20 Şubat 2026 Cuma

TRACTATUS'TA MİSTİK OLAN

 

                  TRACTATUS'TA MİSTİK OLAN

 

 

Yukarıda gördüğümüz gibi Wittgenstein, dilin sınırlarını ve mantıksal yapısını ele alırken, dilin ifade edemediği, sözle anlatılamaz bir alanın varlığını da kabul eder, bu alanı, mistik diye niteler. Ona göre, anlamlı bir sözce olguyu resmeder. Dil, dünyanın kendisi, varoluş ve ahlaki değerler sözle anlatılamayan, mantıksal olarak temellendirilemeyen mistik ögelerdir. Sözle anlatılamasa da mistik olanın varlığı hissedilir, gösterilir.

Tractatus’un sonunda yer alan meşhur önerme “Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı” (7) bu düşüncenin en net ifadesidir ve kitabın hem mantıksal sınırlarını hem de bu sınırların ötesindeki manevi ve estetik boyutlara olan saygısını vurgular. Mistik yani ifade edilemeyen, sessizliğin ve dilin ötesindeki gerçeğin ta kendisidir.

Wittgenstein’da gösterme/söyleme dikotomisine ilişkin açıklamalarımızı çokça tartışılan “mistik olan”a dair açıklamalarla bitirelim.

Sözlerimize başlarken konuyla ilgili tartışmalarda yapılan bir yanlışa değinelim. Pek çok araştırmacı Wittgenstein’ın “mistik” hakkındaki düşüncelerini “mistisizm” başlığı altında ele almaktadırlar. Oysa bu, doğru değildir. Nedenleri şunlardır:

1. Mistisizm” mistikle ilgili inanç ve düşünce sistemidir. Schopenhauer’ın ifadesiyle mistisizm

bilgi teorisi ve ahlak alanında ortaya konan, algı, kavram ve genel olarak tüm bilginin ulaşmaya güç yetiremediği şeyi doğrudan hissetmeye çalışan bir sistemdir.[1]

 Mistik bir doktrini benimseyen kişi mutlak gerçek, Tanrı veya nihai birlik vs. gibi teorik bir şeye inanır. Bunların akıl yürütme veya empirik bilgilere değil, doğrudan deneyim, sezgi veya tanrısal bir aydınlanma gibi çeşitli adlarla anılan aşkın bir bilgi türüyle bilinebileceklerini kabul eder, bu aşkın bilgiyle “gerçek üstü gerçeği bilmeye çalışır

Wittgenstein’ın Tractatus’taki “mistik” kavramı ise tamamen farklıdır. Mistik mistisizmlerde olduğu ulaşılmaya çalışılan bir ideal, gerçek üstü bir şey değildir, söz dışı deneyim dışı bir alandır. Wittgenstein’ın amacı mistik tecrübeyi sistematik bir yapı gibi ele almak ve yüceltmek değildi, dilin sınırlarını çizmekti. Onun “mistik” dediği şey, dilin yapısından kaynaklanan bir sınırdır. Tractatus’un temel tezi şudur:”. “Mistik” (örneğin “dünyanın var olması karşısında duyulan hayret (6.44), mutlu hayat (6.43), değer 6.4 olgusal dünyanın dışında kalır, dilin sınırlarının ötesinde, “söylenemez olandır. Sonuçta “mistik”le ilgili sözceleri “mistisizm” diye anlamak, Tractatus’un kendi mantığıyla çelişir.

2. Tractatus’ta ‘mistisizm vardır.” demek, “mistik”i sabit bir doktrin gibi algılamak anlamına gelir. Bu, Wittgenstein’ın temel dil anlayışıyla çelişir. Mistik doktrinler inanç ürünü totolojik yargılardan ve sübjektif tasavvurlardan oluşan kapalı bir sistemdir. Bu durum, Wittgenstein’ın felsefeyi bir doktrinler bütünü değil, düşünceleri netleştiren bir faaliyet olarak gören temel görüşüne doğrudan aykırıdır. Wittgenstein “mistik olan”ı, dilin sınırlarına çarptığımızda ortaya çıkan ve ancak işaret edilebilen şey olarak görür. Bu işaret etme eylemi ne bir mantık sistemi ne de bir dil teorisidir, susmayı öngören etik ve mistik bir tutumun ifadesidir.

