TRACTATUS'TA MİSTİK OLAN
Yukarıda gördüğümüz gibi Wittgenstein, dilin
sınırlarını ve mantıksal yapısını ele alırken, dilin ifade edemediği, sözle
anlatılamaz bir alanın varlığını da kabul eder, bu alanı, mistik diye
niteler. Ona göre, anlamlı bir sözce olguyu resmeder. Dil, dünyanın kendisi,
varoluş ve ahlaki değerler sözle anlatılamayan, mantıksal olarak
temellendirilemeyen mistik ögelerdir. Sözle anlatılamasa da mistik olanın
varlığı hissedilir, gösterilir.
Tractatus’un
sonunda yer alan meşhur önerme “Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı” (7) bu
düşüncenin en net ifadesidir ve kitabın hem mantıksal sınırlarını hem de bu
sınırların ötesindeki manevi ve estetik boyutlara olan saygısını vurgular. Mistik
yani ifade edilemeyen, sessizliğin ve dilin ötesindeki gerçeğin ta kendisidir.
Wittgenstein’da gösterme/söyleme dikotomisine
ilişkin açıklamalarımızı çokça tartışılan “mistik olan”a dair açıklamalarla
bitirelim.
Sözlerimize başlarken konuyla ilgili
tartışmalarda yapılan bir yanlışa değinelim. Pek çok araştırmacı Wittgenstein’ın
“mistik” hakkındaki düşüncelerini “mistisizm” başlığı altında ele
almaktadırlar. Oysa bu, doğru değildir. Nedenleri şunlardır:
1. Mistisizm” mistikle
ilgili inanç ve düşünce sistemidir. Schopenhauer’ın ifadesiyle
mistisizm
bilgi teorisi ve ahlak alanında
ortaya konan, algı, kavram ve genel olarak tüm bilginin ulaşmaya güç
yetiremediği şeyi doğrudan hissetmeye çalışan bir sistemdir.[1]
Mistik
bir doktrini benimseyen kişi mutlak gerçek, Tanrı veya nihai birlik vs.
gibi teorik bir şeye inanır. Bunların akıl yürütme veya empirik bilgilere
değil, doğrudan deneyim, sezgi veya tanrısal bir aydınlanma gibi çeşitli
adlarla anılan aşkın bir bilgi türüyle bilinebileceklerini kabul eder, bu aşkın
bilgiyle “gerçek üstü gerçeği bilmeye çalışır
Wittgenstein’ın Tractatus’taki
“mistik” kavramı ise tamamen farklıdır. Mistik mistisizmlerde olduğu ulaşılmaya
çalışılan bir ideal, gerçek üstü bir şey değildir, söz dışı deneyim dışı bir
alandır. Wittgenstein’ın amacı mistik tecrübeyi sistematik bir yapı gibi ele
almak ve yüceltmek değildi, dilin sınırlarını çizmekti. Onun “mistik” dediği
şey, dilin yapısından kaynaklanan bir sınırdır. Tractatus’un
temel tezi şudur:”. “Mistik” (örneğin “dünyanın var olması karşısında duyulan
hayret (6.44), mutlu hayat (6.43), değer 6.4 olgusal dünyanın dışında kalır, dilin
sınırlarının ötesinde, “söylenemez olandır. Sonuçta “mistik”le ilgili sözceleri
“mistisizm” diye anlamak, Tractatus’un kendi
mantığıyla çelişir.
2. “Tractatus’ta
‘mistisizm vardır.” demek, “mistik”i sabit bir doktrin gibi algılamak anlamına
gelir. Bu, Wittgenstein’ın temel dil anlayışıyla çelişir. Mistik doktrinler
inanç ürünü totolojik yargılardan ve sübjektif tasavvurlardan oluşan kapalı bir
sistemdir. Bu durum, Wittgenstein’ın felsefeyi bir doktrinler bütünü değil,
düşünceleri netleştiren bir faaliyet olarak gören temel görüşüne doğrudan
aykırıdır. Wittgenstein “mistik olan”ı, dilin sınırlarına çarptığımızda ortaya
çıkan ve ancak işaret edilebilen şey olarak görür. Bu işaret etme eylemi ne bir
mantık sistemi ne de bir dil teorisidir, susmayı öngören etik ve mistik bir
tutumun ifadesidir.
3. Tractatus’ta etik ve estetik
de “mistik” alanın parçasıdır. Bunlar “nasıl yaşamalı?”dan çok “nasıl kabul
etmeli” sorusunu ima eder, yine de önermelerle kanıtlanamaz. Onun “mistiği”,
geleneksel meditasyon veya birleşme pratiklerini değil, dilin ulaşamadığı,
gösterilebilir söylenemez olanın epistemolojik sınırını (bilginin
sınırını) işaret eden felsefi bir kategoridir. Dolayısıyla bunları bir doktrin
gibi sunmak, Wittgenstein’ın etiği bir “bilgi sistemi” değil, dünyaya bakıştaki
değişim olarak görmesiyle çelişir.
Bütün bunların özet kanıtı olan bir cümle
yazmak gerekirse, şunu diyebiliriz: Almanca felsefi literatürde tıpkı Kant’ın
noumen’i gibi Wittgenstein’ın mistiği “die Mystik bei Wittgenstein”
şeklinde felsefi bir terimdir. Terimin anlamı, dilin sınırları dışında
kalan, gösterilebilir söylenemez olan demektir.
Tractatus’ta
mistisizm değil, mistik vardır, tezimizi bu şekilde
ortaya koyduktan sonra bu kavramı açıklamaya geçebiliriz. Wittgenstein’da
mistiği iki başlıkta ele alacağız: 1. Tractatus öncesi mistik 2. Tractatus’taki
mistik
TRACTATUS ÖNCESİ
MİSTİK
Tractatus
öncesi Wittgenstein’da “mistik”i anlamak için şunu göz önünde bulundurmalıdır:
Wittgenstein’ın 1914-1918 yıllarında Savaş sırasında Tractatus’u
yazarken büyük düşünsel ve varoluşsal çalkantılar yaşamıştır. Ele alacağımız “mistik”
fikri işte dönemde ortaya çıkmıştır. Bunu Bertrand Russell’ın Lady Ottoline
Morell’e 1919 kışında yazdığı mektupta görebiliyoruz. Bu mektubu Russell Tractatus’un
el yazmasını Wittgenstein’la Hollanda’da tartışmasından sonra yazmıştır.
Mektup, Wittgenstein’ın Birinci Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde yani Tractatus’taki
fikirlerini geliştirdiği dönemdeki genel ruh halini anlamamız için paha
biçilmez bir kaynaktır. Russell Morelle’e mektupta şunları yazmaktadır:
Sana anlatacağım ilginç şeyler var. Tarnov in Galicia’da (bugün Polonya'da Tarnów) Wittgenstein’la bir hafta süreyle Tractatus’u tartıştık.
Bugün buradan [20 Aralık 1919, Lahey’den] ayrılıyorum. Kitap hakkında daha da
iyi düşünmeye başladım, gerçekten harika bir kitap olduğuna eminim, ancak doğru
olduğundan emin değilim. Kitabında daha önce bir mistisizm tadı
hissetmiştim, onun konuşmamızda tam bir mistik haline geldiğini
görünce şaşırdım. Wittgenstein Kierkegaard ve Angelus Silesius gibi
yazarları okuyor ve ciddi olarak keşiş olmayı düşünüyor. Her şey William James’in
Dini Tecrübenin Çeşitleri kitabıyla başladı ve savaştan önce tek
başına Norveç’te geçirdiği ve neredeyse delirmenin eşiğine geldiği kış
aylarında (şaşırtıcı olmayan bir şekilde) bu durumu daha da ilerledi. Ardından
savaş sırasında tuhaf bir şey oldu. Galiçya’daki Tarnov kasabasına görevli
olarak gitti ve tesadüfen bir kitapçıya rastladı. Dükkânda sadece kartpostallar
varmış gibi görünüyordu. Ancak içeri girdi ve sadece tek bir kitap olduğunu
gördü: Tolstoy’un İnciller Üzerine (On the Gospels). Başka kitap
olmadığı için onu aldı. Okudu, tekrar okudu ve o andan itibaren, top ateşi
altında bile olsa her zaman yanında taşıdı. genel olarak Dostoyevski’yi
(özellikle Karamazof Kardeşler’i) Tolstoy’dan daha çok
sevdi. Mistik Wittgenstein’ın düşüncesine ve duygularına derinden nüfuz
etmiş, bence (o kabul etmese de) mistisizmde en çok sevdiği şey, onu
düşünmekten alıkoyma gücü. Keşiş olacağını pek sanmıyorum, bu bir niyet
değil, bir fikir. Asıl niyeti öğretmen olmak. Dünyevi malları yük olarak
gördüğü için tüm parasını kardeşlerine ve kız kardeşlerine verdi. Keşke onu
görseydin.[2]
Russell burada gerçekten olağanüstü bir
kişiliği, Tanrı takıntılı ve Tanrı tarafından rahatsız edilen bir kişiyi
anlatır. Wittgenstein’ın keşiş olma düşüncesi, Russell’ın düşündüğünden daha
ciddiydi. 1926’da köy okulu öğretmenliğini bırakmaya karar verdiği yıl,
Avusturya’daki bir Benedikten manastırına katılmak için başvurdu, ancak
Başrahip cesaretini kırdı. Yetişkinlik hayatının büyük bölümünde Wittgenstein,
Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler’indeki bilge keşiş Baba
Zosima figürüne hayrandı[3] ve
Zosima’nın konuşmalarından uzun pasajları ezbere okuyabiliyordu.[4]
Wittgenstein’ın “mistik sezgi” anlayışı ile
William James’in “mistik deneyim” anlayışı, yüzeyde benzer görünse de temel
vurgularında ayrılır. James mistiği insanı dönüştüren manevi tecrübelerin
merkezine yerleştirir. Wittgenstein’da “mistik” teolojik değil, lengüistiktir.
Wittgenstein mistiği dilin sınırlarında konumlandırır. Wittgenstein için mistik
olan, dünyanın bir bütün olarak doğrudan kavranmasıdır, bu kavrayış,
mantıksal-dilsel ifadeye kapalıdır ve dinsel bağlam içermez. Onun mistiği,
varoluşun sessizce “gösterildiği” bir farkındalıktır.
Mistik Wittgenstein’ın hayat problemine cevap
verir: Filozof 11-6 / 8.7-16 tarihli günlüğüne şöyle yazar:
Belki de Tanrı’ya inanmak sadece bir tür
kabuldür. Belki de Tanrı’nın varlığını kabul etmek, hayatın anlamını kabul
etmekle aynı şeydir.
8 Temmuz 1916’da şunu yazar:
Hayatın anlamı, belki hayatın
kendisidir. Belki de hayatın anlamı, her anı dolu dolu yaşamaktır.
16 Temmuz 1916
Bugünlerde sürekli olarak ölümün anlamını
düşünüyorum. Ölüm ne anlama geliyor? Bazı insanlar ölümün her şeyin sonu
olduğunu söylüyor. Bazı insanlar ise ölümden sonra bir hayat olduğunu söylüyor.
ben bu cevapların hiçbirinden tatmin olmuyorum. Belki de ölüm, hayatın bir
parçasıdır. Belki de ölüm, hayatın anlamını anlamamıza yardımcı olur.
Wittgenstein’ın “mistik” anlayışını James’i,
Tolstoy’u veya Baba Zosima’yı anlamadan anlamaya çalışmak, Yeni Platonculuğu
anlamadan İskenderiyeli Kilise Babalarını veya Hegel, Fransız Sosyalizmi ve
Ricardian ekonomisini anlamadan Marx’ı anlamaya çalışmaya benzer.
Wittgenstein dini inançlarını ve
kanatlarını genellikle kendine saklardı. Augustinus’un İtiraflar’ını
“olasılıkla yazılmış en ciddi kitap” olarak tanımlasa da tıpkı Augustinus’un
yaptığı gibi dini inançlarını halka açıkça itiraf etmezdi. Bu tür inançlarını
sadece en yakın arkadaşlarıyla paylaşırdı, ki, bunların en önemlisi mimar Paul
Engelmann’dı. Bu, Tractatus’u yazdığı dönemdeki genel inancıyla
da uyumluydu, Batı’daki çoğu insanın dini inançlarının aşırı
sözelleştirmeden mustarip olduğunu ve “yüksek şeyler” alanında dilin gerçeği
ifade etmek için yetersiz bir araç olduğunu düşünüyordu.
Kelimelerin anlamını kaybettiği
yerde konuşmayı bırakmalıyız. Din, ‘aşırı sözelleştirme’ ile değil, sessiz bir
hayranlıkla ifade edilmelidir.[5]
Dil, gerçekliğin sıradan olgularını
betimlemek için uygundur, ancak kutsal olanı ifade etmeye çalıştığımızda
kelimeler yetersiz kalır.[6]
Wittgenstein’ın sessizlik tercihinin önemli
bir istisnası vardı. Filozof, 1929’da üniversiteye döndükten kısa süre sonra
Cambridge’de bir öğrenci grubuna bir konferans verdi. Bu konferansta
sessizliğini bir defalığına bozdu. “Etik Üzerine Konferans” olarak bilinen bu
belge çok değerlidir. Wittgenstein’ın erken dönem felsefesini anlamak için
gereklidir. Özellikle bu dönemi şekillendiren dini deneyimlerin arka planını
kavramada son derece önemli ve vazgeçilmez bir araçtır, hem Tractatus’taki
hem de Defterler’deki gizemli ve mistik bazı pasajları
yorumlamaya yardım eder.
Tractatus’un
yayımlanmasından bu yana yapılan yorumların çoğu, kitabın teknik mantık ve dil
sistemine odaklanır, genel ahlaki ve manevi temasını büyük ölçüde göz ardı
eder. 1970’lerde ve 1980’lerde bazı yorumcular bu durumu değiştirmeye
çalışmışlardır, fakat, çok az ilerleme kaydedilmiştir. Wittgenstein’ın erken
dönem felsefesindeki “mistik”, “sonsuzluk”, “hayatın anlamı”, “zamansızlık”, “Tanrı”
ve “etik” gibi konularda pek az yazı vardır. Özellikle İngiliz analitik
geleneğine mensup filozofların yorumları ise, genellikle konuya duyarsızdır ve
ilgisizdir. Bu da çalışmalarının değerini düşürmektedir.[7]
Tractatus’un birinci dönemini yorumlayan mantıkçı
pozitivistlerin aksine Atkinson, Wittgenstein’ın erken felsefesinde “yüksek
şeylerin” düşmanı olmadığını kabul eder.[8]
Tractatus
öncesi Wittgenstein’da “mistik”i anlamak için bu bilgiler yeterlidir. Şimdi
planımıza uygun olarak Tractatus’taki “mistik”i görelim.
TRACTATUS’TAKİ MİSTİK
Konuyu anlatmaya geçmeden önce Wittgenstein’ın
Tractatus’ta niçin “mistik” kelimesini kullandığını açıklayalım
Wittgenstein’ın “mistik “ kavramını kullanma nedenleri:
1.
Dilin Sınırları ve İfade Edilemeyen Gerçeklik: Wittgenstein, Tractatus’ta
dilin sadece olgusal dünyayı temsil edebileceğini savunur. Ancak, etik, estetik
ve din gibi alanlar, dilin sınırlarının ötesinde yer alır. Bu tür konular, “mistik”
olarak nitelendirilir, çünkü dil ile ifade edilemezler, ancak kendilerini
gösterirler. Örneğin, Wittgenstein, “Dünyanın nasıl olduğu değil, var olması
mistiktir” der (6.44). Bu, dünyanın varoluşunun kendisinin anlaşılamaz ve ifade
edilemez bir mucize olduğunu vurgular.
2.
Etiğin ve Estetiğin Mistik Doğası: Wittgenstein, etik ve estetiğin değerlerinin
dünyanın olgusal yapısının dışında olduğunu belirtir. Bu değerler, dilin
sınırlarını aşar ve bu nedenle “mistik” olarak tanımlanır. Örneğin, “Dünyada
hiçbir değer yoktur ve eğer olsaydı bile bir değeri olmazdı” (6.41). Bu, etik
ve estetiğin dünyanın olgusal yapısıyla açıklanamayacağını, ancak insanın
varoluşsal deneyiminde hissedilebileceğini gösterir.
3. Dünyayı Bir Bütün Olarak Görmek:
Wittgenstein, dünyayı “sınırlı bir bütün” olarak görmenin mistik bir deneyim
olduğunu söyler (6.45). Bu, dünyanın olgusal yapısının ötesine geçen ve insanın
varoluşsal bir perspektif kazanmasını sağlayan bir bakış açısıdır. Bu tür bir
deneyim, dilin sınırlarını aşar ve bu nedenle mistik olarak adlandırılır.
4.
Sessizlik ve İfade Edilemeyen: Wittgenstein, Tractatus’un sonunda
“Üzerine konuşulamayan şeyler hakkında sessiz kalınmalıdır” (7) der. Bu, mistik
olanın dil ile ifade edilemeyeceğini, ancak sessizlikle anlaşılabileceğini
vurgular. Mistik deneyimler, dilin ötesinde olduğu için, onlar hakkında
konuşmak yerine sessiz kalmak gerekir.
5. Kişisel Deneyimler ve Mistik Ögeler:
Wittgenstein’ın kişisel hayatında da mistik ögeler önemli bir yer tutar.
Örneğin, yukarıda söylediğimiz gibi Wittgenstein savaş sırasında Tolstoy’un
dini yazılarından etkilenmiş ve mistik deneyimler yaşamıştır. Bu deneyimler, Tractatus’ta
ifade edilen mistik ögelerin arka planını oluşturur. Wittgenstein, bu
deneyimlerin dil ile ifade edilemeyeceğini, ancak insanın varoluşsal anlayışını
derinleştirdiğini düşünür.
Wittgenstein Tractatus’ta “mistik”i
üç aforizmada kullanır. Bu aforizmaları olabildiğince geniş bir şekilde ele
alacağız. Ele alacağımız ilk aforizma şudur:
Dünyanın nasıl olduğu değil, var
olması gizemli’dir.[9]
Bu, Tractatus’un en kritik
ifadelerinden biridir. “Mistik”in temel bir yönünü, dünyanın varoluşunun
kendisindeki hayret olarak tanımlar, bu, dünyanın belirli düzenlemeleri veya
olguları değil, varoluşunun kendisidir. Dünyanın “var olduğu” olgusu,
ampirik tanımlamanın ötesindedir.
“Neden bir evren var?” felsefede çokça
tartışılmıştır. Bu tartışmalar kimi zaman metafizik kimi zaman bilimsel
teoriler çerçevede yapılmıştır. Oysa kozmogoni metafiziğin bir problemi
değildir, çünkü metafizik önermeler doğrulanamaz ve yanlışlanamaz, anlamsızdır.
Evrenin ortaya çıkışına dair bilimsel teoriler de olamaz. Çünkü teoriler
de doğrulanmak için başka teorilere muhtaçtır. Bu, sonsuzca geri gider. Bu
konuda bilimsel önermeler de olamaz. Çünkü evrenin ortaya çıkışına ilişkin
hiçbir gözlem yoktur. Bu nedenle bir açıklama ilkesi explanan oluşturulamaz.
Modal açıdan baktığımızda dünyanın var olması
zorunlu değil, mümkündür. Dünya olmayabilirdi. Buna rağmen dünya vardır.
Wittgenstein’ın “mistik” saydığı şey, dünyanın var oluşunun koşulsuzluğudur.
Koşulun temel özelliği empirik ya da mantıksal olarak belirlenebilmesidir. Oysa
dünyanın var olmasını sağlayan koşullar ne empirik olarak ne de mantıksal
olarak belirlenemez. Dünya vardır ve bu var olmanın koşulu yoktur ya da
varsa bile bilinemez.
Peki, bu durum, dünyanın var olmasının
rastlantısal olduğu anlamına mı gelir? Yani, “bir şeylerin hiçlik yerine var
olması” durumu rastlantısal mıdır? Bu zor bir sorudur. Çünkü dünyanın
rastlantısallığını ortadan kaldıran ve bize her şeyin bir nedeni olduğunu
hissettiren şey tam da dünyaya eklenen bu anlam değil midir?
Kesin olan bir şey vardır: Mistik duygu,
şeylerin nasıl olduğunu yani düzenini veya biçimini değil, sadece var
olduğunu ele alır. Hiçbir önerme ister anlamlı ister anlamsız olsun, bu
varoluş gerçeğini tek başına ifade edemez.
“Dünyanın nasıl olduğu değil, var olduğudur
mistik olan” aforizmasının belirttiği şey budur.
Wittgenstein “bu neden böyle?” sorusunu
asla sormaz, çünkü ona göre “cevabı formüle edilemeyen bir sorunun, sorusu da
formüle edilemez. Bir bilmece yoktur. Eğer bir soru bir şekilde
sorulabiliyorsa, o soruya bir cevap da verilebilir.
Bu aforizmada “das mystische”, Wittgenstein’ın
felsefesinin kalbinde yer alır: Dünyanın olgusal sınırları içinde sıkışıp
kalmış insanın, o sınırları aşma arzusunun trajik ifşasıdır. Bu kavram, Tractatus’u
salt bir mantık metninden çıkarıp varoluşun sınırlarına dair bir belgeye
dönüştürür. “Mistik” kelimesini kullanması, onun felsefi yaklaşımının ve dil
anlayışının özgünlüğünden kaynaklanır. Bu bağlamda “mistik” kavramı, onun
felsefi sisteminde özel bir yere sahiptir.
Dil, dünyadaki olguları yalnızca doğru-yanlış
karşıtlıkları içinde ele aldığından, dünyanın varlığına dair bir ifade anlamlı
bir önerme olmaz, çünkü dünyanın varlığı bir olgu durumu değildir. Bu yüzden
dünyanın var oluşuna dair, doğru ya da yanlış olabilen bir önerme olamaz, dünyanın
varlığı mantıksal açıdan analiz edilemez. Wittgenstein bir başka aforizmada
şöyle sorar: “Bir şeyin gerçekleşebilmesi için neyin var olması gerektiğini
sormanın bir anlamı var mıdır?” (TLP 5.5542). Dünyanın var oluşu dilin ulaşamadığı
noktada kendini gösterir, bir oluş olarak
sessizlikte parlar. Bu nedenle Wittgenstein ayrıca “hayret”ten de söz eder.
Kastedilen, ifade edilemeyenin dilin ötesinde
aşkın veya açıklanamaz bir varlık olarak var olması değil, daha
ziyade, söylenebilen ve gösterilebilen arasındaki karşıtlıktan ortaya
çıkmasıdır. Mistik olan, “ne” ya da “nasıl” sorusuna dair her türlü
tanımın sona erdiği ve yalnızca yokluğa ilişkin saf mevcudiyetin kendini
gösterdiği yeri temsil eder. Bu da şu anlama gelir: Dünya, kendini
açığa vuran bir varlık olarak, yalnızca bu olayda “vardır”.
Bu nedenle Wittgenstein dünyanın var olmasına
hayret eder, dünyayı bir “mucize” olarak görür. Bunu Etik Üzerine
Konferans’ta açıkça görebiliriz. Bu konferansta Wittgenstein dünyanın
var olmasının insanı sarsan bir mucize olduğunu vurgular:
Var olmanın bir mucize olduğunu
düşünüyorum... Dünyanın olması gerektiğini söyleyemeyiz. O,
sadece vardır ve bu inanılmazdır.[10]
“Hayret deneyimi”ni Wittgenstein en önemli
etik deneyim kabul eder. Wittgenstein’ın 1940’larda öğrencisi olan Norman
Malcolm, bu aforizma hakkında yorum yaparken demektedir ki,
Herhangi bir şeyin var olmasına
duyulan belirli bir şaşkınlık duygusu, Wittgenstein’ın sadece Tractatus
döneminde değil, onu tanıdığım zaman da yaşadığı bir
şeydi: Dünyanın var olmasına karşı duyduğu derin bir şaşkınlık, hayret
duygusu. Onun için, bir şeylerin var olması (hiçbir şeyin
olmaması yerine) esrarengiz, akıl almaz, mucizevi bir olguydu. Bu
duygu, onun tüm felsefi düşüncesinin arka planını oluşturan dinsel bir tonda
yankılanıyordu.[11]
Malcom’un bu ifadelerinden anlıyoruz ki, Tractatus’ta
“mistik”
sadece kuru bir
mantıksal kategori değildir, aynı zamanda Wittgenstein için derin kişisel bir
anlam taşıyan bir kavramdır. Metnin katı mantıksal yapısı ile Wittgenstein’ın
bu kişisel, derinlemesine hissedilen yönleri arasında bir gerilim vardır, ya da
bunlar birbirini tamamlar. Hacker’ın bu yorumuna göre, mistik duygu, dilin
çaresizliğinden doğar. bilimsel veya felsefi bir bilgi değildir, dilin ifade
edemediği, sadece hissedilebilen bir şeydir.
Mistik duygu, dilin neyin anlamlı bir şekilde
söylenebileceği ve neyin söylenemeyeceği arasındaki sınıra temas ettiğinde
ortaya çıkar. Etik, estetik ve varoluşun kendisi gibi konular, Tractatus’a
göre dilin sınırlarının ötesindedir. Bunlar hakkında bir önerme kuramayız çünkü
bu konular dünyanın olgusal durumları değildir.
Mistik, bir hayal kırıklığı olarak değil, bir “entelektüel
dinginlik”tir. Dilin sınırlarını anladığımızda, bu sınırların
ötesindeki konular hakkında konuşmaya çalışmanın boşuna olduğunu kavrarız.
Artık felsefenin ve bilimin açıklayamayacağı, ancak sezgisel olarak
hissedilebilecek bir alanın varlığını kabul ederiz. Bu kabulleniş, zihni
anlamsız sorularla uğraşmaktan kurtarır ve bir tür huzur yani “entelektüel
dinginlik” sağlar.
Wittgenstein’ın “mistik” kelimesini kullandığı
bir başka aforizma da şudur:
Dünyayı sub specie aeterni
(sonsuzluk perspektifinden) kavrayış, onu “sınırlı bir bütünlük” olarak
kavrayıştır.
Dünyayı sınırlı bir bütünlük olarak
duyumsamak ise “Mistik” olandır.[12]
Bu duygu, bizi ulaşılamaz aşkın olana yöneltir.
Wittgenstein buradaki sub specie aeterni (Sonsuzluk
perspektifinden) Schopenhauer’dan almıştır. Terim bu filozofta “zaman ve
mekânın dışından”, “kalıcı ve bütünsel bir perspektiften” bakmayı ifade eder.
Bireysel iradenin sınırlarını aşarak, dünyayı birbirinden ayrılmaz bir
bütün olarak görmektir.[13] Sınırlı
bütün ise, kendini evrenin geri kalanından ayrı ve bağımsız gören bireydir Aynı
zamanda bu, “isteme”nin sonsuz parçalara bölünmüş halidir.[14]
Wittgenstein’da ise bu kavram ilk olarak Defterler’de
ortaya çıkar. Wittgenstein kavramı burada estetik bir bağlamda kullanır.
Sanat eseri sub specie
aeterni görülen nesnedir, ve iyi bir hayat da sub specie
aeterni görülen dünyadır. Bu, sanat ve etik arasındaki bağlantıdır.[15]
Wittgenstein’a göre, dünyayı sonsuzluk
perspektifinden incelediğimizde, Schopenhauer’da olduğu gibi onu parçalara
ayrılmış bir olgular dizisi olarak değil, tamamlanmış, sınırlı ve eksiksiz bir
bütün olarak görürüz. Bu, dünyanın sınırlarının olduğuna dair bir bilinçtir
yani dünyanın bu olduğunu ve başka hiçbir şey olamadığını fark etmektir. Bu
bilinçle olaylara ve dünyaya, geçici ve kişisel bakış açılarından sıyrılarak,
sanki sonsuzluğun bir parçasıymış gibi bakarız. Bu, kişisel duygular, arzular
ve zamanın sınırlamalarından bağımsız, evrensel ve nesnel bir bakış açısıdır.
Toplam bir bütün olarak kavranan dünya
yalnızca olaylar zinciri olarak değil, tümüyle kavranabilecek anlamlı sınırlı
bir yapıdır, insan aklı tarafından bu sınırlılık içinde kavranabilir.
Wittgenstein, bu önermede iki temel fikri
birleştirir:
1. Felsefi Bakış: Dünyaya “Sonsuzluk
perspektifinden (zamandan ve bireysel bakış açılarından sıyrılarak)
baktığımızda, onu tüm olgularını içeren kapalı, sınırlı bir sistem, bir bütün
olarak görürüz.
2. Mistik Deneyim: Bu bütünlüğü ve sınırlılığı
“hissetmek”, bizi olgular dünyasının ve dilin sınırlarının ötesine taşır. Bu
deneyim, ifade edilemez olanı (dünyanın var olmasının sırrını, anlamı, değeri)
kavramanın bir yoludur ve Wittgenstein bunu “mistik” olarak adlandırır. Bu,
dinî bir mistisizmden çok, dilin ve mantığın ötesindeki bir varoluşsal
kavrayıştır.
Burada şunları sorabiliriz: “Peki Mistik
dediğimiz bu duygu nedir? Tractatus’a göre hangi karşılaşmanın
ürünüdür?
Tractatus’un
bütününe baktığımızda şu cevabı verebiliriz: Bu mistik duygu realite dünyasının
dışından gelen bir şey değildir. Bu duygunun kaynağı, ne olgular dünyasındaki
bir realite deneyimidir ne ayrı bir mistik bölgedir ne de dünyadaki herhangi
bir olguyu duyularımızla algılarken edindiğimiz değerlerin doğrudan bilgisidir.
Bu duygu, dünyanın sınırlı bir bütün olarak kavranışının ta kendisidir. Dikkatle
baktığımızda şunu açıkça görürüz: Bu duygu kendini harekete geçiren bu ‘bir şey’, hiçbir
şey değildir sadece dünyanın sınırlı bir bütün olarak kavranışıdır —
ki, bu bütünlüğün kendisi bir olgu değildir — ve bu kavrayış, bir tür seyirle,
daha doğrusu sub specie aeterni (sonsuzluk perspektifi)
olarak nitelenen bir yoluyla gerçekleşir.
Peki mistik olan duygunun ortaya çıkmasını
sağlayan, sınırlı bir bütün olarak sezgisiyle kavranan bu dünya nedir? Kuşkusuz
bu dünya, Tractatus’un ilk aforizmasında belirtildiği gibi
olgular toplamından, diğer bir deyişle ”mantıksal uzaydaki olgular”dan
ibarettir.
Mistik duygu, aşkın bir kaynaktan veya olgusal
olmayan değerlerden (örneğin dünyadaki veya ötesindeki değerlerden) değil,
yalnızca mantıksal uzayın içinden doğar. Bu duygu, dünyanın içkinliğine sıkıca
bağlıdır ve onunla tam örtüşür. Dünyanın anlamı, her türlü “öte” fikrinden
arınmış, saf bir şekilde dünyanın kendisiyle bütünleşmesidir: Var olan,
nedensizce vardır. Olgusal dünyanın dışında ne bir kaçış yolu ne de alternatif
bir alan bulunur, bu mistik deneyim, aşkınlık arayışının tersine, tamamen
duyularla algılanan dünyanın içkinliğinde ortaya çıkar.
Wittgenstein’da “mistik” konusunda ele
alacağımız son aforizma şudur:
Dünyanın sonsuzluk bakış açısından
kavranışı, onun sınırlı bir bütünlük olarak kavranışıdır.
Dünyanın sınırlı bir bütünlük olarak
hissedilmesi mistik olandır.[16]
Bir öncekinde olduğu gibi burada da “mistik”,
dünya kavramıyla bağlantılıdır yani kozmolojiktir.
[1] Arthur Schopenhauer, Die
Welt als Wille und Vorstellung, Band 1, Anhang)
[2] Bertrand Russell: Letters to
Ottoline Morrell 1912-1932 - A Private Record), ed. Rupert Hart-Davis
Thames and Hudson London, 1989,
[3] Ray Monk Ludwig
Wittgenstein: The Duty of Genius Jonathan Cape, London Free Press (New
York) 1990 p. 136.
[4] Ray Monk Ludwig
Wittgenstein: The Duty of Genius Jonathan Cape, London Free Press (New
York) 1990 p. 304.
[5] Drury Maurice
O’Connor Ludwig Wittgenstein: Personal Recollections (Ed:
Rush Rhees)”Conversations with Wittgenstein” (Drury) Oxford University Press
1981 110-114,
[6] Ibid.i 160-161.
[7] Russell Nieli, Wittgenstein:
From Mysticism to Ordinary Language, State University of New York Press, Albany,
New York, 1987; p. 33.
[8] Atkinson, J., The mystical
in Wittgenstein’s early writings, Routledge, 2009, pp. 56-78
[9] Tractatus
Logico-Philosophicus, 6.44.
[10] Wittgenstein Lectures and
Conversations on Aesthetics, “A Lecture on Ethics Cyril Barrett (ed.), University
of California Press, 1967, p. 41.
[11] Malcolm, ”Wittgenstein: A
Religious Point of View?” Edition, Peter Winch Cornell University Press, 1994, p.
58.
[12] Tractatus, 6.45.
[13] Schopenhauer, Dünya
İsteme ve Tasarım Olarak, çev. Levent Özşar Kabalcı Yayınevi, 2004
Cilt 1, s. 258-260.
[14] Ibid. § 63, s. 434-435.
[15] Defterler, 7 Ekim
1916.
[16] Tractatus, 6.45.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder