ve mistik bazı pasajları yorumlamaya yardım eder.

Tractatus’un yayımlanmasından bu yana yapılan yorumların çoğu, kitabın teknik mantık ve dil sistemine odaklanır, genel ahlaki ve manevi temasını büyük ölçüde göz ardı eder. 1970’lerde ve 1980’lerde bazı yorumcular bu durumu değiştirmeye çalışmışlardır, fakat, çok az ilerleme kaydedilmiştir. Wittgenstein’ın erken dönem felsefesindeki “mistik”, “sonsuzluk”, “hayatın anlamı”, “zamansızlık”, “Tanrı” ve “etik” gibi konularda pek az yazı vardır. Özellikle İngiliz analitik geleneğine mensup filozofların yorumları ise, genellikle konuya duyarsızdır ve ilgisizdir. Bu da çalışmalarının değerini düşürmektedir.[7]

Tractatusun birinci dönemini yorumlayan mantıkçı pozitivistlerin aksine Atkinson, Wittgenstein’ın erken felsefesinde “yüksek şeylerin” düşmanı olmadığını kabul eder.[8]

Tractatus öncesi Wittgenstein’da “mistik”i anlamak için bu bilgiler yeterlidir. Şimdi planımıza uygun olarak Tractatus’taki “mistik”i görelim.

TRACTATUS’TAKİ MİSTİK

Konuyu anlatmaya geçmeden önce Wittgenstein’ın Tractatus’ta niçin “mistik” kelimesini kullandığını açıklayalım Wittgenstein’ın “mistik “ kavramını kullanma nedenleri:

 1. Dilin Sınırları ve İfade Edilemeyen Gerçeklik: Wittgenstein, Tractatus’ta dilin sadece olgusal dünyayı temsil edebileceğini savunur. Ancak, etik, estetik ve din gibi alanlar, dilin sınırlarının ötesinde yer alır. Bu tür konular, “mistik” olarak nitelendirilir, çünkü dil ile ifade edilemezler, ancak kendilerini gösterirler. Örneğin, Wittgenstein, “Dünyanın nasıl olduğu değil, var olması mistiktir” der (6.44). Bu, dünyanın varoluşunun kendisinin anlaşılamaz ve ifade edilemez bir mucize olduğunu vurgular.

 2. Etiğin ve Estetiğin Mistik Doğası: Wittgenstein, etik ve estetiğin değerlerinin dünyanın olgusal yapısının dışında olduğunu belirtir. Bu değerler, dilin sınırlarını aşar ve bu nedenle “mistik” olarak tanımlanır. Örneğin, “Dünyada hiçbir değer yoktur ve eğer olsaydı bile bir değeri olmazdı” (6.41). Bu, etik ve estetiğin dünyanın olgusal yapısıyla açıklanamayacağını, ancak insanın varoluşsal deneyiminde hissedilebileceğini gösterir.

3. Dünyayı Bir Bütün Olarak Görmek: Wittgenstein, dünyayı “sınırlı bir bütün” olarak görmenin mistik bir deneyim olduğunu söyler (6.45). Bu, dünyanın olgusal yapısının ötesine geçen ve insanın varoluşsal bir perspektif kazanmasını sağlayan bir bakış açısıdır. Bu tür bir deneyim, dilin sınırlarını aşar ve bu nedenle mistik olarak adlandırılır.

 4. Sessizlik ve İfade Edilemeyen: Wittgenstein, Tractatus’un sonunda “Üzerine konuşulamayan şeyler hakkında sessiz kalınmalıdır” (7) der. Bu, mistik olanın dil ile ifade edilemeyeceğini, ancak sessizlikle anlaşılabileceğini vurgular. Mistik deneyimler, dilin ötesinde olduğu için, onlar hakkında konuşmak yerine sessiz kalmak gerekir.

5. Kişisel Deneyimler ve Mistik Ögeler: Wittgenstein’ın kişisel hayatında da mistik ögeler önemli bir yer tutar. Örneğin, yukarıda söylediğimiz gibi Wittgenstein savaş sırasında Tolstoy’un dini yazılarından etkilenmiş ve mistik deneyimler yaşamıştır. Bu deneyimler, Tractatus’ta ifade edilen mistik ögelerin arka planını oluşturur. Wittgenstein, bu deneyimlerin dil ile ifade edilemeyeceğini, ancak insanın varoluşsal anlayışını derinleştirdiğini düşünür.

Wittgenstein Tractatus’ta “mistik”i üç aforizmada kullanır. Bu aforizmaları olabildiğince geniş bir şekilde ele alacağız. Ele alacağımız ilk aforizma şudur:

Dünyanın nasıl olduğu değil, var olması gizemli’dir.[9]

Bu, Tractatus’un en kritik ifadelerinden biridir. “Mistik”in temel bir yönünü, dünyanın varoluşunun kendisindeki hayret olarak tanımlar, bu, dünyanın belirli düzenlemeleri veya olguları değil, varoluşunun kendisidir. Dünyanın “var olduğu” olgusu, ampirik tanımlamanın ötesindedir.

“Neden bir evren var?” felsefede çokça tartışılmıştır. Bu tartışmalar kimi zaman metafizik kimi zaman bilimsel teoriler çerçevede yapılmıştır. Oysa kozmogoni metafiziğin bir problemi değildir, çünkü metafizik önermeler doğrulanamaz ve yanlışlanamaz, anlamsızdır. Evrenin ortaya çıkışına dair bilimsel teoriler de olamaz. Çünkü teoriler de doğrulanmak için başka teorilere muhtaçtır. Bu, sonsuzca geri gider. Bu konuda bilimsel önermeler de olamaz. Çünkü evrenin ortaya çıkışına ilişkin hiçbir gözlem yoktur. Bu nedenle bir açıklama ilkesi explanan oluşturulamaz.

Modal açıdan baktığımızda dünyanın var olması zorunlu değil, mümkündür. Dünya olmayabilirdi. Buna rağmen dünya vardır. Wittgenstein’ın “mistik” saydığı şey, dünyanın var oluşunun koşulsuzluğudur. Koşulun temel özelliği empirik ya da mantıksal olarak belirlenebilmesidir. Oysa dünyanın var olmasını sağlayan koşullar ne empirik olarak ne de mantıksal olarak belirlenemez. Dünya vardır ve bu var olmanın koşulu yoktur ya da varsa bile bilinemez.

Peki, bu durum, dünyanın var olmasının rastlantısal olduğu anlamına mı gelir? Yani, “bir şeylerin hiçlik yerine var olması” durumu rastlantısal mıdır? Bu zor bir sorudur. Çünkü dünyanın rastlantısallığını ortadan kaldıran ve bize her şeyin bir nedeni olduğunu hissettiren şey tam da dünyaya eklenen bu anlam değil midir?

Kesin olan bir şey vardır: Mistik duygu, şeylerin nasıl olduğunu yani düzenini veya biçimini değil, sadece var olduğunu ele alır. Hiçbir önerme ister anlamlı ister anlamsız olsun, bu varoluş gerçeğini tek başına ifade edemez.

“Dünyanın nasıl olduğu değil, var olduğudur mistik olan” aforizmasının belirttiği şey budur.

Wittgenstein “bu neden böyle?” sorusunu asla sormaz, çünkü ona göre “cevabı formüle edilemeyen bir sorunun, sorusu da formüle edilemez. Bir bilmece yoktur. Eğer bir soru bir şekilde sorulabiliyorsa, o soruya bir cevap da verilebilir.

Bu aforizmada “das mystische”, Wittgenstein’ın felsefesinin kalbinde yer alır: Dünyanın olgusal sınırları içinde sıkışıp kalmış insanın, o sınırları aşma arzusunun trajik ifşasıdır. Bu kavram, Tractatus’u salt bir mantık metninden çıkarıp varoluşun sınırlarına dair bir belgeye dönüştürür. “Mistik” kelimesini kullanması, onun felsefi yaklaşımının ve dil anlayışının özgünlüğünden kaynaklanır. Bu bağlamda “mistik” kavramı, onun felsefi sisteminde özel bir yere sahiptir.

Dil, dünyadaki olguları yalnızca doğru-yanlış karşıtlıkları içinde ele aldığından, dünyanın varlığına dair bir ifade anlamlı bir önerme olmaz, çünkü dünyanın varlığı bir olgu durumu değildir. Bu yüzden dünyanın var oluşuna dair, doğru ya da yanlış olabilen bir önerme olamaz, dünyanın varlığı mantıksal açıdan analiz edilemez. Wittgenstein bir başka aforizmada şöyle sorar: “Bir şeyin gerçekleşebilmesi için neyin var olması gerektiğini sormanın bir anlamı var mıdır?” (TLP 5.5542). Dünyanın var oluşu dilin ulaşamadığı noktada kendini gösterir, bir oluş olarak sessizlikte parlar. Bu nedenle Wittgenstein ayrıca “hayret”ten de söz eder.

Kastedilen, ifade edilemeyenin dilin ötesinde aşkın veya açıklanamaz bir varlık olarak var olması değil, daha ziyade, söylenebilen ve gösterilebilen arasındaki karşıtlıktan ortaya çıkmasıdır. Mistik olan, “ne” ya da “nasıl” sorusuna dair her türlü tanımın sona erdiği ve yalnızca yokluğa ilişkin saf mevcudiyetin kendini gösterdiği yeri temsil eder. Bu da şu anlama gelir: Dünya, kendini açığa vuran bir varlık olarak, yalnızca bu olayda “vardır”.

Bu nedenle Wittgenstein dünyanın var olmasına hayret eder, dünyayı bir “mucize” olarak görür. Bunu Etik Üzerine Konferans’ta açıkça görebiliriz. Bu konferansta Wittgenstein dünyanın var olmasının insanı sarsan bir mucize olduğunu vurgular:

Var olmanın bir mucize olduğunu düşünüyorum... Dünyanın olması gerektiğini söyleyemeyiz. O, sadece vardır ve bu inanılmazdır.[10]

“Hayret deneyimi”ni Wittgenstein en önemli etik deneyim kabul eder. Wittgenstein’ın 1940’larda öğrencisi olan Norman Malcolm, bu aforizma hakkında yorum yaparken demektedir ki,

Herhangi bir şeyin var olmasına duyulan belirli bir şaşkınlık duygusu, Wittgenstein’ın sadece Tractatus döneminde değil, onu tanıdığım zaman da yaşadığı bir şeydi: Dünyanın var olmasına karşı duyduğu derin bir şaşkınlık, hayret duygusu. Onun için, bir şeylerin var olması (hiçbir şeyin olmaması yerine) esrarengiz, akıl almaz, mucizevi bir olguydu. Bu duygu, onun tüm felsefi düşüncesinin arka planını oluşturan dinsel bir tonda yankılanıyordu.[11]

Malcom’un bu ifadelerinden anlıyoruz ki, Tractatus’ta “mistik”

sadece kuru bir mantıksal kategori değildir, aynı zamanda Wittgenstein için derin kişisel bir anlam taşıyan bir kavramdır. Metnin katı mantıksal yapısı ile Wittgenstein’ın bu kişisel, derinlemesine hissedilen yönleri arasında bir gerilim vardır, ya da bunlar birbirini tamamlar. Hacker’ın bu yorumuna göre, mistik duygu, dilin çaresizliğinden doğar. bilimsel veya felsefi bir bilgi değildir, dilin ifade edemediği, sadece hissedilebilen bir şeydir.

Mistik duygu, dilin neyin anlamlı bir şekilde söylenebileceği ve neyin söylenemeyeceği arasındaki sınıra temas ettiğinde ortaya çıkar. Etik, estetik ve varoluşun kendisi gibi konular, Tractatus’a göre dilin sınırlarının ötesindedir. Bunlar hakkında bir önerme kuramayız çünkü bu konular dünyanın olgusal durumları değildir.

Mistik,  bir hayal kırıklığı olarak değil, bir entelektüel dinginliktir. Dilin sınırlarını anladığımızda, bu sınırların ötesindeki konular hakkında konuşmaya çalışmanın boşuna olduğunu kavrarız. Artık felsefenin ve bilimin açıklayamayacağı, ancak sezgisel olarak hissedilebilecek bir alanın varlığını kabul ederiz. Bu kabulleniş, zihni anlamsız sorularla uğraşmaktan kurtarır ve bir tür huzur yani “entelektüel dinginlik” sağlar.

Wittgenstein’ın “mistik” kelimesini kullandığı bir başka aforizma da şudur:

Dünyayı sub specie aeterni (sonsuzluk perspektifinden) kavrayış, onu “sınırlı bir bütünlük” olarak kavrayıştır.

Dünyayı sınırlı bir bütünlük olarak duyumsamak ise “Mistik” olandır.[12]

Bu duygu, bizi ulaşılamaz aşkın olana yöneltir. Wittgenstein buradaki sub specie aeterni (Sonsuzluk perspektifinden) Schopenhauer’dan almıştır. Terim bu filozofta “zaman ve mekânın dışından”, “kalıcı ve bütünsel bir perspektiften” bakmayı ifade eder. Bireysel iradenin sınırlarını aşarak, dünyayı birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak görmektir.[13] Sınırlı bütün ise, kendini evrenin geri kalanından ayrı ve bağımsız gören bireydir Aynı zamanda bu, “isteme”nin sonsuz parçalara bölünmüş halidir.[14]

Wittgenstein’da ise bu kavram ilk olarak Defterler’de ortaya çıkar. Wittgenstein kavramı burada estetik bir bağlamda kullanır.

Sanat eseri sub specie aeterni görülen nesnedir, ve iyi bir hayat da sub specie aeterni görülen dünyadır. Bu, sanat ve etik arasındaki bağlantıdır.[15]

Wittgenstein’a göre, dünyayı sonsuzluk perspektifinden incelediğimizde, Schopenhauer’da olduğu gibi onu parçalara ayrılmış bir olgular dizisi olarak değil, tamamlanmış, sınırlı ve eksiksiz bir bütün olarak görürüz. Bu, dünyanın sınırlarının olduğuna dair bir bilinçtir yani dünyanın bu olduğunu ve başka hiçbir şey olamadığını fark etmektir. Bu bilinçle olaylara ve dünyaya, geçici ve kişisel bakış açılarından sıyrılarak, sanki sonsuzluğun bir parçasıymış gibi bakarız. Bu, kişisel duygular, arzular ve zamanın sınırlamalarından bağımsız, evrensel ve nesnel bir bakış açısıdır.

Toplam bir bütün olarak kavranan dünya yalnızca olaylar zinciri olarak değil, tümüyle kavranabilecek anlamlı sınırlı bir yapıdır, insan aklı tarafından bu sınırlılık içinde kavranabilir.

Wittgenstein, bu önermede iki temel fikri birleştirir:

1. Felsefi Bakış: Dünyaya “Sonsuzluk perspektifinden (zamandan ve bireysel bakış açılarından sıyrılarak) baktığımızda, onu tüm olgularını içeren kapalı, sınırlı bir sistem, bir bütün olarak görürüz.

2. Mistik Deneyim: Bu bütünlüğü ve sınırlılığı “hissetmek”, bizi olgular dünyasının ve dilin sınırlarının ötesine taşır. Bu deneyim, ifade edilemez olanı (dünyanın var olmasının sırrını, anlamı, değeri) kavramanın bir yoludur ve Wittgenstein bunu “mistik” olarak adlandırır. Bu, dinî bir mistisizmden çok, dilin ve mantığın ötesindeki bir varoluşsal kavrayıştır.

Burada şunları sorabiliriz: “Peki Mistik dediğimiz bu duygu nedir? Tractatus’a göre hangi karşılaşmanın ürünüdür?

Tractatus’un bütününe baktığımızda şu cevabı verebiliriz: Bu mistik duygu realite dünyasının dışından gelen bir şey değildir. Bu duygunun kaynağı, ne olgular dünyasındaki bir realite deneyimidir ne ayrı bir mistik bölgedir ne de dünyadaki herhangi bir olguyu duyularımızla algılarken edindiğimiz değerlerin doğrudan bilgisidir. Bu duygu, dünyanın sınırlı bir bütün olarak kavranışının ta kendisidir. Dikkatle baktığımızda şunu açıkça görürüz: Bu duygu kendini harekete geçiren bu ‘bir şey’, hiçbir şey değildir sadece dünyanın sınırlı bir bütün olarak kavranışıdır — ki, bu bütünlüğün kendisi bir olgu değildir — ve bu kavrayış, bir tür seyirle, daha doğrusu sub specie aeterni (sonsuzluk perspektifi) olarak nitelenen bir yoluyla gerçekleşir.

Peki mistik olan duygunun ortaya çıkmasını sağlayan, sınırlı bir bütün olarak sezgisiyle kavranan bu dünya nedir? Kuşkusuz bu dünya, Tractatus’un ilk aforizmasında belirtildiği gibi olgular toplamından, diğer bir deyişle ”mantıksal uzaydaki olgular”dan ibarettir.

Mistik duygu, aşkın bir kaynaktan veya olgusal olmayan değerlerden (örneğin dünyadaki veya ötesindeki değerlerden) değil, yalnızca mantıksal uzayın içinden doğar. Bu duygu, dünyanın içkinliğine sıkıca bağlıdır ve onunla tam örtüşür. Dünyanın anlamı, her türlü “öte” fikrinden arınmış, saf bir şekilde dünyanın kendisiyle bütünleşmesidir: Var olan, nedensizce vardır. Olgusal dünyanın dışında ne bir kaçış yolu ne de alternatif bir alan bulunur, bu mistik deneyim, aşkınlık arayışının tersine, tamamen duyularla algılanan dünyanın içkinliğinde ortaya çıkar.

 

Wittgenstein’da “mistik” konusunda ele alacağımız son aforizma şudur:

Dünyanın sonsuzluk bakış açısından kavranışı, onun sınırlı bir bütünlük olarak kavranışıdır.

 Dünyanın sınırlı bir bütünlük olarak hissedilmesi mistik olandır.[16]

Bir öncekinde olduğu gibi burada da “mistik”, dünya kavramıyla bağlantılıdır yani kozmolojiktir.



[1] Arthur Schopenhauer, Die Welt als Wille und Vorstellung, Band 1, Anhang)

[2] Bertrand Russell: Letters to Ottoline Morrell 1912-1932 - A Private Record), ed. Rupert Hart-Davis Thames and Hudson London, 1989,

[3] Ray Monk Ludwig Wittgenstein: The Duty of Genius Jonathan Cape, London Free Press (New York) 1990 p. 136.

[4] Ray Monk Ludwig Wittgenstein: The Duty of Genius Jonathan Cape, London Free Press (New York) 1990 p. 304.

[5] Drury Maurice O’Connor Ludwig Wittgenstein: Personal Recollections (Ed: Rush Rhees)”Conversations with Wittgenstein” (Drury) Oxford University Press 1981 110-114,

[6] Ibid.i 160-161.

[7] Russell Nieli, Wittgenstein: From Mysticism to Ordinary Language, State University of New York Press, Albany, New York, 1987; p. 33.

[8] Atkinson, J., The mystical in Wittgenstein’s early writings, Routledge, 2009, pp. 56-78

[9] Tractatus Logico-Philosophicus, 6.44.

 

[10] Wittgenstein Lectures and Conversations on Aesthetics, “A Lecture on Ethics Cyril Barrett (ed.), University of California Press, 1967, p. 41.

[11] Malcolm, ”Wittgenstein: A Religious Point of View?” Edition, Peter Winch Cornell University Press, 1994, p. 58.

[12] Tractatus, 6.45.

[13] Schopenhauer, Dünya İsteme ve Tasarım Olarak, çev. Levent Özşar Kabalcı Yayınevi, 2004 Cilt 1, s. 258-260.

[14] Ibid. § 63, s. 434-435.

[15] Defterler, 7 Ekim 1916.

[16] Tractatus, 6.45.