30 Aralık 2025 Salı

Dil Oyunları Ne Perpektivizmdir ne de Göreceliliktir

 

            Dil Oyunları  Perspektivizm de 

                    Görecelilik de Değildir 

 

 

Dil oyunları ve mantık ilişkisine dair söyleyeceklerimiz bunlardır. Dil oyunları, dil felsefesi literatüründe sıklıkla yanlış yorumlanmıştır ve çeşitli epistemolojik akımlarla ilişkilendirilmiştir; perspektivizm ve rölativizm gibi görülmüştür. Bu tezi savunanların ortak noktaları dil oyunlarını eleştirirken hayat biçimlerinden hareket etmeleridir. Söz konusu eleştiriler şöyle ifade edilir: Dil oyunlarında anlamı, toplumsal pratik ve kurallar belirler. Bilimsel açıklama, ahlaki yargı, dini ifade ya da gündelik betimleme gibi farklı dil oyunlarının farklı normatif ölçütleri vardır. Bu ölçütler birbirlerine indirgenemez. Doğrunun ve yanlışın da tek bir aşkın ölçütü olamaz; doğruyu ve yanlışı belirleyen de her bir dil oyununun kendi iç kurallarıdır ve gerekçelendirme biçimleridir. Bir dil oyununda anlamlı ve doğru sayılan bir ifade, başka bir dil oyununda anlamsız ya da gereksiz olabilir. Bütün bunların sonucu şudur: Dil oyunları, dil-dışı ve objektif bir gerçekliği ifade etmez. Bu durum, evrensel ve bağlamdan bağımsız anlamların var olduğu fikrine aykırıdır. Anlam ve doğruluk kullanım ve hayat biçimine bağlı olduğundan farklı dil oyunlarını tarafsız ve evrensel bir zeminde değerlendirecek bir “üst-ölçüt” imkansızdır. Bu nedenle Wittgenstein’ın dil oyunları, kendisi bunu açıkça savunmasa bile, perspektivizmdir ve göreceliliktir.  

Şimdi bu iddiaları sayfalarımızın izin verdikleri kadarıyla değerlendirelim.  Açıklamalarımızın başında perspektivizm ve görecelilik kavramlarını ana hatlarıyla açıklayalım.  Önce perspektivizmin ne olduğunu görelim.

Perspektivizm: Nietzsche’nin felsefesiyle özdeşleşmiş bir kavramdır. Temel fikri şudur: Gerçeklik (hakikat), tek bir nesnel, mutlak bakış açısından değil; çok sayıda farklı öznel perspektiften algılanır ve yorumlanır. Olgu diye bir şey yoktur, yalnızca yorumlar vardır.” Dünya sürekli bir akış ve oluş içindedir; sabit, yorum-dışı bir “hakikat” yoktur. Her bilgi, her değer yargısı, her ahlak kuralı bir perspektife bağlıdır. Bu perspektifler ise hayatın güç ilişkileri, ihtiyaçları, duyguları ve güç istenciyle şekillenir. Bir şey hakkında ne kadar çok göz ne kadar çok farklı göz kullanırsak, o şey hakkındaki kavramımız o kadar tam olur, ‘nesnelliğimiz’ o kadar artar.” 

Şimdi bu perspektivizmden anlayışından hareketle dil oyunlarının perspektivizm olup olmadığına değinelim.  Konuyu karşılaştırmalı olarak açıklayalım.

 

Kuşkusuz dil oyunları dilin anlamının kullanıldığı bağlamlara (oyunlara) göre değişir. Örneğin “"levha" kelimesi bir inşaat oyununda nesneyi çağrıştırır, matematik oyununda soyut bir kavramı ifade eder. Ancak bu çeşitlilik, perspektivizmdeki gibi bireysel yorumlara değil, kolektif etkinliklere ve hayat biçimleri’ne dayanır. Dil oyunları açısından konuşma bir etkinliktir veya hayat biçiminin parçasıdır. Nietzsche'nin perspektivizminde perspektifler çatışır ve uzlaşmaz; çatışmasında güçlü olan kazanır. Oysa hayat biçimleri sosyaldir ve insanlar arasında ortaktır; kültür, bağlam ve tarihe bağlı olsa da paylaşılan davranışlar sistemidir.

Dil oyunları "kendi otomatik doğrulamasını oluşturur " ve "ortak bir arka plan" üzerinde işler.  Bu nedenle, dil oyunları perspektivizm değildir; bireysel öznelliğe dayanmaz, aksine, sosyal paylaşımdır ve toplumsal ölçütlere bağlıdır.

Bir inşaat ustasının çırağına söylediği "levha!" komutu (FS §2) veya satrançtaki taş hareketleri, şunu gösterir: Dil etkinliktir. Farklı oyunlar arasında "aile benzerlikleri" vardır. Anlam, "aile benzerlikleri" sayesinde ortaya çıkar (FS §66-67) Oyunlar arasında tam bir ortak öz yoktur, ancak örtüşen benzerlikler vardır. Dil oyunları "bağlamsal anlamlar"ı ifade eder; perspektivizm gibi görülemez.

Dil oyunları birbirinden izole edilmiş değillerdir; arlarında bağlantılar vardır. Eğer her oyun tamamen izole ve göreceli olsaydı, iletişim imkânsız olurdu; oysa Wittgenstein oyunların geçişli olduğunu vurgular.

Nietzsche'de perspektifler, bireysel yaratıcılığa vurgu yapar; Wittgenstein ise kolektif pratiklere odaklanır. Ona göre anlam, dil oyunlarının kurallarından doğar.

Özel dilin imkansızlığı dil oyunlarıyla perspektivizmin farkını daha belirginleştirir.  Sadece konuşanın anlayabileceği bir dil imkansızdır, çünkü anlam uylaşımsal kurallarına dayanır. Anlamlı ifadeler "herkesin anlayabileceği" toplumsal uylaşımları gerektirir; yoksa "doğru" ve "yanlış" ayrımı çöker.

Wittgenstein'da dil oyunları bireysel perspektiflere indirgenmez. Dil oyunları, perspektivizmdeki gibi çoğulcu bir çatışma değildir; oyunlar, ortak bir arka planda işler. Anlaşma ve uylaşım temeldir; Çatışmanın nedeni, dil oyunların karıştırılması ve yanlış kullanımıdır. Bu çatışma dil oyunlarının doğru kullanımının belirlenmesiyle giderilir.

Perspektivizme göre gerçekliği ifade eden tüm kavramları belirli perspektiflerden yorumlardır. Oysa dil oyunları realisttir dil, perspektivizmin bireysel yorumların hakimiyetini sistematik olarak reddeder. Dil oyunları bir dünyayla pratik etkileşimde anlam kazanır. Örneğin "emir vermek" bir dil oyunu olabilir; bu, bireysel bir yorum değil, sosyal bir pratiktir.  Bir matematiksel bir dil oyunu, kişisel yorumlara açık bir perspektif alanı değildir. “2+2=4” ifadesi, bireyin bakış açısına göre değişmez; çünkü bu ifade, matematiksel pratiğin normatif yapısı içinde anlam kazanır. Bu durum, dil oyunlarının perspektivizmden ayrıldığını açıkça gösterir.

Perspektivizmde merkez öznedir; bireyin tarihsel, kültürel ya da psikolojik bakış açısı, bilgiyi belirleyen temel faktördür. Hakikat her zaman bir bakış açısından ibarettir ve bu bakış açıların birbirleriyle rasyonel olarak karşılaştırılamaz. Oysa bir dil oyunu, tek bir kişinin bakış açısına indirgenemez. Aksine, bir dil oyununa katılmak, zaten belirli kuralları paylaşmak anlamına gelir.  Dil oyunları keyfî ya da rastgele değildir. Tam tersine, her dil oyunu belirli kurallara, alışkanlıklara ve toplumsal uylaşımlara dayanır.

Perspektivizm radikal bir rölativizmdir. Herkesin kendi perspektifi eşit derecede geçerlidir ve hiçbir "doğru" yoktur. Çeşitli perspektifler arasındaki ilişkileri anlamayı sağlayan meta-perspektif yoktur; ama perspektiflerimize ya da bakış açımıza hapsolmuş da değiliz. Gramer bir bakış açısı meselesi değildir; dil oyunları dünyaya bakışlar çizse ve dil dışında düşünemesek bile³⁹. 

Dil oyunları, farklı ve çeşitli olsalar da bunların keyfî ya da rastgele değildir Tam tersine, her dil oyunu belirli kurallara, alışkanlıklara ve toplumsal uzlaşımlara dayanır.

Bir dil oyunu, tek bir kişinin bakış açısına indirgenemez. Aksine, bir dil oyununa katılmak, zaten belirli kuralları paylaşmak anlamına gelir. Örneğin matematiksel bir dil oyunu, kişisel yorumlara açık bir perspektif alanı değildir. “2+2=4” ifadesi, bireyin bakış açısına göre değişmez; çünkü bu ifade, matematiksel pratiğin normatif yapısı içinde anlam kazanır. Bu durum, dil oyunlarının perspektivizmden ayrıldığını açıkça gösterir.

Dil oyunlarının perspektivizm olmamasının bir başka nedeni de anlamın bağlamda ortaya çıkmasıdır. Bağlam, "dil dışı" bir şeyin (örneğin, kavramsal olmayan içerik) varlığını ima etmez. Aksine, bağlamın rolü "dil oyunları" üzerinden devreye girer. Dil oyunları, dilin günlük kullanımındaki sosyal, pratik ve kurallı yapısını ifade eder. Kelimelerin anlamı, belirli durumlar, bağlamlar ve eylemlerle sıkı sıkıya bağlıdır. Örneğin, "su" kelimesi bir bağlamda içecek anlamına gelebilirken, başka bir bağlamda yüzme eylemini ifade edebilir – ama bu anlamlar, dilin kendi kuralları tarafından belirlenir.

"Bağlama bağlı" demek, "bakış açısına bağlı" demekle aynı şey değildir. Öte yandan bakış açısının kendisi bağlama dayalıdır. Bağlamsız bakış açısı yoktur.

Bir şeyin "bağlama uygun" olup olmadığına karar verirken, ölçütü dış faktörler değil, doğrudan dilin kendisi koyar. Dil, kendi iç mantığı, kuralları ve kullanım alışkanlıklarıyla neyin doğru neyin yanlış olduğunu dayatır. Yani, bağlam kelimelerin "demek istediklerini söylemelerini sağlayan ufku verir." Belirsiz bir bağlam söylemi belirsizleştirir, ama bu belirsizlik kaotik veya bireysel değildir – dil oyunlarının kuralları tarafından düzenlenir.

Dil oyunlarının perspektivizm olmadığına dair bu açıklamaların yeterli olduğunu düşünüyorum. Şimdi dil oyunlarının görecelilik olmadığı konusunu ele almak istiyorum.

Wittgenstein, özellikle geç dönem felsefesiyle, en çok yanlış anlaşılan filozoflardan biridir. Bunun temel nedeni, onun felsefesinin geleneksel teorik sınıflandırmalara direnç göstermesidir. Wittgenstein ne klasik anlamda bir realizmin ne de idealizmin savunucusudur ne mutlakçı bir hakikat teorisi sunar, ne de tutarlı bir rölativist epistemoloji geliştirir. Buna rağmen, dil oyunları ve hayat biçimleri gibi kilit kavramları, sıklıkla kültürel veya epistemik rölativizmin felsefi dayanağı olarak yorumlanmıştır.

Bu yanlış anlamanın arkasındaki temel sezgi şu şekilde özetlenebilir: Eğer anlam ve doğruluk, evrensel ve bağlamdan bağımsız ölçütlere değil de somut insan pratiklerine ve kullanımlarına bağlıysa, o halde hakikat de kaçınılmaz olarak göreli olmalıdır.

Bu sezgi ilk bakışta makul görünse de Wittgenstein’ın felsefesinin hem amacını hem de yöntemini gözden kaçırır.

Ludwig Wittgenstein, özellikle geç dönem felsefesiyle modern felsefenin en çok yanlış anlaşılan düşünürlerinden biridir. Bunun başlıca nedeni, onun felsefesinin alışıldık teorik sınıflandırmalara direnmesidir. Wittgenstein ne klasik anlamda bir realisttir ne de idealist ne mutlakçı bir hakikat kuramı sunar ne de göreceli bir epistemoloji savunur. Buna rağmen, dil oyunları ve hayat biçimleri   kavramları, sıklıkla kültürel ya da epistemik göreceliğin felsefi temeli olarak okunmuştur.

Wittgenstein’ın temel iddiası, “hakikat görelidir” değildir; onun iddiası şudur: Hakikati mutlaklaştırmaya çalışan felsefi sorular, dili bağlamından koparmanın ürünüdür.

Bu nedenle Wittgenstein’ın yaklaşımı teorik değil, terapötiktir. O, yeni bir doğruluk teorisi önermez; mevcut teorilerin yarattığı kavramsal düğümleri çözer. Görecelik suçlaması da bu düğümlerden biridir.

 

Ludwig Wittgenstein'ın felsefesi, özellikle geç dönem eserlerinde geliştirdiği "dil oyunları" kavramı, felsefi tartışmaların merkezinde yer alır. Bu kavram, dilin anlamının soyut mantıksal yapılara değil, pratik kullanım bağlamlarına dayandığını vurgular. Ancak, bu yaklaşım sık sık epistemik rölativizmle (görecelilik) gibi görülmüştür; bunlarda, doğruluk ve bilginin evrensel bir standardı olmadığı, her şeyin kültürel, sosyal veya bağlamsal faktörlere göre değiştiği iddia edilmiştir. Yukarıda dil oyunlarının perspektivizm olmadığını açıkladıktan sonra şimdi bu başlık altında rölativizm gibi görülemeyeceğini de ele almak istiyoruz. Öncelikle dil oyunlarının temel özelliklerini belirleyeceğiz, ardından rölativizm suçlamalarını çürütecek ve son olarak Wittgenstein'ın yaklaşımının terapötik ve nesnel yönlerini vurgulayacağız. Amacımız Wittgenstein'ın felsefesinin çoğulluğu kabul ederken, mutlak bir göreceliliğe düşmediğini kanıtlamaktır.

Konumuzu açıklamaya şu sorunun cevabını vererek başlayalım. Wittgenstein’da görecelilik iddiaları onun hangi doktrinlerine dayanmaktadır? Bunları aşağıda belirteceğiz ve neden dolayı rölativizm olamayacaklarını söyleyeceğiz. Bu doktrinler şunlardır:

 

  1.  Dil Oyunlarının Çoğulluğu: Yukarıda açıkladığımız bir veya birkaç sayıda değil pek çok dil oyunu vardır.  Emir vermek, dua etmek, bilimsel bir hipotez kurmak, matematiksel bir kanıt sunmak ya da şaka yapmak; bunların her biri kendi kuralları ve bağlamı içinde işleyen farklı bir dil oyunudur. Sıklıkla yapılan temel bir yanılgı, bu çoğulluğun zorunlu olarak ontolojik veya epistemolojik bir rölativizme yol açtığını varsaymaktır. Wittgenstein’ın perspektifinde ise bu çeşitlilik, çözülmesi gereken bir sorun değil, dilin doğasında var olan temel bir olgudur. Dil oyunlarının çokluğu, insan hayat formlarının ve toplumsal etkinliklerinin çokluğunun doğrudan bir yansımasıdır. Farklı topluluklar veya kültürler farklı dil oyunları oynar, bu da kavramların ve anlamların göreceli olmasını sağlar. Örneğin, bir kavramın gerçekliği dünya tarafından dayatılmaz, aksine kullanım pratiklerine bağlıdır. Bu, kültürel göreceliğe kapı aralar çünkü evrensel bir anlam yerine, yerel bağlamlar ön plandadır.

Bu yoruma ilişkin değerlendirmemiz şöyledir: Dil oyunlarının çoğulluğu, farklı oyunların aynı doğruluk veya geçerlilik ölçütlerini paylaştığı anlamına gelmez. Bilimsel bir önerme ile dini bir inancın, hukuki bir ifade ile şiirsel bir imgenin değerlendirilme biçimleri birbirinden kökten farklıdır. Her dil oyunu, kendi sınırları içinde ciddi, tutarlı ve bağlayıcı normlara sahiptir. Bilimde deney ve mantıksal tutarlılık, hukukta yasal metinler ve usul kuralları, şiirde ise metaforik derinlik ve estetik bütünlük geçerlilik ölçütü olarak iş görür. İşte bu normatif yapı, rölativizmin öne sürdüğü türden bir "ölçüsüzlük" veya "keyfilik" fikrini temelden geçersiz kılar. Özetle, Dil oyunları çeşitlidir, çoğuldur, ama insan deneyimi birdir. Dil oyunları çoğuldur; ancak bu çoğulluk bir kaos değildir.

 

2. “Anlam Kullanımdır ilkesi.” Daha önce söylediğimiz gibi Wittgenstein'a göre, "bir kelimenin anlamı, onun dildeki kullanımıdır. Ancak bu görüşü, bazıları rölativizm e (göreceliliğe) yol açtığı şeklinde eleştirilmiştir. "Anlam kullanımıdır" ifadesi, ilk bakışta rölativist görünebilir. Çünkü kullanım, farklı bağlamlarda değişebilir: Bir kelime bir dil oyununda bir anlam taşırken, başka bir oyunda farklı bir anlam kazanabilir. Örneğin, "banka" kelimesi finansal bir kurum veya nehir kenarı anlamına gelebilir. Bu çeşitlilik, anlamın sabit olmadığını gösterir. Bu nedenle bazıları örneğin, bazı post-modern yorumcular, bu çeşitliliği rölativizm diye kabul ederler ve Wittgenstein'ı dilin göreceli doğasını savunan bir filozof olarak görüler. Onlara göre, eğer anlam kullanımdan ibaretse, her topluluk veya birey kendi "gerçeğini" yaratabilir, bu da nesnel bir anlamı ortadan kaldırır.

Ancak bu yorum, Wittgenstein'ın felsefesini yüzeysel bir şekilde ele alır. Wittgenstein, rölativizmi savunmaz; aksine, dilin sosyal ve kurallı yapısını vurgular. Anlam, bireysel bir tercih veya öznel bir yorum değildir; dil oyunları içinde topluluk tarafından paylaşılır. Bu oyunlar, rastgele değil, kurallara tabidir. Örneğin, satranç oynamak için taşların hareket kurallarını bilmek gerekir. Benzer şekilde, bir kelimeyi doğru kullanmak, o dil oyununun kurallarına uymayı gerektirir. Wittgenstein, "Özel bir dil imkansızdır" der; çünkü dil, sosyal etkileşim olmadan var olamaz. Bu, anlamın tamamen göreceli olmadığını, aksine topluluk normlarına bağlı olduğunu gösterir. Eğer herkes kendi anlamını yaratırsa, iletişim imkansızlaşır – ki Wittgenstein tam da bu imkansızlığı vurgular.  Anlam, kullanımda olsa da bu kullanım anarşik veya öznel değildir; sosyal kurallar ve pratikler tarafından şekillendirilir. Kolektif öğrenmeye sıkı sıkıya bağlıdır. Bir kelimeyi "doğru" kullanmak, o kelimenin içine gömülü olduğu dil oyununun kurallarını ve işleyiş tarzını kavramayı gerektirir. Bu kavrayış teorik veya salt zihinsel bir bilgi değil, pratik bir beceridir; yaşayarak öğrenilir, deneyimle düzeltilir ve sosyal etkileşimle sürekli denetlenir. "Masa" kelimesini bir sandalyeyi işaret ederek kullandığınızda, bu ifade farklı bir bağlamın "hakikati" olarak kabul görmez; dilsel topluluk tarafından düzeltilir. İşte bu düzeltme olanağının varlığı, Wittgenstein’ın rölativizmi kesin bir dille reddettiğinin en açık kanıtlarından biridir.

 

 

Wittgenstein'ın "anlam kullanımıdır" fikri, dilin dinamik doğasını vurgular, ancak bu rölativizme yol açmaz. Aksine, dilin sosyal, kural temelli ve paylaşılabilir yapısını öne çıkarır. Rölativizm, anlamı bireysel veya kültürel kaprise indirgerken, Wittgenstein anlamı pratik etkileşimlerde bulur. Bu yaklaşım, felsefi tartışmalarda nesnelliği korurken esnekliği sağlar. Eğer “anlam kullanımdır.” rölativist olsaydı, Wittgenstein'ın kendisi iletişim kuramazdı – ki eserleri tam tersini gösterir.

Eğer Wittgenstein saf bir rölativist olsaydı, dil içinde "yanlış kullanım" kavramına yer olmazdı. Oysa onun dil oyunları kavramı, tam da "doğru" ve "yanlış" arasındaki ayrımın anlamlı ve mümkün olduğu, kurallı ve toplumsal yapıları tanımlar. Anlam, bu yapılar içindeki yerinden ve işlevinden türer.

Sonuçta, Wittgenstein rölativizmin tuzağına düşmeden bizi dilin "kullanım"ını anlamaya davet eder. Bu, felsefe için kalıcı bir ders niteliğindedir.

3 Aile benzerliği: Dil oyunları çok sayıdadır ve tek, evrensel bir ortak özden yoksundur. Ancak bu, onların birbirinden tamamen kopuk olduğu anlamına gelmez. Çeşitli dilsel pratikler arasında, bazı benzerlikler vardır. Bunlara “ile benzerliği” denir. Örneğin “oyun” kelimesi birbirine az veya çok benzeyen farklı etkinlikler için kullanılır. Satranç, futbol, çocukların oynadıkları, saklambaç, körebe, bütün bunların hepsi arasında aile benzerliği vardır. Bunların tümünü kapsayan tek, zorunlu bir özellik yoktur.Aile benzerlikleri" kavramı, anlamın keyfi olmadığını belirtir. Farklı kullanımlar arasında ortak örüntüler vardır, ancak bunlar katı bir tanım değil, esnek benzerliklerdir. Bu, rölativizmden farklıdır çünkü benzerlikler gözlemlenebilir ve tartışılabilir. Wittgenstein, felsefi sorunların çoğunun, kelimeleri yanlış bağlamda kullanmaktan kaynaklandığını söyler. Bu, anlamın nesnel bir temeli olduğunu ima eder: Kullanım, gözlemlenebilir pratiklerde köklenir, bireysel kaprise değil.

 

Dil oyunları arasında katı sınırlar yoktur; "aile benzerlikleri" (ile birbirine bağlanır ve iç içe geçerler. Bu durum, onların kapalı, izole ve karşılaştırılamaz sistemler olduğu yönündeki yanılgıyı ortadan kaldırır. Farklı oyunlar arasında geçiş, tercüme ve karşılıklı eleştiri olanağı mümkündür. Nitekim bir antropolog, bir ritüelin dil oyununu, kendi akademik disiplininin kavramları çerçevesinde yorumlamaya ve analiz etmeye çalışabilir.

Bu perspektif, yüzeysel bir okumayla göreceli (rölativist) bir izlenim bırakabilir. Ancak Wittgenstein'ın nihai amacı, bir görecilik teorisi inşa etmek değildir. Onun asıl hedefi, geleneksel felsefi karmaşanın kaynağını, dilin gündelik bağlamından ve pratik kullanımından koparılmasında teşhis etmektir. Bu nedenle onun yaklaşımı, teorik olmaktan ziyade terapötik bir nitelik taşır. Dil oyunları kavramı, rölativizmi savunmak için değil, dilin karmaşık ve bağlama dayalı işleyişini açıklamak için geliştirilmiş bir araçtır.

4. Doğruluk Değeri: Wittgenstein’a göre, bir dil oyununun kendisi doğru ya da yanlış değildir; o bir çerçeve, bir araçtır. Tıpkı bir metre çubuğunun kendi başına doğru veya yanlış olmayışı gibi. Metre, bir ölçüm aracıdır; ancak “bu masa 2 metredir” gibi bir ifade, bu ölçüm sistemine dayalı olarak nesnel biçimde doğrulanabilir veya yanlışlanabilir. Bu ayrım, Wittgenstein’ın konumunu yaygın bir yanılgıdan, yani rölativizmden ayırır. Rölativizm, gerçekliğin kendisinin değişken olduğunu iddia ederken, Wittgenstein yalnızca gerçekliği ifade etme araçlarımızın –yani dilsel gramerimizin– farklı olabileceğini savunur. Bu araçlar bir kez kabul edildiğinde ise, o dil oyunu içindeki doğruluk denetimi nesnel bir nitelik kazanır.

Bu nedenle, farklı dil oyunları arasında “hangisi doğru?” sorusu, Wittgenstein için anlamsızdır. Çünkü her oyun, kendine özgü kuralları ve içsel mantığı olan bağımsız bir sistemdir. Bir bilimsel hipotez ile bir dini dua, farklı normatif yapılar içinde değerlendirilir; birini diğerinin ölçütleriyle yargılamak bir kategori hatasıdır. İlk bakışta bu durum göreceli bir izlenim verebilir, ancak Wittgenstein’ın temel amacı bir rölativizm teorisi geliştirmek değildir. Onun asıl niyeti, geleneksel felsefe problemlerinin çoğunun, dili gündelik pratik bağlamından ve işlevinden kopararak yanlış kullanmaktan kaynaklandığını göstermektir. Bu nedenle onun yaklaşımı teorik sistem kurmaktan ziyade terapötiktir; bir tür kavramsal tedavi işlevi görür.

Dolayısıyla, dil oyunları kavramı rölativizmi savunmak için değil, dilin çok yönlü ve bağlama duyarlı işleyişini açıklamak için sunulmuş bir araçtır. Her dil oyunu, kendi sınırları içinde nesnel doğruluk ölçütlerini barındırır. Örneğin, “masa” kelimesini bir sandalyeyi işaret ederek kullandığınızda, bu kullanım ilgili dil oyununun (gündelik nesne adlandırma oyununun) paylaşılan kuralları çerçevesinde düzeltilir. Buradaki doğruluk, keyfi veya bireysel bir tercih değil, oyunun toplumsal olarak tesis edilmiş içsel mantığına uygunluktur. Wittgenstein’a göre bu kurallar, ortak pratikler, sürekli eğitim ve sosyal denetim yoluyla nesnel bir temel kazanır. İşte bu normatif yapı, onun düşüncesini radikal bir rölativizmden kesin çizgilerle ayırır. Rölativizmde doğruluk nihai olarak öznel veya kültürel bir uzlaşıya indirgenirken, Wittgenstein’ın çerçevesinde anlam ve doğruluk, sosyal onaya tabi ve düzeltmeye açık nesnel bir mekanizmaya bağlıdır.

5. Hayat Biçimleri: Wittgenstein, hayat biçimlerini şu şekilde ifade eder: "Kabul edilmesi gereken, verilen şey –denebilir ki– hayat biçimleridir". Ayrıca, "Anlaşma, yalnızca tanımlarda değil, yargılarda da gereklidir" ve bu anlaşma "hayat biçimi”ndedir (FS. §241-242). Bu ifadeler, farklı kültürler veya topluluklar arasında farklı hayat biçimleri olabileceğini ima eder; örneğin, bir aslan konuşsa onu anlayamayız çünkü farklı bir hayat biçimine sahiptir.

Bazı yorumculara göre hayat biçimleri kavramı kültürel göreceliğe kapı açar. Çünkü ona göre anlam ve doğruluk, evrensel bir gerçekliğe değil, belirli bir hayat biçimine bağlı anlaşmalara dayanır. Bu durumda farklı hayat biçimleri arasında kavramlar değişebilir, bu yüzden birini diğerine göre üstün tutacak nesnel bir ölçüt olmayabilir. Çatışmalar ancak ikna yoluyla çözülebilir, rasyonel tartışmayla değil.

Wittgenstein, gerçekçilik ve idealizmi reddederek kavramların gerçeklik tarafından dayatılmadığını söyler (örneğin, "Fiziksel nesneler vardır. " önermesini saçma bulur). Bu, farklı dünya görüşlerinde farklı kavram şemalarının mümkün olduğunu ima eder ve epistemik göreceliğe yol açar.

Winch gibi yorumcular demektedir ki, Wittgenstein’a göre toplumsal pratiklerden bağımsız evrensel bir akıl veya doğruluk standardı yoktur. Bilim, büyücülük, din gibi farklı hayat biçimleri, kendi içinde tutarlı sistemlerdir; birini diğerine üstün kılan mutlak bir dış ölçüt bulunmaz. Bu, kavramsal göreceliktir.

Bu yorumlara cevap olarak şunları diyebiliriz: Wittgenstein'ın amacı, rölativizmi yaymak değil, felsefi kafa karışıklıklarını gidermektir. O, "Felsefe, dilin büyülerinden kurtulmaktır." der. Rölativizm, yeni bir "büyü" yaratır. Wittgenstein, anlamı günlük kullanıma indirgeyerek mutlakçılık ve rölativizm gibi uçları aşar. Anlam ne mutlak bir öz ne de tamamen görecelidir; pratik bir araçtır.

Hayat biçimi, dilin işlediği geniş bağlamdır; konuşmanın, düşünmenin, eylemin gerçekleştiği insan varoluşunun bütünüdür. Bu kavram ilk bakışta kültürel çeşitliliği öne çıkarıyormuş gibi görünür: Farklı topluluklar farklı oyunlar oynar, farklı kurallar takip eder. Ancak Wittgenstein için bu çeşitlilik, radikal bir epistemik izolasyona yol açmaz.

Hayat biçimleri, bireysel veya kültürel keyfiliğin ürünü değildir. Onlar, insanın biyolojik ve toplumsal doğasından kaynaklanan paylaşılan pratiklerdir. İnsanlar acı çeker, ihtiyaç duyar, ölür, eğitilir, itaat eder, sorgular, oyun oynar, araç kullanır. Bu temel etkinlikler kültürden kültüre farklı biçimler alsa da radikal bir kopuş yaratmaz. Wittgenstein’ın ifadesiyle, dil oyunları “insanların doğal tarihi”ne  gömülüdür. Anlam, kelimelerin soyut karşılıklarından değil, bu ortak pratiklerin içindeki kullanımdan doğar.

Bu ortak zemin, dil oyunlarının tamamen izole ve birbirinden kopuk sistemler olmasını engeller. İnsanlar birden fazla dil oyununu öğrenebilir, karşılaştırabilir, arasında geçiş yapabilir ve hatta dönüştürebilir. Bir dil oyunu içinde “yanlış” olan bir kullanım (örneğin matematikte “2+2=5”), başka bir kültüre geçildiğinde birdenbire “doğru” hale gelmez. Yanlışlığın evrenselliği, anlamın tamamen göreli olmadığını gösterir.

 “Eğer bir aslan konuşabilseydi, onu anlayamazdık.”– genellikle göreciliğin kanıtı olarak sunulur. Bu yorum şöyle işler: Farklı hayat biçimleri arasında iletişim imkânsızdır; dolayısıyla her hayat biçimi kendi hakikatine hapsolmuştur.

Oysa cümle tam tersini ima eder. Wittgenstein burada şunu vurgular: Anlam yalnızca sözcük dizilerinden ibaret olsaydı, belki bir aslanın konuşmasını da çözebilirdik (sözdizimini, sesleri eşleştirebilirdik). Ama anlam, sözcüklerin kullanıldığı hayat pratiğinden ayrılmaz. Bir aslanla ortak bir hayat biçimimiz yoktur: Aynı şekilde avlanmayız, aynı korkuları paylaşmayız, aynı sosyal hiyerarşilere sahip değiliz. Bu temel pratiklerin yokluğu, onun dilini anlamamızı imkânsız kılar.

İnsanlar arasında ise durum farklıdır. Biyolojik (acı, ihtiyaç, ölüm), duygusal (sevgi, öfke, korku) ve toplumsal pratikler paylaşılır. Bu ortak zemin sayesinde farklı kültürlerden insanlar birbirlerinin dilini öğrenebilir, çeviri yapabilir, diyaloğa girebilir. Aslan örneği, mutlak bir kopuş beyanı değil, insan anlayışının sınırlarını çizen bir hatırlatmadır: Anlam, paylaşılan bir hayat biçimi gerektirir. Rölativizm ise bu gerekliliği abartarak, insan toplulukları arasında da aynı kopukluğu varsayar – ki bu, Wittgenstein’ın reddettiği bir genellemedir.

 

 

Wittgenstein epistemik anarşizmi veya “her şey serbest” anlayışını savunmaz. Dil oyunları keyfî bireysel tercihler değil, kolektif olarak sürdürülen pratiklerdir. Kural takip etmek, özel bir yorum değil, topluluğun paylaştığı bir uygulamadır.

Sonuç olarak Wittgenstein’da kültürel farklılıklar vardır, evet; ama bu farklılıklar epistemik izolasyon veya hakikatlerin radikal göreceliği anlamına gelmez. Hayat biçimleri, göreciliğin iddia ettiği gibi kapalı ve eşdeğer hakikat evrenleri yaratmaz. Aksine, anlamın yaşamdan koparılamaz oluşu, “her şey görecelidir” demek değil; “anlam, paylaşılan insan pratiğine dayanır” demektir. Wittgenstein’ı radikal bir çoğulcu veya rölativist olarak okumak, düşüncesinin terapötik derinliğini kaçırmak olur.

 

 

 

 

 

25 Aralık 2025 Perşembe

TÜRKÇEDE İLK VE TEK: DİL OYUNLARI VE MANTIK

 

 

 

     DİL OYUNLARI VE MANTIK

Yukarıda  şunları söylemiştik: Wittgenstein ikinci döneminde başta resim teorisi olmak üzere Tractatus’taki önemli doktrinlerini ve biçimsel dili terk etti ve gündelik dil analizini kabul etti. Filozofun her iki  dönemdeki görüşlerini, karşılaştırmalı olarak vermiştik. Ancak biçimsel dili terk etmesine rağmen bu dili kullanan mantığın ikinci dönemdeki durumuna değinmemiştik. Biçimsel dilin terk edilmesi zorunlu olarak mantıksal analizlerin de terk edilmesi anlamına gelir mi? Dil oyunlarında mantığın yeri nedir? Diğer deyişle Wittgenstein’ın ikinci döneminde mantık kaybolmuş mudur ya da şekil değiştirerek devam etmiş midir? Şimdi Wittgenstein araştırmalarında ihmal edilen bu önemli konuyu ele alalım.

 

Dil oyunları, ilk bakışta belirsiz ve metodolojik olarak gevşek irrasyonel ögeler gibidir; fakat  gerçekte kullanımların ve işlemlerin özgün mantığını ortaya çıkarır. Dil oyunları, mantığı felsefenin göksel tahtından indirip, insan pratiklerinin "somut zemin"ine yerleştirmiştir. Bu durum, mantığın önemini azaltmaz; tam tersine, onu daha anlaşılır kılar ve insan hayatındaki karmaşık dokunun ayrılmaz parçası yapan bir hamledir.

Tractatus’ta dil dünyayı resmeder, betimler. Dünyanın olgusal durumları dilin önermeleriyle mantıksal bir biçimde eşleşir. Bu mükemmel eşleşmenin garantisi ise mantıktır. Tractatus,

 

1. Mantığın uzayıdır: Dünyanın iskeleti olan mantık, olguların mümkün tüm durumlarını önceden belirleyen bir "uzay"dır. Fiziksel uzay bir nesnenin nerede durabileceğini bildirir; tıpkı bunun gibi mantık da bir anlam dünyasındaki yerini belirler yani önermenin ne anlama gelebileceğini ifade eder.

2. Anlama Öncelik tanır:  Tractatus'a göre, bir önermenin anlamı onun doğru ya da yanlış olmasından önce gelir. Anlam, önermenin olgusal bir durumu betimleme imkanıdır. Doğruluk ise bu betimin gerçeklikle örtüşüp örtüşmemesidir. Bu, mantığı doğruluğun yargıcı değil, anlamın imkanının gardiyanı yapar.

3. Biçimsel pürizmdir. Bu sistemde, gündelik dilin bulanık kullanımları mantıksal bir analizle çözümlenebilir; gündelik dil ideal ve kesin bir biçime indirgenir.  Ama Wittgenstein yukarıda açıkladığımız gibi  dilin gerçekte bu kadar mükemmel biçimde işlemediğini, dilin fonksiyonunun olgu betimleriyle sınırlanamayacağını  fark etti. Sonuçta Wittgenstein yeni dönemde betimsel olmayan mantıkların da olabileceğini gördü.

Felsefi Soruşturmalar, bir yıkım ve yeniden inşa kitabıdır. Tractatus’ta  kelimeler nesnelerin adıdır,  cümleler bu adların birleşimidir. Wittgenstein, ikinci dönemde bu görüşünü terk eder; bunun yerine, "dil oyunları" kavramını koyar. Dil oyunları  dilin çok daha karmaşık, çok işlevli ve pratik bir fenomen olduğunu gösterir; mantığın her şeye hâkim olmasını reddeder.

Dil oyunları mantığı yok etmez; sadece mantığın dogmatik yorumu”nu ortadan kaldırır; mantığı çoğullaştırır ve “belli bir duruma özgü” yapar.  Bu açıdan mantık da  doğruluk koşulları özel olan bir tür dil oyunudur. Matematiksel işlem, mantıksal çıkarım veya bilimsel akıl yürütme gibi alanlar kendi kuralları olan dil oyunlarıdır. Ancak bunlar evrensel veya dilin tümünü kapsayan bir "ideal mantık" değildir. Mantık sınırlıdır; kendi çıkarım  oyununda geçerlidir, ama tüm dil oyunlarını açıklamaz. Sonuç olarak  dilin çeşitli kullanımlarında mantıksal yapılar yine de vardır, ancak  bunlar tekilleştirilemez.

Wittgenstein’a göre  "Bir kelimenin anlamı, onun dildeki kullanımıdır." (§43). Bu görüşüyle Witgenstein, anlamı zihinsel bir içerikten veya sabit bir göndergeden koparır ve toplumsal pratiğin akışına yerleştirir. "Şah" kelimesinin, satranç tahtası dışında bir anlamı yoktur; onu var eden, satranç oyununun kurallarıdır.

Bu radikal bağlamsallık, geleneksel mantığın temel varsayımlarını altüst eder. Bağlamsallığın sonuçları kısaca şöyledir:

A. Evrensellik İddiasının Sonu:

Tractatus mantığı evrenseldi; tüm "düşünülebilir olanın" sınırını çiziyordu. Oysa dil oyunları, her bir oyunun kendi iç işleyişi, kendi "mantığı" olduğunu gösterir. Bir bilimsel makalenin mantığı (hipotez, kanıt, çıkarım) ile bir şiirin mantığı (metafor, çağrışım, ritim) veya bir mahkeme salonunun mantığı (suçlama, savunma, hüküm) birbirinden kökten farklıdır. Mantık artık tekil değil, çoğuldur. Wittgenstein'ın "aile benzerlikleri" kavramı (§67) burada devreye girer: Farklı dil oyunları (ve dolayısıyla farklı mantıklar) arasında sabit, ortak bir öz yoktur; ancak birbirleriyle kesişen, örtüşen, bir ağ oluşturan benzerlikler vardır.

 

B. Biçimcilik Eleştirisi ve Pragmatik Dönüş:

Geleneksel ve modern sembolik mantık, önermeleri ve çıkarımları biçimsellik açısından değerlendirir. "Tüm A'lar B'dir" ve "C bir A'dır" önermelerinden "C bir B'dir" sonucu, içerikten bağımsız olarak geçerlidir. Wittgenstein, bu geçerliliğin kaynağını şöyle sorgular: Bu, insan zihninin değişmez yasalarından mı kaynaklanır? Ya da dil oyunları içinde öğrendiğimiz ve kabul ettiğimiz bir kuralın uygulanması mıdır?

Mantıksal zorunluluk, metafizik bir zorunluluk değil, bir kurala bağlılığın zorunluluğudur. Bu, mantığı bir pratik konusu haline getirir. Mantıksal doğrular, dünyanın yapısına dair keşifler değil, belirli dil oyunlarında kullandığımız araçlardır.

 

C. Kural İzleme Paradoksu ve Toplumsal Onay:

Soruşturmalar'ın merkezindeki ünlü "kural izleme" tartışması (§§185-242), biçimsel mantığın temelini yıkar. Bir kural (örneğin "+2" kuralı) sonsuz sayıda durum için nasıl belirleyicidir? Kuralın kendisi, onu izlemenin her bir sonraki adımını belirlemek için yeterli değildir; her kural yoruma açıktır.

Wittgenstein'ın çözümü bireysel ve zihinsel değil, toplumsal ve pratiktedir: Bir kuralı doğru ya da yanlış izlememiz, topluluğun geri kalanıyla uyum içinde olmamıza bağlıdır. "Özel dil kanıtı" da burada devreye girer: Saf, bireysel bir içsel süreç olarak anlam ve mantık diye bir şey olamaz, çünkü doğruluk ölçütü yoktur. Doğruluk ölçütü, paylaşılan bir hayat  biçimi (Lebensform) içindeki ortak tepkilerle ve pratiklerle sağlanır.

Dil oyunları, mantığı Tractatus’un soyut ve aşkın kalkülüsünden koparır; tamamen pragmatik bir çerçeveye yerleştirir. Mantık artık dilin dışında, değildir; dil oyunlarının içinde, onlarla birlikte doğar, oyunun tekniklerinde, kurallarında ve düzenliliklerinde doğrudan ve onlarla birlikte  görünür ve değişir. Her oyun için mantık, özeldir ve bağlayıcıdır.

Oyunlar satranç ya da zar oyunu gibidir: Kurallar sabit bir kod değil, pratikte sürekli yorumlanan ve belirsizlik payı taşıyan şemalardır. Dil, kuralları önceden verilmiş bir sistem değildir, kuralları canlı bir süreçtir; belli bir zamanla sınırlıdır, gerektiğinde değiştirilir. Aile benzerlikleri ilkesine göre, dil oyunları kesin sınırlarla çevrili bir sisteme hapsedilemez.

Tanımlamalar yaklaşıktır ve eşanlamlılık tereddütlüdür. Kişilerin eylemlerine dair inancı ve  onlardan beklentileri ifade eden yönelimli göstergelerimiz, konuşanın durumuyla yorumlanır. Mantık soyut bir iskelet değildir; göstergelerimizin koşulu olan ve olgulardan oluşan bir çerçevedir. (§350).

Bir dilsel ifade biçimini başka bir ifadeyle değiştirmek hâlâ mantığı aydınlatmanın önemli bir yöntemidir (PU §§ 24, 90),

Dilin kuralları soyut bir şema halinde dilin arkasında durmaz; doğrudan oyunun kendisinde, konuşanların ve eyleyenlerin yaptıklarında görünür.

Sonuç çıkarmak, fikir geliştirmekten çok göstergelerden ve eylemlerden hareketle bir yol açmaktır. Bir dil icat etmek belli bir amaçla bir hazırlık icat etmek anlamına gelebilir.  Her dil oyunun özel bir uygulaması vardır. Bu uygulama bir ifadeyi, bir hareketi ya da bir çıkarımı “doğru” veya “yanlış”, “anlamlı” ya da “anlamsız” kılar. Mantık böylece görecelileşmez; ama özelleşir ve özgünleşir. Her dil oyunu için  kurallar farklı olabilir, ancak o oyunun içinde tartışmasızdır ve bağlayıcıdır; zorunludur ve geçerlidir.

Dolayısıyla klasik felsefedeki “Mantık nasıl mümkündür?”, “Mantığın temeli nedir?” gibi aşkın ve mutlakçı sorular tümüyle geçersiz hale gelir. Wittgenstein bu soruları tersine çevirir ve şöyle sorar: Hangi pratikte, hangi bağlamda, hangi insanlar arasında bir şey “mantıklı” sayılır? Cevap, her zaman belirli bir dil oyununun somut kuralları içinde verilir.

“Dil oyunları” yalnızca bir dil teorisi değildir; aynı zamanda mantığı ciddi olarak eleştirme ve yeniden yapılandırma çabasıdır; toplumsal etkileşimin ve paylaşılan hayat biçimlerinin ayrılmaz bir parçasıdır.

Dilsel göstergeler ve mantıksal ilişkileri, dünyanın mevcut olgusal düzenine dayanır. Dünya –yani doğal tarihimizin olguları– basitçe "karşımızdadır" ve biz bu olgularla etkileşim halinde bulunuruz; bu etkileşimde göstergelerimizi kullanırız. Mantık, bu anlamda empirik hale gelir, çünkü göstergelerimizin anlamı ve kullanımı, olgusal gerçeklikten ayrı düşünülemez.

Göstergelerimiz sanki bir olgular iskeleti tarafından koşullandırılmış gibidir.[1]

Şimdi olguların mantığı şekillendirmesine değinelim. Bu konda Wittgenstein şu soruyu sorar: Doğal olgular şu anda gerçekten var olanlardan tamamen farklı olsaydı, göstergelerimiz zorunlu olarak değişmez miydi?" Wittgenstein bu soruyu cevaplarken şu hipotetik olguları düşünür:

 

1.Koltuk Örneği: (Recherches philosophiques § 80): Odadaki koltuk sebepsiz yere sürekli kaybolup tekrar ortaya çıksaydı, "koltuk" göstergesi anlamını yitirirdi. Çünkü mevcut göstergemiz, nesneler süreklidir ve öngörülebilirdir, varsayımına dayanır. “Koltuk”un bir göründüğü bir yok olduğu böyle bir dünyada, "koltuk" diye bir şeyi tanımlayamazdık veya kullanamazdık; onun yerine, bu kaotik olgulara uyumlu yeni kavramlar geliştirirdik.

   2.  Peynir ve Tartma Örneği: (Recherches philosophiques § 142): Terazideki peynir sebepsiz yere büyüseydi veya küçülseydi, "tartmak" kavramı geçersizleşirdi. Tartma eylemi, nesnelerin ağırlığının sabit kalacağı empirik olguya bağlıdır. Bu olgu değişirse, mantıksal olarak "ağırlık" kavramı da değişir.

  3. Duygu İfadeleri Örneği: (Recherches philosophiques II, 489): İnsanlar üzüntü ve sevinç ifadeleriyle saat tıkırtısını dönüşümlü kullansaydı, "üzüntü" ve "sevinç" kavramları anlamını kaybederdi. Duygusal kavramlar, insan davranışlarının düzenli olgusal ifadelerine (örneğin, yüz ifadeleri) dayanır.

  4. Sayma Örneği: Saydığımız nesneler sayarken kendi kendilerine eriyip veya bölünseydi, "sayı" ve "saymak" kavramları kullanılamaz hale gelirdi.[2] Sayma, nesnelerin bütünlüğünün ve sürekliliğinin empirik olgusuna bağlıdır.

Bu örnekler,  göstermektedir ki, dil oyunları soyut bir sistem değildir ve empirik bir temele oturur, insan pratiğinin parçasıdır, mantığın dinamik doğasını ortaya koyar; yanlış anlamaları gidererek, dilin çoğulluğunu kabul eder.

Göstergelerimizin mantıksal yapısı, olguların değişmezliğine bağlıdır. Mantığın "deneysel" veya "olgusal" bir yanı vardır. Mantık, hipotetik bir boşlukta değil, gerçek dünyanın koşullarında işler. Olgular değişirse, mantık da değişir. Göstergelerimizin mantıksal düzeni, dünyanın sabit ve düzenli olgularına bağlıdır.

Bu, göstergelerimizin mantığının olgulardan türetildiği ya da olgularca haklı çıkarıldığı anlamına gelmez. Sadece şunu ifade eder: Mevcut yaygın göstergelerimizin normatif kullanımı belirli, sabit kalan, düzenli olguların, bize verilmiş olmasına bağlıdır.

Bu söylediklerimizden hareketle diyebiliriz ki, mantık soyut bir mantıksal yapıya indirgenemez, insanın kendi dünyasını inşa etmesinin vazgeçilmez aracıdır.

Her dil oyunu, tıpkı satranç veya futbol gibi, belirli kurallarla oynanır. Bu kurallar, bir kelimenin veya cümlenin doğru kullanım koşulları’nı  belirler. Kural, psikolojik süreç değildir, öğrenilen pratiktir; gelecekteki durumları güvence altına almaz, ama  davranışı belirler.

Kuralı izleme mantıktaki bu dönüşümün kalbidir (§185-242). “2 ekleyerek devam ettir” dediğimizde 1000’den sonra 1002 gelmelidir; ama bu “gelmelidir” nereden gelir? Bu ne Platoncu bir süper-kuraldır ne de beynimizdeki nedensel bir mekanizmanın zorunlu sonucudur. Kuralı izlemenin kaynağı metafizik bir gizem değil, toplumun pratikleridir,  bir toplumun eğitim ve alışkanlıklarla içselleştirdiği, çoğu zaman “kör” bir uyumdur; biz onu öyle yaparız, çünkü hepimiz öyle yaparız ve bu “öyle yapma” hayat biçimimizin parçasıdır (§217-219, §241-242). Mantıksal zorunluluk burada metafizik bir sır  olmaktan çıkar; paylaşılan pratiklerin gramatik bir özelliğine dönüşür.

Bir dil oyunu oynandığında, oyuncular kendilerini o oyunun kurallarına mantıksal olarak bağlar. Bu bağlayıcılık, bir ifadenin doğru/yanlış, anlamlı/saçma veya uygun/uygunsuz olduğunu belirleyen standartları oluşturur. Mantık, olgusal dil kullanımından türetilir; dil oyunlarının içinde farklı mantıklar ortaya çıkabilir (emir verme, betimleme, soru sorma, matematik yapma gibi).

Wittgenstein’ın yaptığı şey, mantığı “cilalı buz”dan (§107) çıkarıp engebeli, sürtünmeli toprağa indirmektir. Cilalı buzda ilerleyemeyiz çünkü sürtünme yoktur. Mantık, soyut ve kusursuz idealliği nedeniyle bize hiçbir tutamak, hiçbir güvenebileceğimiz dayanak sunmaz.

Buz gibi kaygan bir zemine çıktık; burada sürtünme yok, dolayısıyla bir bakıma koşullar ideal; ama tam da bu yüzden yürüyemiyoruz.[3]

Oysa biz

Yürümek istiyoruz: o halde sürtünmeye ihtiyacımız var. Geri dönelim engebeli zemine![4]

 

Wittgenstein’ın aradığı bu engebeli zemin gerçek hayattadır; orada sürtünme vardır: alışkanlıklar, hatalar, düzeltmeler, eğitim, topluluk, beden, zaman. İşte bunlar mantığın ve dilin gerçek dünyada işlev görmesini sağlayan "engebeli zemin"i (rough ground) oluşturur. Alışkanlıklar ve eğitim, kuralları öğrenip uygulamamızı sağlar (PI §185-242'deki seri devam ettirme örneği gibi). Hatalar ve düzeltmeler, topluluk içinde kuralların ne olduğunu belirler; bireysel değil, ortak pratiklerle doğruluk ortaya çıkar. Topluluk, bireysel zihinde değil, paylaşılan "yaşam formu"inde doğan anlamı verir.

Beden ve zaman, dilin soyut değil, pratik eylemlerin koşuludur.  içindeki pratikler içinde işler.

Bu ögeler olmadan mantık "ideal" ama boş kalır; yürüyemeyiz, yani anlam üretemeyiz ve düşünemeyiz. Onlar sayesinde dil ve mantık "gerçek hayatta" tutanaklı hale gelir – sürtünme, kaymayı önler ve hareketi mümkün kılar.

Dil oyunları, hem olgusaldır hem normatiftir. Şimdi bunları kısaca açıklayalım. Önce olgusallığı ele alalım.  Dil oyunları dilin soyut bir kurallar sistemi değil, hayatın somut pratikleri ve olgusal etkinlikleridir insanların gerçek hayatta yaptıkları şeylerle iç içedir: Emir vermek, tarif etmek, şaka yapmak, dua etmek, selamlaşmak, hikâye anlatmak, ölçüm yapmak vb.  Bu etkinlikler hayat biçimleri içinde yer alır. Hayat biçimi, kültürel, biyolojik ve sosyal pratiklerin toplamıdır – tamamen olgusaldır.

Dilsel gösterge, mantığın normu ile dünyadaki olguların kesiştiği noktada etkindir. Göstergelerin kullanımı da gözlemlenebilir bir olgudur. Bu yüzden, göstergelerin kullanımı bir "olgusal" durumdur, empiriğe dayalıdır, bağlamsaldır ve değişkendir.

Normatifliğe gelince bu konuda şunlar söylenebilir. Dil, rastgele ses çıkarmak değil, kurallara uymaktır. Normatif kurallar sistemi eylemlerin yapılma tarzlarını yönetir; normatiflik dilin bir kural sistemi olarak işlemesinden kaynaklanır.

Dil oyunlarının normatifliği, ifadelerin doğru mu yoksa yanlış mı, anlamlı mı yoksa saçma mı olduğunu belirleme imkanı sağlar. Norm, dilsel eylemin "dere yatağı"dır (yani, akışının dayandığı temel). Kısaca söylersek olgusallık ve normatiflik  gösterge kullanımının iki ayrı yüzüdür.⁴⁴

Dil oyunları açısından mantık, ne dünyanın ezeli ve ebedi bir yasasıdır ne de sadece bir insan icadıdır. Mantık gerçekte, canlı bir pratikler ağıdır. Bu ağı "hayat biçimlerimiz" içinde toplum olarak öreriz, sürekli yeniden üretiriz ve bazen de değiştiririz. Dil, bilgi, akıl yürütme ve toplumsal etkileşim üzerine düşünürken bu durum dikkate alınmalıdır.

Dil oyunları, geleneksel mantık anlayışını kökten dönüştürür. belirli pratikler, kurallar ve bağlamlar içinde işleyen etkinlikler bütünüdür. Bu etkinlikler, söylem ögelerinin önceden belirlenmiş özelliklerine dayanmaz; ögeler, kombinasyonlar ve hesaplamalar içinde etkilerini gösterir. Örneğin, satranç veya zar gibi oyunlar, dil stratejileriyle karşılaştırılır; her ikisi de operatif yöntemler içerir. Felsefi Soruşturmalar'da geliştirilen bu yaklaşım, Tractatus’taki erken dönem mantıksal atomizmden uzaklaşmadır.

 

 

Dil oyunlarında göstergeler, sabit mantıksal değerler olmaktan çok, fonksiyonel bir rol oyarlar. Bir göstergenin mantıkla bağını kurmak, göstergelerin nasıl kullanıldığını analiz etmekten geçer. Bu nedenle, dilin mantığını anlamak için sadece biçimsel çıkarımlar değil, bağlamsal ve pratik boyut da dikkate alınmalıdır. “Anlam kullanımdır.” ilkesi göstergelerin mantıkla ilişkisinin de kullanım içinde dinamik olduğunu gösterir.

Wittgenstein'ın mantık eleştirisi, gramer ve mantığın geleneksel kategorilerine kadar uzanır. Geleneksel mantıkta, anlamın temel birimi "önerme"dir. Oysa Wittgenstein’a göre bir cümlenin anlamı, dil oyunu içindeki işlevidir. "Kapı açık" cümlesi, bir gözlemi, bir uyarıyı, bir şaşkınlığı veya bir emri (açık bırakma) ifade edebilir. Her biri farklı bir dil oyunudur ve farklı bir mantıksal rol oynar. Anlam, önermenin gramer yapısında hazır bulunan bir şey değildir.

Tractatus, dilin dünyadaki "basit nesneler"e dayandığını varsayıyordu. Soruşturmalar'da ise, bir şeyin "basit" ya da "karmaşık" olması, onu nasıl analiz ettiğimize, hangi dil oyununu oynadığımıza bağlıdır. Satranç tahtasında "kare" basit bir nesne olabilirken, bir başka oyunda (örneğin grafik tasarımda) renk ve çizgilerden oluşan karmaşık bir bütün olabilir.

   "Anlam = Kullanım" formülü, anlamı sabitleme çabalarını (kesin tanımlar, eşanlamlılık, radikal çeviri) boşa çıkarır. Anlam, bağlama, niyete ve hayat biçimine o kadar sıkı sıkıya bağlıdır ki, onu donduramayız. Wittgenstein, anlamın bir "açıklama"  ile değil, bir "anlama" ile, o dile hayat veren pratiğe aşina olmakla kavranabileceğini ima eder.

Dildeki anlam sabit bir mantığa veya “nesnelere ad verme”ye indirgenemez aksine dil oyunlarının çeşitliliğine bağlıdır. Wittgenstein bunu açıklarken şöyle imgesel bir durumu düşünür:

Bir kişi (A) manava dükkanına gider ve bir kâğıda beş kırmızı elma yazar. Bu kâğıdı manava (B) verir. B, kâğıdı açar, “beş” kelimesini okur ve bir çekmecede “beş” yazan kartı bulur. Sonra “kırmızı” kelimesini okur ve bir renk tablosuna bakar, orada “kırmızı”nin karşısındaki renk örneğini bulur. En son “elma” kelimesini okur ve o şekle benzeyen malları rafta arar, beş tane kırmızı elma alır ve müşteriye verir.

“Beş kırmızı elma” sayı adı olan “beş”, renk adı olan “kırmızı” ve nesne adı olan “elma” adlarının  toplamından ibaret değildir; belli bir bağlamda örneğin manav dükkanında “Beş kırmızı elma istiyorum.” şeklinde oynanan bir dil oyunudur, daha doğrusu alışveriş dil oyunudur. Bu oyunun kuralları da renk tablosu kullanma, sayma, şekil karşılaştırmadır ve kelimelerin anlamı bu kurallar içinde ortaya çıkar.

Sonuç olarak, dil oyunları mantığı dogmatizmden ve ideallik hayallerinden kurtarır; onu pragmatik ve aynı zamanda derin bir varoluşsal zemine yerleştirir. Dilin ve düşüncenin büyüsünü çözmek, onun çoğulluğunu ve zenginliğini sakin bir dikkatle gözlemlemektir. İşte o zaman, mantık insan hayatının ta kendisi olarak, bizimle birlikte nefes alan canlı bir gerçeklik haline gelir.

Dilsel ifadeler belirli eylemler, bağlamlar ve amaçlarla iç içe geçmiş pratikler içinde anlam kazanır. Örneğin, bir inşaat şantiyede ustanın çırağa “Düz!” demesi, bir emirdir. Bu ifade, çırağın dili bilmesi durumunda anlaşılır ve davranışla cevaplanır: Çırak ya tuğlayı getirir ya da emri reddeder. Bu örnek, dil oyunlarının mantıksal düzenin bir parçası olduğunu gösterir; çünkü her dil oyunu, ifadelerin düzenli kullanımını gerektirir. Wittgenstein şunu söyler:

Bir dil oyununu tarif eden her şey mantığa aittir.[5]

Böylece, dil oyunları mantığı pratik bağlamlara yerleştirir, göstergelerin pratik bağlamlarda nasıl mantıksal olarak tutarlı kullanıldıklarını aydınlatır. Aynı şekilde dil oyunları mantığı  özel bir durumdaki kullanım haline getirir. Bu kullanımlarda mantık hâlâ vardır, ama dilin tek efendisi olmaktan çıkar. Bu, Wittgenstein'ın felsefedeki temel dönüşümlerinden biridir. Dil oyunu, dilin günlük hayatta kullanıldığı bağlamlar ve bu bağlamlarla iç içe geçmiş eylemlerin toplamıdır.(§7) Bu, bir çocuğun "beş kırmızı elma" isteyerek alışveriş yapmayı öğrenmesinden, bir bilim insanının hipotez kurmasına, bir askerin emir almasına, bir dostun sitem etmesine kadar uzanan bir yelpazedir.

Dil, dünya temsiline dayalı bir bilgi biçimi olarak oluşmaz; oyunun egzersizinde öğrenilir ve belirli bir yetkinliğin performansı olarak gelişir. Her dil oyunu, kendi paradigmasına sahiptir. Kurallar, pratik niteliktedir ve tanımlanamaz; sonlu bir ızgara değildir; stratejik girişimlere ve yeni düzenlemelere imkan verir. Dil, sonlu kurallar koleksiyonu olmaktan ziyade, kurallar oluşturucu bir şemadır; kullanım tarafından güvence altına alınır ve yüzeysel kurallarla temel kurallar arasında ayrım yapılabilir.

Bu perspektif, dilin doğasını yeniden yapılandırır; genel bir dil modeli tanımlamayı engeller. Dil oyunları, çeşitli örnekler kısmi ve çapraz benzerliklerle birbirine bağlanır. Tanımlı bir sisteme sokulamazlar; zamanda yayılan süreçlerdir. Mantıksal geçerlilik, yerini bağlamda geçerli söylemlere bırakır; referans ve yükleme biçim temel olmaktan çıkar. İşlevsel seçim ve kullanılabilirlik ön plana geçer.

 

Dil oyunları mantığı, felsefeye de "terapötik" bir misyon yükler. Felsefi problemlerin çoğu, dili "tatil"e çıkardığımızda, bağlamından koparıp soyut bir şekilde kullandığımızda ortaya çıkar. "Zihin nedir?", "Gerçeklik nedir?" gibi sorular, dilin farklı oyunlarında farklı anlamlar kazanan kelimeleri tek ve sabit bir anlamları varmış gibi kullandığımızda oluşur. Wittgenstein'cı felsefenin görevi, bu kavram kargaşasını çözerek, sineği yani anlamı, içine düştüğü şişeden yani belirsizlikten kurtarmaktır (§309).

Wittgenstein’a göre rasyonalite, dil-oyunları yoluyla elde edilen paylaşılan, anlamlı ve ifade edilebilir eylemlerin içinde somutlaşır. Rasyonalite felsefi dil-oyunudur.  Rasyonalite oyunu gündelik dilin arka planında oynanır. Bu oyun, esasen "neden sorma" ve "cevap verme" etrafında döner ve akıl yürütme, mantığı uygulama, dili mantıksal bir araç olarak kullanma, kuralları izleme ve bir kuralı doğru şekilde izleme, kanıt arama-buldurma ve sunma, gerekçelendirme, kuşkulanma, bazı şeyleri "sarsılmaz" kabul etme, inançları ifade etme ve doğruluk kavramını tartışma gibi çeşitli dilsel pratiklerden oluşur; bütün bu etkinlikler bir araya gelerek "diskürsif rasyonalite" dediğimiz şeyi yaratır – yani rasyonalite, soyut bir zihin yetisi olmaktan çıkıp, konuşarak, tartışarak, gerekçe sunarak ve sorgulayarak gerçekleştirdiğimiz paylaşılan bir pratik haline gelir ve felsefe de tam olarak bu dil oyununu oynayarak akıl yürütmenin doğasını anlamaya çalışır.

Anlam, işlevsel bağlamdan ayrılamaz. “Soru” bile tek bir semantik moda karşılık gelmez; bir araştırma adımı, bir kuşku ifadesi ya da konuşmacının ruh halinin tanıklığı olabilir. Gerçek anlam birimi cümledir; önerme onun içinde ayrılmaz bir bütün olarak işler. Aynı şekilde nesnelerin basit/karmaşık ayrımı da dilsel referans seçimine bağlıdır; özler ortadan kalkar, nitelikler,  ilişkisel varyasyonlara ve dil oyunlarının tarihine bağlanır. Nesneler, söylemin kendi dokuduğu düğümlerden başka bir şey değildir.

Mantıksal kelimelerin analizi, çok anlamlılıktan kaçınamaz. Örneğin “değil”i alalım. “Değil” bir imkanı reddetmek kadar bir tartışmada karşı karşı tavır akınmak da olabilir. Bir tartışmada "Hayır, öyle değil" veya "X yanlış" demek, sadece bir iddiayı mantıksal olarak reddetmekle kalmaz; aynı zamanda karşı tarafın pozisyonuna aktif bir saldırı veya karşı pozisyon alma anlamına gelir.

Bu, konuşmanın pragmatiğiyle ilgilidir: Reddetmek, rakibin argümanını zayıflatmak, kendi tarafını güçlendirmek veya tartışmayı yönlendirmek için kullanılır. Yani "değil", nötr bir araç olmaktan çıkar ve retorik bir silah haline gelir. Örnek: Bir politik tartışmada "Bu politika başarılı değil" demek, sadece bir imkanı reddetmek değil; karşı görüşü savunanlara meydan okumak, onları savunmaya zorlamak veya kendi alternatif pozisyonunu öne çıkarmaktır.

        Kısaca söylersek en temel mantıksal bağlayıcılar ("ve", "veya", "eğer... ise", "değil" gibi) bile, soyut mantıkta safken, gerçek dil kullanımında yani gündelik dilde bağlama, niyete ve ikna stratejisine bağlı olarak "saflığını yitirir. Mantık, “olmak”ın tek bir tanımına sahip değildir; ardışık kullanımlar, gelenekler ve uylaşımlar anlamın çok katmanlı dokusunu oluşturur.

Mantıksal anlam, referans bağlamını taşır; fizikçinin inkarı sınır işaretlerken, matematikçininki eşitsizlik gösterir. Mantık, olmak tanımına sahip değildir; ardışık kullanımlar ve konvansiyonlar müdahale eder. Anlam, kullanımların örtüşmesinden ayrılmaz; pragmatik formül geçerlidir.

Bu yüzden Wittgenstein natüralizme de kapıyı kapatır. Mantık, fiziksel dünyanın yapısından türeyen bir hipotez değildir; dünyanın betimlenebilmesi için gereken zemini oluşturan şeydir. Mantık, bizim için önceden var olan, temel bir çerçevedir – tıpkı "uzunluk" kavramının ölçüm birimlerinden (metre, santimetre vb.) önce gelmesi gibi. Mantığı bilimsel bir teori veya açıklanabilir bir olgu gibi ele alıp "nedeni nedir?", "nasıl çalışır?" diye sormaya kalktığımızda, dilimizi yanlış kullanırız ve anlamsız sorular üretiriz.

Mantık, düşünmenin, çıkarım yapmanın, doğru-yanlış ayrımının temel yapısıdır. O, dilimizin ve düşüncemizin içinde gömülüdür – ölçüm yöntemleri gibi, doğruluk/yanşılık karşılıklarını kurmamızı sağlayan bir önkoşuldur. Wittgenstein'a göre:

Mantık, herhangi bir doğruluk-gerçeklik karşılıklığından öncedir; tıpkı ölçüm yönteminin kurulması, bir uzunluk ifadesinin doğru veya yanlış olmasından önce gelmesi gibi.[6]

Mantık kuralları (örneğin, çelişmezlik ilkesi: Bir şey hem A hem değil-A olamaz) bize "verilmiştir"; bunları bilimsel olarak "açıklamak" (örneğin psikolojik, biyolojik veya metafizik bir teoriyle) dilin sınırlarını aşmak olur.

Anlamın akışkanlığı ile mantık kurallarının değişmezliği paradoksal olarak aynı kökten (dilimizin/düşüncemizin a priori yapısından) beslenir. Aynı kelime farklı oyunlarda farklı anlamlar kazanır; aynı oyun zaman içinde değişir; kurallar kesin sınırlarla çizilemez, aile benzerlikleri ile birbirine bağlanır (§65-71).

İnanç, beklenti, arzu gibi intensiyonel durumlar da dış dünyada sabit nesnelere değil, konuşucunun içinde bulunduğu dil oyununa ve hayat biçimine bağlı olarak yorumlanır. Estetik yargılar, etik ifadeler, dini cümleler kendi oyunlarının içinde anlamlıdır; onları bilimsel bir dile çevirmeye çalışmak kategorik bir hatadır.

Konumuzu her bir dil oyunun kendine özgü mantığı olduğunu anlatan Wittgenstein’ın tuhaf odun satıcıları örneğiyle  bitirelim.  

"Tuhaf Oduncular", Wittgenstein’ın Dil Oyunları teorisinin bir uzantısıdır. Wittgenstein bu örneği Aritmetiğin Temelleri Üzerine’de (I. Kısm §149) düşünce deneyi olarak verir.  ve çevresinde) adlı geçen ünlü bir düşünce deneyi örneğidir. Bu örnek, matematiğin ve mantığın temelleri üzerine tartışmalarda sıkça kullanılır ve Wittgenstein'ın geç dönem felsefesinde mantıksal zorunluluk, kural takip etme ve dil oyunları kavramlarını aydınlatır.

Wittgenstein bizi şöyle bir senaryo hayal etmeye davet eder: Bir grup insan odun satmaktadır. Bizim alıştığımız gibi odunu hacmine (uzunluk × genişlik × yükseklik) veya ağırlığına göre fiyatlandırmak yerine, odun yığını yer kapladığı alan kadar (yani taban alanı: uzunluk × genişlik) para almaktadır. Yığının yüksekliği ne kadar olursa olsun, fiyat aynı kalır. Alıcı daha fazla odun getirirse (yığını yükseltirse), satıcılar daha fazla para ister

Wittgenstein bu örnekten hareketle şu sarsıcı soruyu sorar: "Bu insanlar yanlış mı hesap yapıyorlar, yoksa sadece bizden farklı bir oyun mu oynuyorlar?"

Eğer bir oduncu, odunları yayarak daha fazla para kazanacağını biliyorsa ve alıcı da "evet, şimdi daha geniş bir alan kaplıyor, daha fazla ödemeliyim" diyorsa, burada bir mantık hatasından bahsedilebilir mi? Yoksa bu, onların hayat biçiminin bir parçası mıdır?

Wittgenstein’ın yorumu şöyledir: Bu, bizim mantığımıza göre "daha fazla odun" anlamına gelse de, onların sisteminde sadece "daha fazla alan kaplama" anlamına gelir.

Bu insanlar bizim ölçüm ve hesaplama kurallarımızı takip etmezler; kendi "tuhaf" kuralları vardır.

Ancak Wittgenstein’a göre, eğer bu hayali bireylerle karşılaşsak, özellikle miktarın, hacim ve işgal edilen alan değişse de aynı kaldığını göstererek tamamen rasyonel bir prosedürle odunu ağırlığa göre ölçmeleri ve buna göre ödemeleri için onları ikna etmeye çalışırız. Eğer başarılı olursak, incelenen durum alternatif bir epistemik yöntemin örneği olmaz; daha ziyade bir topluluğu güvenilmez bir ölçüm (ve ödeme) prosedürü kullanmaya iten yanlış bir inanç vakası olur. Öte yandan, girişimimiz başarısız olursa Wittgenstein'a göre, “çok odun” veya “az odun” dediklerinde bizim kastettiğimiz şeyi kastetmediklerini varsaymalıyız. Dolayısıyla bu bireylerin sözlerini “çok odun” ile  çevirirken hata yaptığımız sonucuna varmalıyız. Çünkü bir şeyin (örneğin belirli bir odun miktarının) düzenini değiştirsek de kendine özdeş kaldığı temel ilkeyi ihlal edemeyiz. Rasyonel iknaya direnen farklı bir topluluğun olasılığını düşünmek bile, ipso facto bizimkinden alternatif bir epistemik sistem keşfettiğimiz anlamına gelmez.

 

 

Wittgenstein bu örneği, matematiğin ve mantığın mutlak, evrensel zorunluluklar olmadığını göstermek için kullanır. Bu örnek:

1. Platonculuk Eleştirisidir: Frege veya Russell gibi mantıkçılar  matematiğin keşfedilen evrensel ve değişmez yasalar olduğunu düşünür. Bu görüşe göre, oduncular "yanlış" hesap yaparlar hatta delilik derecesinde hatalıdırlar, çünkü temel aritmetik kurallarını (hacim hesabı) ihlal ederler. Ancak Wittgenstein, oduncular örneğiyle matematiğin antropolojik bir olgu olduğunu ileri sürer. Matematiksel doğrular, evrenin dokusuna işlenmiş gerçekler değil, toplumsal olarak kabul edilmiş kurallardır. Bu oduncuları "deli" veya "yanlış" diye etiketlemek, bizim kurallarımızı mutlaklaştırmaktır. Onların pratiği kendi bağlamında tutarlı olabilir.

2. Konvansiyonalizmin Eleştirisidir: Aşırı konvansiyonalistler ise "her türlü hesaplama mümkün" der ve alternatif mantıklar hayal eder. Wittgenstein bunu da reddeder: Eğer gerçekten bizimkinden tamamen farklı bir sistem olsa, onları anlamamız imkânsız olurdu. Onların davranışını "hesaplama" veya "odun satma" olarak yorumlayabilmemiz, bizim dil oyunlarımızla bir örtüşme gerektirir.

Matematik, soyut bir "gerçeklik" değil, insan pratiğinin (hayat biçiminin) parçasıdır. Kurallar, bağlam içinde anlam kazanır. Oduncular örneği, bizim aritmetiğimizin "zorunlu" olmadığını gösterir: O, bizim ölçme, ticaret ve fiziksel dünya anlayışımıza dayalı bir dil oyunudur. Başka bir hayat biçiminde (başka bir kültür veya pratikte) farklı kurallar geçerli olabilir – ama tamamen yabancı olursa, onu "matematik" olarak tanımayız.

 "2 + 2 = 4" gibi ifadeler zorunlu görünür, çünkü dilimizin ve pratiklerimizin grameri böyledir. Ama bu zorunluluk, metafizik bir "mutlak" değil; kural takip etmenin sonucudur. Oduncular, bizim kurallarımızı takip etmeyerek "tuhaf" görünür, ama bu tuhaflık bizim bakış açımızdandır. Wittgenstein sorar: Onlara "düzeltme" mi yapmalıyız, yoksa kendi sistemlerini mi kabul etmeliyiz? Cevap: Ne biri ne diğeri – sadece farklı bir dil oyunu.

Bu örnek, "2+2=4" gibi önermelerin neden "zorunlu" göründüğünü sorgular. Wittgenstein, bu zorunluluğun mantığın doğasından değil, bizim bu kuralları sorgulamayı bırakmış olmamızdan kaynaklandığını söyler. Oduncular örneği, mantıksal zorunluluğun aslında bir eğitim ve alışkanlık meselesi olduğunu gösterir.

Wittgenstein’a göre bir kurala uymak, o kuralın "doğru" olmasından ziyade, topluluk içindeki bir uylaşıma dayanır. Oduncular için "miktar = kaplanan alan" kuralı tutarlı bir şekilde uygulandığı sürece, kendi sistemleri içinde "doğrudur". Bizim "hacim değişmez" kuralımız onlara ne kadar mantıklı gelmiyorsa, onlarınki de bize o kadar yabancıdır.

Bu örnek, Wittgenstein'ın temel karşıtı yaklaşımını özetler: Matematik temellere ihtiyaç duymaz; o, zaten kullandığımız bir teknikler bütünüdür. Felsefi sorunlar, dili yanlış anlamaktan doğar – örneğin, matematiği "keşfedilen bir krallık" sanmak.

"Tuhaf oduncular" mantığın göreceliğini ve pratik kökenlerini vurgular: Mantık evrensel değil, insan yaşam biçimlerinin ürünüdür. Bu, Wittgenstein'ın geç felsefesinin özüdür – şaşırtıcı, kışkırtıcı ve geleneksel felsefeyi sarsıcıdır. Matematik, dünyadaki nesnelerin gizli özelliklerini keşfetmek değil; dünyayı düzenlemek, ölçmek ve birbirimizle iletişim kurmak için kullandığımız bir tekniktir.

Eğer bir gün odunları yayarak satan bir toplulukla karşılaşırsak, onlara "yanlış yapıyorsunuz" diyemeyiz; sadece "bizim sistemimiz sizinkinden farklı" diyebiliriz. Bu, matematiğin temelinin mantıkta değil, insan eyleminde ve toplumsal pratiklerde yattığının kanıtıdır.

Wittgenstein bu örneği, matematiğin ve mantığın mutlak, evrensel zorunluluklar olmadığını göstermek için kullanır. Bu örnek:

1. Platonculuk Eleştirisidir: Frege veya Russell gibi mantıkçılar  matematiğin keşfedilen evrensel ve değişmez yasalar olduğunu düşünür. Bu görüşe göre, oduncular "yanlış" hesap yaparlar hatta delilik derecesinde hatalıdırlar, çünkü temel aritmetik kurallarını (hacim hesabı) ihlal ederler. Ancak Wittgenstein, oduncular örneğiyle matematiğin antropolojik bir olgu olduğunu ileri sürer. Matematiksel doğrular, evrenin dokusuna işlenmiş gerçekler değil, toplumsal olarak kabul edilmiş kurallardır. Bu oduncuları "deli" veya "yanlış" diye etiketlemek, bizim kurallarımızı mutlaklaştırmaktır. Onların pratiği kendi bağlamında tutarlı olabilir.

2. Konvansiyonalizmin Eleştirisidir: Aşırı konvansiyonalistler ise "her türlü hesaplama mümkün" der ve alternatif mantıklar hayal eder. Wittgenstein bunu da reddeder: Eğer gerçekten bizimkinden tamamen farklı bir sistem olsa, onları anlamamız imkânsız olurdu. Onların davranışını "hesaplama" veya "odun satma" olarak yorumlayabilmemiz, bizim dil oyunlarımızla bir örtüşme gerektirir.

Matematik, soyut bir "gerçeklik" değil, insan pratiğinin (hayat biçiminin) parçasıdır. Kurallar, bağlam içinde anlam kazanır. Oduncular örneği, bizim aritmetiğimizin "zorunlu" olmadığını gösterir: O, bizim ölçme, ticaret ve fiziksel dünya anlayışımıza dayalı bir dil oyunudur. Başka bir hayat biçiminde (başka bir kültür veya pratikte) farklı kurallar geçerli olabilir – ama tamamen yabancı olursa, onu "matematik" olarak tanımayız.

 "2 + 2 = 4" gibi ifadeler zorunlu görünür, çünkü dilimizin ve pratiklerimizin grameri böyledir. Ama bu zorunluluk, metafizik bir "mutlak" değil; kural takip etmenin sonucudur. Oduncular, bizim kurallarımızı takip etmeyerek "tuhaf" görünür, ama bu tuhaflık bizim bakış açımızdandır. Wittgenstein sorar: Onlara "düzeltme" mi yapmalıyız, yoksa kendi sistemlerini mi kabul etmeliyiz? Cevap: Ne biri ne diğeri – sadece farklı bir dil oyunu.

Bu örnek, "2+2=4" gibi önermelerin neden "zorunlu" göründüğünü sorgular. Wittgenstein, bu zorunluluğun mantığın doğasından değil, bizim bu kuralları sorgulamayı bırakmış olmamızdan kaynaklandığını söyler. Oduncular örneği, mantıksal zorunluluğun aslında bir eğitim ve alışkanlık meselesi olduğunu gösterir.

Wittgenstein’a göre bir kurala uymak, o kuralın "doğru" olmasından ziyade, topluluk içindeki bir uylaşıma dayanır. Oduncular için "miktar = kaplanan alan" kuralı tutarlı bir şekilde uygulandığı sürece, kendi sistemleri içinde "doğrudur". Bizim "hacim değişmez" kuralımız onlara ne kadar mantıklı gelmiyorsa, onlarınki de bize o kadar yabancıdır.

Bu örnek, Wittgenstein'ın temel karşıtı yaklaşımını özetler: Matematik temellere ihtiyaç duymaz; o, zaten kullandığımız bir teknikler bütünüdür. Felsefi sorunlar, dili yanlış anlamaktan doğar – örneğin, matematiği "keşfedilen bir krallık" sanmak.

"Tuhaf oduncular" mantığın göreceliğini ve pratik kökenlerini vurgular: Mantık evrensel değil, insan yaşam biçimlerinin ürünüdür. Bu, Wittgenstein'ın geç felsefesinin özüdür – şaşırtıcı, kışkırtıcı ve geleneksel felsefeyi sarsıcıdır. Matematik, dünyadaki nesnelerin gizli özelliklerini keşfetmek değil; dünyayı düzenlemek, ölçmek ve birbirimizle iletişim kurmak için kullandığımız bir tekniktir.

Eğer bir gün odunları yayarak satan bir toplulukla karşılaşırsak, onlara "yanlış yapıyorsunuz" diyemeyiz; sadece "bizim sistemimiz sizinkinden farklı" diyebiliriz. Bu, matematiğin temelinin mantıkta değil, insan eyleminde ve toplumsal pratiklerde yattığının kanıtıdır.



[1] Zettel § 350.

 

[2] Remarques sur les fondements des mathématiques, Gallimard Paris, 1983, p. 97.

 

[3] Wittgenstein, Recherhes philosophiques,  §107

 

[4] Loc. cit.

[5] Wittgenstein, Kesinlik Üzerine,ç ev. Zeki Özcan, Fol Yayınların, Ankara, 2022, §56

[6] Wittgenstein, Remarques sur les fondements des mathématiques (trad. Marie-Anne Lescourret, Gallimard, 1978, p. 92.