 

3. Tractatus’ta etik ve estetik de “mistik” alanın parçasıdır. Bunlar “nasıl yaşamalı?”dan çok “nasıl kabul etmeli” sorusunu ima eder, yine de önermelerle kanıtlanamaz. Onun “mistiği”, geleneksel meditasyon veya birleşme pratiklerini değil, dilin ulaşamadığı, gösterilebilir söylenemez olanın epistemolojik sınırını (bilginin sınırını) işaret eden felsefi bir kategoridir. Dolayısıyla bunları bir doktrin gibi sunmak, Wittgenstein’ın etiği bir “bilgi sistemi” değil, dünyaya bakıştaki değişim olarak görmesiyle çelişir.

Bütün bunların özet kanıtı olan bir cümle yazmak gerekirse, şunu diyebiliriz: Almanca felsefi literatürde tıpkı Kant’ın noumen’i gibi Wittgenstein’ın mistiği “die Mystik bei Wittgenstein şeklinde felsefi bir terimdir. Terimin anlamı, dilin sınırları dışında kalan, gösterilebilir söylenemez olan demektir.

Tractatus’ta mistisizm değil, mistik vardır, tezimizi bu şekilde ortaya koyduktan sonra bu kavramı açıklamaya geçebiliriz. Wittgenstein’da mistiği iki başlıkta ele alacağız: 1. Tractatus öncesi mistik 2. Tractatus’taki mistik

TRACTATUS ÖNCESİ MİSTİK

 

 

Tractatus öncesi Wittgenstein’da “mistik”i anlamak için şunu göz önünde bulundurmalıdır: Wittgenstein’ın 1914-1918 yıllarında Savaş sırasında Tractatus’u yazarken büyük düşünsel ve varoluşsal çalkantılar yaşamıştır. Ele alacağımız “mistik” fikri işte dönemde ortaya çıkmıştır. Bunu Bertrand Russell’ın Lady Ottoline Morell’e 1919 kışında yazdığı mektupta görebiliyoruz. Bu mektubu Russell Tractatus’un el yazmasını Wittgenstein’la Hollanda’da tartışmasından sonra yazmıştır. Mektup, Wittgenstein’ın Birinci Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde yani Tractatus’taki fikirlerini geliştirdiği dönemdeki genel ruh halini anlamamız için paha biçilmez bir kaynaktır. Russell Morelle’e mektupta şunları yazmaktadır:

Sana anlatacağım ilginç şeyler var. Tarnov in Galicia’da (bugün Polonya'da Tarnów) Wittgenstein’la bir hafta süreyle Tractatus’u tartıştık. Bugün buradan [20 Aralık 1919, Lahey’den] ayrılıyorum. Kitap hakkında daha da iyi düşünmeye başladım, gerçekten harika bir kitap olduğuna eminim, ancak doğru olduğundan emin değilim. Kitabında daha önce bir mistisizm tadı hissetmiştim, onun konuşmamızda tam bir mistik haline geldiğini görünce şaşırdım. Wittgenstein Kierkegaard ve Angelus Silesius gibi yazarları okuyor ve ciddi olarak keşiş olmayı düşünüyor. Her şey William James’in Dini Tecrübenin Çeşitleri kitabıyla başladı ve savaştan önce tek başına Norveç’te geçirdiği ve neredeyse delirmenin eşiğine geldiği kış aylarında (şaşırtıcı olmayan bir şekilde) bu durumu daha da ilerledi. Ardından savaş sırasında tuhaf bir şey oldu. Galiçya’daki Tarnov kasabasına görevli olarak gitti ve tesadüfen bir kitapçıya rastladı. Dükkânda sadece kartpostallar varmış gibi görünüyordu. Ancak içeri girdi ve sadece tek bir kitap olduğunu gördü: Tolstoy’un İnciller Üzerine (On the Gospels). Başka kitap olmadığı için onu aldı. Okudu, tekrar okudu ve o andan itibaren, top ateşi altında bile olsa her zaman yanında taşıdı. genel olarak Dostoyevski’yi (özellikle Karamazof Kardeşler’i) Tolstoy’dan daha çok sevdi. Mistik Wittgenstein’ın düşüncesine ve duygularına derinden nüfuz etmiş, bence (o kabul etmese de) mistisizmde en çok sevdiği şey, onu düşünmekten alıkoyma gücü. Keşiş olacağını pek sanmıyorum, bu bir niyet değil, bir fikir. Asıl niyeti öğretmen olmak. Dünyevi malları yük olarak gördüğü için tüm parasını kardeşlerine ve kız kardeşlerine verdi. Keşke onu görseydin.[2]

Russell burada gerçekten olağanüstü bir kişiliği, Tanrı takıntılı ve Tanrı tarafından rahatsız edilen bir kişiyi anlatır. Wittgenstein’ın keşiş olma düşüncesi, Russell’ın düşündüğünden daha ciddiydi. 1926’da köy okulu öğretmenliğini bırakmaya karar verdiği yıl, Avusturya’daki bir Benedikten manastırına katılmak için başvurdu, ancak Başrahip cesaretini kırdı. Yetişkinlik hayatının büyük bölümünde Wittgenstein, Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler’indeki bilge keşiş Baba Zosima figürüne hayrandı[3] ve Zosima’nın konuşmalarından uzun pasajları ezbere okuyabiliyordu.[4]

Wittgenstein’ın “mistik sezgi” anlayışı ile William James’in “mistik deneyim” anlayışı, yüzeyde benzer görünse de temel vurgularında ayrılır. James mistiği insanı dönüştüren manevi tecrübelerin merkezine yerleştirir. Wittgenstein’da “mistik” teolojik değil, lengüistiktir. Wittgenstein mistiği dilin sınırlarında konumlandırır. Wittgenstein için mistik olan, dünyanın bir bütün olarak doğrudan kavranmasıdır, bu kavrayış, mantıksal-dilsel ifadeye kapalıdır ve dinsel bağlam içermez. Onun mistiği, varoluşun sessizce “gösterildiği” bir farkındalıktır.

Mistik Wittgenstein’ın hayat problemine cevap verir: Filozof 11-6 / 8.7-16 tarihli günlüğüne şöyle yazar:

 Belki de Tanrı’ya inanmak sadece bir tür kabuldür. Belki de Tanrı’nın varlığını kabul etmek, hayatın anlamını kabul etmekle aynı şeydir.

 8 Temmuz 1916’da şunu yazar:

Hayatın anlamı, belki hayatın kendisidir. Belki de hayatın anlamı, her anı dolu dolu yaşamaktır.

16 Temmuz 1916

 Bugünlerde sürekli olarak ölümün anlamını düşünüyorum. Ölüm ne anlama geliyor? Bazı insanlar ölümün her şeyin sonu olduğunu söylüyor. Bazı insanlar ise ölümden sonra bir hayat olduğunu söylüyor. ben bu cevapların hiçbirinden tatmin olmuyorum. Belki de ölüm, hayatın bir parçasıdır. Belki de ölüm, hayatın anlamını anlamamıza yardımcı olur.

Wittgenstein’ın “mistik” anlayışını James’i, Tolstoy’u veya Baba Zosima’yı anlamadan anlamaya çalışmak, Yeni Platonculuğu anlamadan İskenderiyeli Kilise Babalarını veya Hegel, Fransız Sosyalizmi ve Ricardian ekonomisini anlamadan Marx’ı anlamaya çalışmaya benzer.

Wittgenstein dini inançlarını ve kanatlarını genellikle kendine saklardı. Augustinus’un İtiraflar’ını “olasılıkla yazılmış en ciddi kitap” olarak tanımlasa da tıpkı Augustinus’un yaptığı gibi dini inançlarını halka açıkça itiraf etmezdi. Bu tür inançlarını sadece en yakın arkadaşlarıyla paylaşırdı, ki, bunların en önemlisi mimar Paul Engelmann’dı. Bu, Tractatus’u yazdığı dönemdeki genel inancıyla da uyumluydu, Batı’daki çoğu insanın dini inançlarının aşırı sözelleştirmeden mustarip olduğunu ve “yüksek şeyler” alanında dilin gerçeği ifade etmek için yetersiz bir araç olduğunu düşünüyordu.

Kelimelerin anlamını kaybettiği yerde konuşmayı bırakmalıyız. Din, ‘aşırı sözelleştirme’ ile değil, sessiz bir hayranlıkla ifade edilmelidir.[5]

Dil, gerçekliğin sıradan olgularını betimlemek için uygundur, ancak kutsal olanı ifade etmeye çalıştığımızda kelimeler yetersiz kalır.[6]

Wittgenstein’ın sessizlik tercihinin önemli bir istisnası vardı. Filozof, 1929’da üniversiteye döndükten kısa süre sonra Cambridge’de bir öğrenci grubuna bir konferans verdi. Bu konferansta sessizliğini bir defalığına bozdu. “Etik Üzerine Konferans” olarak bilinen bu belge çok değerlidir. Wittgenstein’ın erken dönem felsefesini anlamak için gereklidir. Özellikle bu dönemi şekillendiren dini deneyimlerin arka planını kavramada son derece önemli ve vazgeçilmez bir araçtır, hem Tractatus’taki hem de Defterler’deki gizemli ve mistik bazı pasajları yorumlamaya yardım eder.

Tractatus’un yayımlanmasından bu yana yapılan yorumların çoğu, kitabın teknik mantık ve dil sistemine odaklanır, genel ahlaki ve manevi temasını büyük ölçüde göz ardı eder. 1970’lerde ve 1980’lerde bazı yorumcular bu durumu değiştirmeye çalışmışlardır, fakat, çok az ilerleme kaydedilmiştir. Wittgenstein’ın erken dönem felsefesindeki “mistik”, “sonsuzluk”, “hayatın anlamı”, “zamansızlık”, “Tanrı” ve “etik” gibi konularda pek az yazı vardır. Özellikle İngiliz analitik geleneğine mensup filozofların yorumları ise, genellikle konuya duyarsızdır ve ilgisizdir. Bu da çalışmalarının değerini düşürmektedir.[7]

Tractatusun birinci dönemini yorumlayan mantıkçı pozitivistlerin aksine Atkinson, Wittgenstein’ın erken felsefesinde “yüksek şeylerin” düşmanı olmadığını kabul eder.[8]

Tractatus öncesi Wittgenstein’da “mistik”i anlamak için bu bilgiler yeterlidir. Şimdi planımıza uygun olarak Tractatus’taki “mistik”i görelim.

TRACTATUS’TAKİ MİSTİK

Konuyu anlatmaya geçmeden önce Wittgenstein’ın Tractatus’ta niçin “mistik” kelimesini kullandığını açıklayalım Wittgenstein’ın “mistik “ kavramını kullanma nedenleri:

 1. Dilin Sınırları ve İfade Edilemeyen Gerçeklik: Wittgenstein, Tractatus’ta dilin sadece olgusal dünyayı temsil edebileceğini savunur. Ancak, etik, estetik ve din gibi alanlar, dilin sınırlarının ötesinde yer alır. Bu tür konular, “mistik” olarak nitelendirilir, çünkü dil ile ifade edilemezler, ancak kendilerini gösterirler. Örneğin, Wittgenstein, “Dünyanın nasıl olduğu değil, var olması mistiktir” der (6.44). Bu, dünyanın varoluşunun kendisinin anlaşılamaz ve ifade edilemez bir mucize olduğunu vurgular.

 2. Etiğin ve Estetiğin Mistik Doğası: Wittgenstein, etik ve estetiğin değerlerinin dünyanın olgusal yapısının dışında olduğunu belirtir. Bu değerler, dilin sınırlarını aşar ve bu nedenle “mistik” olarak tanımlanır. Örneğin, “Dünyada hiçbir değer yoktur ve eğer olsaydı bile bir değeri olmazdı” (6.41). Bu, etik ve estetiğin dünyanın olgusal yapısıyla açıklanamayacağını, ancak insanın varoluşsal deneyiminde hissedilebileceğini gösterir.

3. Dünyayı Bir Bütün Olarak Görmek: Wittgenstein, dünyayı “sınırlı bir bütün” olarak görmenin mistik bir deneyim olduğunu söyler (6.45). Bu, dünyanın olgusal yapısının ötesine geçen ve insanın varoluşsal bir perspektif kazanmasını sağlayan bir bakış açısıdır. Bu tür bir deneyim, dilin sınırlarını aşar ve bu nedenle mistik olarak adlandırılır.

 4. Sessizlik ve İfade Edilemeyen: Wittgenstein, Tractatus’un sonunda “Üzerine konuşulamayan şeyler hakkında sessiz kalınmalıdır” (7) der. Bu, mistik olanın dil ile ifade edilemeyeceğini, ancak sessizlikle anlaşılabileceğini vurgular. Mistik deneyimler, dilin ötesinde olduğu için, onlar hakkında konuşmak yerine sessiz kalmak gerekir.

5. Kişisel Deneyimler ve Mistik Ögeler: Wittgenstein’ın kişisel hayatında da mistik ögeler önemli bir yer tutar. Örneğin, yukarıda söylediğimiz gibi Wittgenstein savaş sırasında Tolstoy’un dini yazılarından etkilenmiş ve mistik deneyimler yaşamıştır. Bu deneyimler, Tractatus’ta ifade edilen mistik ögelerin arka planını oluşturur. Wittgenstein, bu deneyimlerin dil ile ifade edilemeyeceğini, ancak insanın varoluşsal anlayışını derinleştirdiğini düşünür.

Wittgenstein Tractatus’ta “mistik”i üç aforizmada kullanır. Bu aforizmaları olabildiğince geniş bir şekilde ele alacağız. Ele alacağımız ilk aforizma şudur:

Dünyanın nasıl olduğu değil, var olması gizemli’dir.[9]

Bu, Tractatus’un en kritik ifadelerinden biridir. “Mistik”in temel bir yönünü, dünyanın varoluşunun kendisindeki hayret olarak tanımlar, bu, dünyanın belirli düzenlemeleri veya olguları değil, varoluşunun kendisidir. Dünyanın “var olduğu” olgusu, ampirik tanımlamanın ötesindedir.

“Neden bir evren var?” felsefede çokça tartışılmıştır. Bu tartışmalar kimi zaman metafizik kimi zaman bilimsel teoriler çerçevede yapılmıştır. Oysa kozmogoni metafiziğin bir problemi değildir, çünkü metafizik önermeler doğrulanamaz ve yanlışlanamaz, anlamsızdır. Evrenin ortaya çıkışına dair bilimsel teoriler de olamaz. Çünkü teoriler de doğrulanmak için başka teorilere muhtaçtır. Bu, sonsuzca geri gider. Bu konuda bilimsel önermeler de olamaz. Çünkü evrenin ortaya çıkışına ilişkin hiçbir gözlem yoktur. Bu nedenle bir açıklama ilkesi explanan oluşturulamaz.

Modal açıdan baktığımızda dünyanın var olması zorunlu değil, mümkündür. Dünya olmayabilirdi. Buna rağmen dünya vardır. Wittgenstein’ın “mistik” saydığı şey, dünyanın var oluşunun koşulsuzluğudur. Koşulun temel özelliği empirik ya da mantıksal olarak belirlenebilmesidir. Oysa dünyanın var olmasını sağlayan koşullar ne empirik olarak ne de mantıksal olarak belirlenemez. Dünya vardır ve bu var olmanın koşulu yoktur ya da varsa bile bilinemez.

Peki, bu durum, dünyanın var olmasının rastlantısal olduğu anlamına mı gelir? Yani, “bir şeylerin hiçlik yerine var olması” durumu rastlantısal mıdır? Bu zor bir sorudur. Çünkü dünyanın rastlantısallığını ortadan kaldıran ve bize her şeyin bir nedeni olduğunu hissettiren şey tam da dünyaya eklenen bu anlam değil midir?

Kesin olan bir şey vardır: Mistik duygu, şeylerin nasıl olduğunu yani düzenini veya biçimini değil, sadece var olduğunu ele alır. Hiçbir önerme ister anlamlı ister anlamsız olsun, bu varoluş gerçeğini tek başına ifade edemez.

“Dünyanın nasıl olduğu değil, var olduğudur mistik olan” aforizmasının belirttiği şey budur.

Wittgenstein “bu neden böyle?” sorusunu asla sormaz, çünkü ona göre “cevabı formüle edilemeyen bir sorunun, sorusu da formüle edilemez. Bir bilmece yoktur. Eğer bir soru bir şekilde sorulabiliyorsa, o soruya bir cevap da verilebilir.

Bu aforizmada “das mystische”, Wittgenstein’ın felsefesinin kalbinde yer alır: Dünyanın olgusal sınırları içinde sıkışıp kalmış insanın, o sınırları aşma arzusunun trajik ifşasıdır. Bu kavram, Tractatus’u salt bir mantık metninden çıkarıp varoluşun sınırlarına dair bir belgeye dönüştürür. “Mistik” kelimesini kullanması, onun felsefi yaklaşımının ve dil anlayışının özgünlüğünden kaynaklanır. Bu bağlamda “mistik” kavramı, onun felsefi sisteminde özel bir yere sahiptir.

Dil, dünyadaki olguları yalnızca doğru-yanlış karşıtlıkları içinde ele aldığından, dünyanın varlığına dair bir ifade anlamlı bir önerme olmaz, çünkü dünyanın varlığı bir olgu durumu değildir. Bu yüzden dünyanın var oluşuna dair, doğru ya da yanlış olabilen bir önerme olamaz, dünyanın varlığı mantıksal açıdan analiz edilemez. Wittgenstein bir başka aforizmada şöyle sorar: “Bir şeyin gerçekleşebilmesi için neyin var olması gerektiğini sormanın bir anlamı var mıdır?” (TLP 5.5542). Dünyanın var oluşu dilin ulaşamadığı noktada kendini gösterir, bir oluş olarak sessizlikte parlar. Bu nedenle Wittgenstein ayrıca “hayret”ten de söz eder.

Kastedilen, ifade edilemeyenin dilin ötesinde aşkın veya açıklanamaz bir varlık olarak var olması değil, daha ziyade, söylenebilen ve gösterilebilen arasındaki karşıtlıktan ortaya çıkmasıdır. Mistik olan, “ne” ya da “nasıl” sorusuna dair her türlü tanımın sona erdiği ve yalnızca yokluğa ilişkin saf mevcudiyetin kendini gösterdiği yeri temsil eder. Bu da şu anlama gelir: Dünya, kendini açığa vuran bir varlık olarak, yalnızca bu olayda “vardır”.

Bu nedenle Wittgenstein dünyanın var olmasına hayret eder, dünyayı bir “mucize” olarak görür. Bunu Etik Üzerine Konferans’ta açıkça görebiliriz. Bu konferansta Wittgenstein dünyanın var olmasının insanı sarsan bir mucize olduğunu vurgular:

Var olmanın bir mucize olduğunu düşünüyorum... Dünyanın olması gerektiğini söyleyemeyiz. O, sadece vardır ve bu inanılmazdır.[10]

“Hayret deneyimi”ni Wittgenstein en önemli etik deneyim kabul eder. Wittgenstein’ın 1940’larda öğrencisi olan Norman Malcolm, bu aforizma hakkında yorum yaparken demektedir ki,

Herhangi bir şeyin var olmasına duyulan belirli bir şaşkınlık duygusu, Wittgenstein’ın sadece Tractatus döneminde değil, onu tanıdığım zaman da yaşadığı bir şeydi: Dünyanın var olmasına karşı duyduğu derin bir şaşkınlık, hayret duygusu. Onun için, bir şeylerin var olması (hiçbir şeyin olmaması yerine) esrarengiz, akıl almaz, mucizevi bir olguydu. Bu duygu, onun tüm felsefi düşüncesinin arka planını oluşturan dinsel bir tonda yankılanıyordu.[11]

Malcom’un bu ifadelerinden anlıyoruz ki, Tractatus’ta “mistik”

sadece kuru bir mantıksal kategori değildir, aynı zamanda Wittgenstein için derin kişisel bir anlam taşıyan bir kavramdır. Metnin katı mantıksal yapısı ile Wittgenstein’ın bu kişisel, derinlemesine hissedilen yönleri arasında bir gerilim vardır, ya da bunlar birbirini tamamlar. Hacker’ın bu yorumuna göre, mistik duygu, dilin çaresizliğinden doğar. bilimsel veya felsefi bir bilgi değildir, dilin ifade edemediği, sadece hissedilebilen bir şeydir.

Mistik duygu, dilin neyin anlamlı bir şekilde söylenebileceği ve neyin söylenemeyeceği arasındaki sınıra temas ettiğinde ortaya çıkar. Etik, estetik ve varoluşun kendisi gibi konular, Tractatus’a göre dilin sınırlarının ötesindedir. Bunlar hakkında bir önerme kuramayız çünkü bu konular dünyanın olgusal durumları değildir.

Mistik,  bir hayal kırıklığı olarak değil, bir entelektüel dinginliktir. Dilin sınırlarını anladığımızda, bu sınırların ötesindeki konular hakkında konuşmaya çalışmanın boşuna olduğunu kavrarız. Artık felsefenin ve bilimin açıklayamayacağı, ancak sezgisel olarak hissedilebilecek bir alanın varlığını kabul ederiz. Bu kabulleniş, zihni anlamsız sorularla uğraşmaktan kurtarır ve bir tür huzur yani “entelektüel dinginlik” sağlar.

Wittgenstein’ın “mistik” kelimesini kullandığı bir başka aforizma da şudur:

Dünyayı sub specie aeterni (sonsuzluk perspektifinden) kavrayış, onu “sınırlı bir bütünlük” olarak kavrayıştır.

Dünyayı sınırlı bir bütünlük olarak duyumsamak ise “Mistik” olandır.[12]

Bu duygu, bizi ulaşılamaz aşkın olana yöneltir. Wittgenstein buradaki sub specie aeterni (Sonsuzluk perspektifinden) Schopenhauer’dan almıştır. Terim bu filozofta “zaman ve mekânın dışından”, “kalıcı ve bütünsel bir perspektiften” bakmayı ifade eder. Bireysel iradenin sınırlarını aşarak, dünyayı birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak görmektir.[13] Sınırlı bütün ise, kendini evrenin geri kalanından ayrı ve bağımsız gören bireydir Aynı zamanda bu, “isteme”nin sonsuz parçalara bölünmüş halidir.[14]

Wittgenstein’da ise bu kavram ilk olarak Defterler’de ortaya çıkar. Wittgenstein kavramı burada estetik bir bağlamda kullanır.

Sanat eseri sub specie aeterni görülen nesnedir, ve iyi bir hayat da sub specie aeterni görülen dünyadır. Bu, sanat ve etik arasındaki bağlantıdır.[15]

Wittgenstein’a göre, dünyayı sonsuzluk perspektifinden incelediğimizde, Schopenhauer’da olduğu gibi onu parçalara ayrılmış bir olgular dizisi olarak değil, tamamlanmış, sınırlı ve eksiksiz bir bütün olarak görürüz. Bu, dünyanın sınırlarının olduğuna dair bir bilinçtir yani dünyanın bu olduğunu ve başka hiçbir şey olamadığını fark etmektir. Bu bilinçle olaylara ve dünyaya, geçici ve kişisel bakış açılarından sıyrılarak, sanki sonsuzluğun bir parçasıymış gibi bakarız. Bu, kişisel duygular, arzular ve zamanın sınırlamalarından bağımsız, evrensel ve nesnel bir bakış açısıdır.

Toplam bir bütün olarak kavranan dünya yalnızca olaylar zinciri olarak değil, tümüyle kavranabilecek anlamlı sınırlı bir yapıdır, insan aklı tarafından bu sınırlılık içinde kavranabilir.

Wittgenstein, bu önermede iki temel fikri birleştirir:

1. Felsefi Bakış: Dünyaya “Sonsuzluk perspektifinden (zamandan ve bireysel bakış açılarından sıyrılarak) baktığımızda, onu tüm olgularını içeren kapalı, sınırlı bir sistem, bir bütün olarak görürüz.

2. Mistik Deneyim: Bu bütünlüğü ve sınırlılığı “hissetmek”, bizi olgular dünyasının ve dilin sınırlarının ötesine taşır. Bu deneyim, ifade edilemez olanı (dünyanın var olmasının sırrını, anlamı, değeri) kavramanın bir yoludur ve Wittgenstein bunu “mistik” olarak adlandırır. Bu, dinî bir mistisizmden çok, dilin ve mantığın ötesindeki bir varoluşsal kavrayıştır.

Burada şunları sorabiliriz: “Peki Mistik dediğimiz bu duygu nedir? Tractatus’a göre hangi karşılaşmanın ürünüdür?

Tractatus’un bütününe baktığımızda şu cevabı verebiliriz: Bu mistik duygu realite dünyasının dışından gelen bir şey değildir. Bu duygunun kaynağı, ne olgular dünyasındaki bir realite deneyimidir ne ayrı bir mistik bölgedir ne de dünyadaki herhangi bir olguyu duyularımızla algılarken edindiğimiz değerlerin doğrudan bilgisidir. Bu duygu, dünyanın sınırlı bir bütün olarak kavranışının ta kendisidir. Dikkatle baktığımızda şunu açıkça görürüz: Bu duygu kendini harekete geçiren bu ‘bir şey’, hiçbir şey değildir sadece dünyanın sınırlı bir bütün olarak kavranışıdır — ki, bu bütünlüğün kendisi bir olgu değildir — ve bu kavrayış, bir tür seyirle, daha doğrusu sub specie aeterni (sonsuzluk perspektifi) olarak nitelenen bir yoluyla gerçekleşir.

Peki mistik olan duygunun ortaya çıkmasını sağlayan, sınırlı bir bütün olarak sezgisiyle kavranan bu dünya nedir? Kuşkusuz bu dünya, Tractatus’un ilk aforizmasında belirtildiği gibi olgular toplamından, diğer bir deyişle ”mantıksal uzaydaki olgular”dan ibarettir.

Mistik duygu, aşkın bir kaynaktan veya olgusal olmayan değerlerden (örneğin dünyadaki veya ötesindeki değerlerden) değil, yalnızca mantıksal uzayın içinden doğar. Bu duygu, dünyanın içkinliğine sıkıca bağlıdır ve onunla tam örtüşür. Dünyanın anlamı, her türlü “öte” fikrinden arınmış, saf bir şekilde dünyanın kendisiyle bütünleşmesidir: Var olan, nedensizce vardır. Olgusal dünyanın dışında ne bir kaçış yolu ne de alternatif bir alan bulunur, bu mistik deneyim, aşkınlık arayışının tersine, tamamen duyularla algılanan dünyanın içkinliğinde ortaya çıkar.

 

Wittgenstein’da “mistik” konusunda ele alacağımız son aforizma şudur:

Dünyanın sonsuzluk bakış açısından kavranışı, onun sınırlı bir bütünlük olarak kavranışıdır.

 Dünyanın sınırlı bir bütünlük olarak hissedilmesi mistik olandır.[16]

Bir öncekinde olduğu gibi burada da “mistik”, dünya kavramıyla bağlantılıdır yani kozmolojiktir.



[1] Arthur Schopenhauer, Die Welt als Wille und Vorstellung, Band 1, Anhang)

[2] Bertrand Russell: Letters to Ottoline Morrell 1912-1932 - A Private Record), ed. Rupert Hart-Davis Thames and Hudson London, 1989,

[3] Ray Monk Ludwig Wittgenstein: The Duty of Genius Jonathan Cape, London Free Press (New York) 1990 p. 136.

[4] Ray Monk Ludwig Wittgenstein: The Duty of Genius Jonathan Cape, London Free Press (New York) 1990 p. 304.

[5] Drury Maurice O’Connor Ludwig Wittgenstein: Personal Recollections (Ed: Rush Rhees)”Conversations with Wittgenstein” (Drury) Oxford University Press 1981 110-114,

[6] Ibid.i 160-161.

[7] Russell Nieli, Wittgenstein: From Mysticism to Ordinary Language, State University of New York Press, Albany, New York, 1987; p. 33.

[8] Atkinson, J., The mystical in Wittgenstein’s early writings, Routledge, 2009, pp. 56-78

[9] Tractatus Logico-Philosophicus, 6.44.

 

[10] Wittgenstein Lectures and Conversations on Aesthetics, “A Lecture on Ethics Cyril Barrett (ed.), University of California Press, 1967, p. 41.

[11] Malcolm, ”Wittgenstein: A Religious Point of View?” Edition, Peter Winch Cornell University Press, 1994, p. 58.

[12] Tractatus, 6.45.

[13] Schopenhauer, Dünya İsteme ve Tasarım Olarak, çev. Levent Özşar Kabalcı Yayınevi, 2004 Cilt 1, s. 258-260.

[14] Ibid. § 63, s. 434-435.

[15] Defterler, 7 Ekim 1916.

[16] Tractatus, 6.45.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder