Dil Oyunları Perspektivizm de
Görecelilik de Değildir
Dil oyunları ve mantık ilişkisine
dair söyleyeceklerimiz bunlardır. Dil oyunları, dil felsefesi literatüründe
sıklıkla yanlış yorumlanmıştır ve çeşitli epistemolojik akımlarla
ilişkilendirilmiştir; perspektivizm ve rölativizm gibi görülmüştür. Bu tezi
savunanların ortak noktaları dil oyunlarını eleştirirken hayat biçimlerinden
hareket etmeleridir. Söz konusu eleştiriler şöyle ifade edilir: Dil oyunlarında
anlamı, toplumsal pratik ve kurallar belirler. Bilimsel açıklama, ahlaki yargı,
dini ifade ya da gündelik betimleme gibi farklı dil oyunlarının farklı normatif
ölçütleri vardır. Bu ölçütler birbirlerine indirgenemez. Doğrunun ve yanlışın da
tek bir aşkın ölçütü olamaz; doğruyu ve yanlışı belirleyen de her bir dil
oyununun kendi iç kurallarıdır ve gerekçelendirme biçimleridir. Bir dil
oyununda anlamlı ve doğru sayılan bir ifade, başka bir dil oyununda anlamsız ya
da gereksiz olabilir. Bütün bunların sonucu şudur: Dil oyunları, dil-dışı ve
objektif bir gerçekliği ifade etmez. Bu durum, evrensel ve bağlamdan bağımsız
anlamların var olduğu fikrine aykırıdır. Anlam ve doğruluk kullanım ve hayat
biçimine bağlı olduğundan farklı dil oyunlarını tarafsız ve evrensel bir
zeminde değerlendirecek bir “üst-ölçüt” imkansızdır. Bu nedenle Wittgenstein’ın
dil oyunları, kendisi bunu açıkça savunmasa bile, perspektivizmdir ve
göreceliliktir.
Şimdi bu iddiaları sayfalarımızın
izin verdikleri kadarıyla değerlendirelim.
Açıklamalarımızın başında perspektivizm ve görecelilik kavramlarını ana
hatlarıyla açıklayalım. Önce
perspektivizmin ne olduğunu görelim.
Perspektivizm: Nietzsche’nin
felsefesiyle özdeşleşmiş bir kavramdır. Temel fikri şudur: Gerçeklik (hakikat),
tek bir nesnel, mutlak bakış açısından değil; çok sayıda farklı öznel
perspektiften algılanır ve yorumlanır. Olgu diye bir şey yoktur, yalnızca
yorumlar vardır.” Dünya sürekli bir akış ve oluş içindedir; sabit, yorum-dışı
bir “hakikat” yoktur. Her bilgi, her değer yargısı, her ahlak kuralı bir
perspektife bağlıdır. Bu perspektifler ise hayatın güç ilişkileri, ihtiyaçları,
duyguları ve güç istenciyle şekillenir. Bir şey hakkında ne kadar çok göz ne
kadar çok farklı göz kullanırsak, o şey hakkındaki kavramımız o kadar tam olur,
‘nesnelliğimiz’ o kadar artar.”
Şimdi bu perspektivizmden
anlayışından hareketle dil oyunlarının perspektivizm olup olmadığına
değinelim. Konuyu karşılaştırmalı olarak
açıklayalım.
Kuşkusuz dil oyunları dilin
anlamının kullanıldığı bağlamlara (oyunlara) göre değişir. Örneğin “"levha"
kelimesi bir inşaat oyununda nesneyi çağrıştırır, matematik oyununda soyut bir
kavramı ifade eder. Ancak bu çeşitlilik, perspektivizmdeki gibi bireysel
yorumlara değil, kolektif etkinliklere ve hayat biçimleri’ne dayanır.
Dil oyunları açısından konuşma bir etkinliktir veya hayat biçiminin parçasıdır.
Nietzsche'nin perspektivizminde perspektifler çatışır ve uzlaşmaz; çatışmasında
güçlü olan kazanır. Oysa hayat biçimleri sosyaldir ve insanlar arasında
ortaktır; kültür, bağlam ve tarihe bağlı olsa da paylaşılan davranışlar
sistemidir.
Dil oyunları "kendi otomatik
doğrulamasını oluşturur " ve "ortak bir arka plan" üzerinde işler. Bu nedenle, dil oyunları perspektivizm
değildir; bireysel öznelliğe dayanmaz, aksine, sosyal paylaşımdır ve toplumsal ölçütlere
bağlıdır.
Bir inşaat ustasının çırağına
söylediği "levha!" komutu (FS §2) veya satrançtaki taş hareketleri, şunu
gösterir: Dil etkinliktir. Farklı oyunlar arasında "aile
benzerlikleri" vardır. Anlam, "aile benzerlikleri" sayesinde
ortaya çıkar (FS §66-67) Oyunlar arasında tam bir ortak öz yoktur, ancak
örtüşen benzerlikler vardır. Dil oyunları "bağlamsal anlamlar"ı ifade
eder; perspektivizm gibi görülemez.
Dil oyunları birbirinden izole
edilmiş değillerdir; arlarında bağlantılar vardır. Eğer her oyun tamamen izole
ve göreceli olsaydı, iletişim imkânsız olurdu; oysa Wittgenstein oyunların
geçişli olduğunu vurgular.
Nietzsche'de perspektifler,
bireysel yaratıcılığa vurgu yapar; Wittgenstein ise kolektif pratiklere
odaklanır. Ona göre anlam, dil oyunlarının kurallarından doğar.
Özel dilin imkansızlığı dil
oyunlarıyla perspektivizmin farkını daha belirginleştirir. Sadece konuşanın anlayabileceği bir dil
imkansızdır, çünkü anlam uylaşımsal kurallarına dayanır. Anlamlı ifadeler
"herkesin anlayabileceği" toplumsal uylaşımları gerektirir; yoksa
"doğru" ve "yanlış" ayrımı çöker.
Wittgenstein'da dil oyunları
bireysel perspektiflere indirgenmez. Dil oyunları, perspektivizmdeki gibi
çoğulcu bir çatışma değildir; oyunlar, ortak bir arka planda işler. Anlaşma ve
uylaşım temeldir; Çatışmanın nedeni, dil oyunların karıştırılması ve yanlış
kullanımıdır. Bu çatışma dil oyunlarının doğru kullanımının belirlenmesiyle
giderilir.
Perspektivizme göre gerçekliği
ifade eden tüm kavramları belirli perspektiflerden yorumlardır. Oysa dil
oyunları realisttir dil, perspektivizmin bireysel yorumların hakimiyetini
sistematik olarak reddeder. Dil oyunları bir dünyayla pratik etkileşimde anlam
kazanır. Örneğin "emir vermek" bir dil oyunu olabilir; bu, bireysel
bir yorum değil, sosyal bir pratiktir.
Bir matematiksel bir dil oyunu, kişisel yorumlara açık bir perspektif
alanı değildir. “2+2=4” ifadesi, bireyin bakış açısına göre değişmez; çünkü bu
ifade, matematiksel pratiğin normatif yapısı içinde anlam kazanır. Bu durum,
dil oyunlarının perspektivizmden ayrıldığını açıkça gösterir.
Perspektivizmde merkez öznedir; bireyin
tarihsel, kültürel ya da psikolojik bakış açısı, bilgiyi belirleyen temel faktördür.
Hakikat her zaman bir bakış açısından ibarettir ve bu bakış açıların
birbirleriyle rasyonel olarak karşılaştırılamaz. Oysa bir dil oyunu, tek bir
kişinin bakış açısına indirgenemez. Aksine, bir dil oyununa katılmak, zaten
belirli kuralları paylaşmak anlamına gelir. Dil oyunları keyfî ya da rastgele değildir. Tam
tersine, her dil oyunu belirli kurallara, alışkanlıklara ve toplumsal uylaşımlara
dayanır.
Perspektivizm radikal bir rölativizmdir.
Herkesin kendi perspektifi eşit derecede geçerlidir ve hiçbir "doğru"
yoktur. Çeşitli perspektifler arasındaki ilişkileri anlamayı sağlayan
meta-perspektif yoktur; ama perspektiflerimize ya da bakış açımıza hapsolmuş da
değiliz. Gramer bir bakış açısı meselesi değildir; dil oyunları dünyaya
bakışlar çizse ve dil dışında düşünemesek bile³⁹.
Dil oyunları, farklı ve çeşitli
olsalar da bunların keyfî ya da rastgele değildir Tam tersine, her dil oyunu
belirli kurallara, alışkanlıklara ve toplumsal uzlaşımlara dayanır.
Bir dil oyunu, tek bir kişinin
bakış açısına indirgenemez. Aksine, bir dil oyununa katılmak, zaten belirli
kuralları paylaşmak anlamına gelir. Örneğin matematiksel bir dil oyunu, kişisel
yorumlara açık bir perspektif alanı değildir. “2+2=4” ifadesi, bireyin bakış
açısına göre değişmez; çünkü bu ifade, matematiksel pratiğin normatif yapısı
içinde anlam kazanır. Bu durum, dil oyunlarının perspektivizmden ayrıldığını
açıkça gösterir.
Dil oyunlarının perspektivizm
olmamasının bir başka nedeni de anlamın bağlamda ortaya çıkmasıdır. Bağlam,
"dil dışı" bir şeyin (örneğin, kavramsal olmayan içerik) varlığını
ima etmez. Aksine, bağlamın rolü "dil oyunları" üzerinden devreye
girer. Dil oyunları, dilin günlük kullanımındaki sosyal, pratik ve kurallı
yapısını ifade eder. Kelimelerin anlamı, belirli durumlar, bağlamlar ve
eylemlerle sıkı sıkıya bağlıdır. Örneğin, "su" kelimesi bir bağlamda
içecek anlamına gelebilirken, başka bir bağlamda yüzme eylemini ifade edebilir
– ama bu anlamlar, dilin kendi kuralları tarafından belirlenir.
"Bağlama bağlı" demek,
"bakış açısına bağlı" demekle aynı şey değildir. Öte yandan bakış
açısının kendisi bağlama dayalıdır. Bağlamsız bakış açısı yoktur.
Bir şeyin "bağlama uygun"
olup olmadığına karar verirken, ölçütü dış faktörler değil, doğrudan dilin
kendisi koyar. Dil, kendi iç mantığı, kuralları ve kullanım alışkanlıklarıyla
neyin doğru neyin yanlış olduğunu dayatır. Yani, bağlam kelimelerin "demek
istediklerini söylemelerini sağlayan ufku verir." Belirsiz bir bağlam
söylemi belirsizleştirir, ama bu belirsizlik kaotik veya bireysel değildir –
dil oyunlarının kuralları tarafından düzenlenir.
Dil oyunlarının perspektivizm
olmadığına dair bu açıklamaların yeterli olduğunu düşünüyorum. Şimdi dil
oyunlarının görecelilik olmadığı konusunu ele almak istiyorum.
Wittgenstein, özellikle geç dönem
felsefesiyle, en çok yanlış anlaşılan filozoflardan biridir. Bunun temel
nedeni, onun felsefesinin geleneksel teorik sınıflandırmalara direnç
göstermesidir. Wittgenstein ne klasik anlamda bir realizmin ne de idealizmin savunucusudur
ne mutlakçı bir hakikat teorisi sunar, ne de tutarlı bir rölativist
epistemoloji geliştirir. Buna rağmen, dil oyunları ve hayat biçimleri gibi
kilit kavramları, sıklıkla kültürel veya epistemik rölativizmin felsefi
dayanağı olarak yorumlanmıştır.
Bu yanlış anlamanın arkasındaki
temel sezgi şu şekilde özetlenebilir: Eğer anlam ve doğruluk, evrensel ve
bağlamdan bağımsız ölçütlere değil de somut insan pratiklerine ve
kullanımlarına bağlıysa, o halde hakikat de kaçınılmaz olarak göreli olmalıdır.
Bu sezgi ilk bakışta makul görünse
de Wittgenstein’ın felsefesinin hem amacını hem de yöntemini gözden kaçırır.
Ludwig Wittgenstein, özellikle geç
dönem felsefesiyle modern felsefenin en çok yanlış anlaşılan düşünürlerinden
biridir. Bunun başlıca nedeni, onun felsefesinin alışıldık teorik
sınıflandırmalara direnmesidir. Wittgenstein ne klasik anlamda bir realisttir
ne de idealist ne mutlakçı bir hakikat kuramı sunar ne de göreceli bir
epistemoloji savunur. Buna rağmen, dil oyunları ve hayat biçimleri kavramları, sıklıkla kültürel ya da epistemik
göreceliğin felsefi temeli olarak okunmuştur.
Wittgenstein’ın temel iddiası,
“hakikat görelidir” değildir; onun iddiası şudur: Hakikati mutlaklaştırmaya
çalışan felsefi sorular, dili bağlamından koparmanın ürünüdür.
Bu nedenle Wittgenstein’ın
yaklaşımı teorik değil, terapötiktir. O, yeni bir doğruluk teorisi önermez;
mevcut teorilerin yarattığı kavramsal düğümleri çözer. Görecelik suçlaması da
bu düğümlerden biridir.
Ludwig Wittgenstein'ın felsefesi,
özellikle geç dönem eserlerinde geliştirdiği "dil oyunları" kavramı,
felsefi tartışmaların merkezinde yer alır. Bu kavram, dilin anlamının soyut
mantıksal yapılara değil, pratik kullanım bağlamlarına dayandığını vurgular.
Ancak, bu yaklaşım sık sık epistemik rölativizmle (görecelilik) gibi
görülmüştür; bunlarda, doğruluk ve bilginin evrensel bir standardı olmadığı,
her şeyin kültürel, sosyal veya bağlamsal faktörlere göre değiştiği iddia
edilmiştir. Yukarıda dil oyunlarının perspektivizm olmadığını açıkladıktan
sonra şimdi bu başlık altında rölativizm gibi görülemeyeceğini de ele almak
istiyoruz. Öncelikle dil oyunlarının temel özelliklerini belirleyeceğiz,
ardından rölativizm suçlamalarını çürütecek ve son olarak Wittgenstein'ın
yaklaşımının terapötik ve nesnel yönlerini vurgulayacağız. Amacımız Wittgenstein'ın
felsefesinin çoğulluğu kabul ederken, mutlak bir göreceliliğe düşmediğini
kanıtlamaktır.
Konumuzu açıklamaya şu sorunun
cevabını vererek başlayalım. Wittgenstein’da görecelilik iddiaları onun hangi
doktrinlerine dayanmaktadır? Bunları aşağıda belirteceğiz ve neden dolayı
rölativizm olamayacaklarını söyleyeceğiz. Bu doktrinler şunlardır:
1. Dil Oyunlarının Çoğulluğu:
Yukarıda açıkladığımız bir veya birkaç sayıda değil pek çok dil oyunu vardır. Emir vermek, dua etmek, bilimsel bir hipotez
kurmak, matematiksel bir kanıt sunmak ya da şaka yapmak; bunların her biri
kendi kuralları ve bağlamı içinde işleyen farklı bir dil oyunudur. Sıklıkla
yapılan temel bir yanılgı, bu çoğulluğun zorunlu olarak ontolojik veya
epistemolojik bir rölativizme yol açtığını varsaymaktır. Wittgenstein’ın
perspektifinde ise bu çeşitlilik, çözülmesi gereken bir sorun değil, dilin
doğasında var olan temel bir olgudur. Dil oyunlarının çokluğu, insan hayat
formlarının ve toplumsal etkinliklerinin çokluğunun doğrudan bir yansımasıdır. Farklı
topluluklar veya kültürler farklı dil oyunları oynar, bu da kavramların ve
anlamların göreceli olmasını sağlar. Örneğin, bir kavramın gerçekliği dünya
tarafından dayatılmaz, aksine kullanım pratiklerine bağlıdır. Bu, kültürel
göreceliğe kapı aralar çünkü evrensel bir anlam yerine, yerel bağlamlar ön
plandadır.
Bu yoruma ilişkin değerlendirmemiz
şöyledir: Dil oyunlarının çoğulluğu, farklı oyunların aynı doğruluk veya
geçerlilik ölçütlerini paylaştığı anlamına gelmez. Bilimsel bir önerme ile dini
bir inancın, hukuki bir ifade ile şiirsel bir imgenin değerlendirilme biçimleri
birbirinden kökten farklıdır. Her dil oyunu, kendi sınırları içinde ciddi,
tutarlı ve bağlayıcı normlara sahiptir. Bilimde deney ve mantıksal tutarlılık,
hukukta yasal metinler ve usul kuralları, şiirde ise metaforik derinlik ve
estetik bütünlük geçerlilik ölçütü olarak iş görür. İşte bu normatif yapı,
rölativizmin öne sürdüğü türden bir "ölçüsüzlük" veya
"keyfilik" fikrini temelden geçersiz kılar. Özetle, Dil oyunları
çeşitlidir, çoğuldur, ama insan deneyimi birdir. Dil oyunları çoğuldur; ancak
bu çoğulluk bir kaos değildir.
2. “Anlam Kullanımdır ilkesi.” Daha
önce söylediğimiz gibi Wittgenstein'a göre, "bir kelimenin anlamı, onun
dildeki kullanımıdır. Ancak bu görüşü, bazıları rölativizm e (göreceliliğe) yol
açtığı şeklinde eleştirilmiştir. "Anlam kullanımıdır" ifadesi, ilk
bakışta rölativist görünebilir. Çünkü kullanım, farklı bağlamlarda değişebilir:
Bir kelime bir dil oyununda bir anlam taşırken, başka bir oyunda farklı bir
anlam kazanabilir. Örneğin, "banka" kelimesi finansal bir kurum veya
nehir kenarı anlamına gelebilir. Bu çeşitlilik, anlamın sabit olmadığını
gösterir. Bu nedenle bazıları örneğin, bazı post-modern yorumcular, bu
çeşitliliği rölativizm diye kabul ederler ve Wittgenstein'ı dilin göreceli
doğasını savunan bir filozof olarak görüler. Onlara göre, eğer anlam
kullanımdan ibaretse, her topluluk veya birey kendi "gerçeğini"
yaratabilir, bu da nesnel bir anlamı ortadan kaldırır.
Ancak bu yorum, Wittgenstein'ın
felsefesini yüzeysel bir şekilde ele alır. Wittgenstein, rölativizmi savunmaz;
aksine, dilin sosyal ve kurallı yapısını vurgular. Anlam, bireysel bir tercih
veya öznel bir yorum değildir; dil oyunları içinde topluluk tarafından
paylaşılır. Bu oyunlar, rastgele değil, kurallara tabidir. Örneğin, satranç
oynamak için taşların hareket kurallarını bilmek gerekir. Benzer şekilde, bir
kelimeyi doğru kullanmak, o dil oyununun kurallarına uymayı gerektirir.
Wittgenstein, "Özel bir dil imkansızdır" der; çünkü dil, sosyal
etkileşim olmadan var olamaz. Bu, anlamın tamamen göreceli olmadığını, aksine
topluluk normlarına bağlı olduğunu gösterir. Eğer herkes kendi anlamını
yaratırsa, iletişim imkansızlaşır – ki Wittgenstein tam da bu imkansızlığı
vurgular. Anlam, kullanımda olsa da bu
kullanım anarşik veya öznel değildir; sosyal kurallar ve pratikler tarafından
şekillendirilir. Kolektif öğrenmeye sıkı sıkıya bağlıdır. Bir kelimeyi
"doğru" kullanmak, o kelimenin içine gömülü olduğu dil oyununun
kurallarını ve işleyiş tarzını kavramayı gerektirir. Bu kavrayış teorik veya
salt zihinsel bir bilgi değil, pratik bir beceridir; yaşayarak öğrenilir,
deneyimle düzeltilir ve sosyal etkileşimle sürekli denetlenir. "Masa"
kelimesini bir sandalyeyi işaret ederek kullandığınızda, bu ifade farklı bir
bağlamın "hakikati" olarak kabul görmez; dilsel topluluk tarafından
düzeltilir. İşte bu düzeltme olanağının varlığı, Wittgenstein’ın rölativizmi
kesin bir dille reddettiğinin en açık kanıtlarından biridir.
Wittgenstein'ın "anlam
kullanımıdır" fikri, dilin dinamik doğasını vurgular, ancak bu rölativizme
yol açmaz. Aksine, dilin sosyal, kural temelli ve paylaşılabilir yapısını öne
çıkarır. Rölativizm, anlamı bireysel veya kültürel kaprise indirgerken,
Wittgenstein anlamı pratik etkileşimlerde bulur. Bu yaklaşım, felsefi
tartışmalarda nesnelliği korurken esnekliği sağlar. Eğer “anlam kullanımdır.”
rölativist olsaydı, Wittgenstein'ın kendisi iletişim kuramazdı – ki eserleri
tam tersini gösterir.
Eğer Wittgenstein saf bir
rölativist olsaydı, dil içinde "yanlış kullanım" kavramına yer
olmazdı. Oysa onun dil oyunları kavramı, tam da "doğru" ve
"yanlış" arasındaki ayrımın anlamlı ve mümkün olduğu, kurallı ve
toplumsal yapıları tanımlar. Anlam, bu yapılar içindeki yerinden ve işlevinden
türer.
Sonuçta, Wittgenstein rölativizmin
tuzağına düşmeden bizi dilin "kullanım"ını anlamaya davet eder. Bu,
felsefe için kalıcı bir ders niteliğindedir.
3 Aile benzerliği: Dil oyunları çok
sayıdadır ve tek, evrensel bir ortak özden yoksundur. Ancak bu, onların
birbirinden tamamen kopuk olduğu anlamına gelmez. Çeşitli dilsel pratikler
arasında, bazı benzerlikler vardır. Bunlara “ile benzerliği” denir. Örneğin
“oyun” kelimesi birbirine az veya çok benzeyen farklı etkinlikler için
kullanılır. Satranç, futbol, çocukların oynadıkları, saklambaç, körebe, bütün
bunların hepsi arasında aile benzerliği vardır. Bunların tümünü kapsayan tek,
zorunlu bir özellik yoktur. “Aile benzerlikleri" kavramı, anlamın
keyfi olmadığını belirtir. Farklı kullanımlar arasında ortak örüntüler vardır,
ancak bunlar katı bir tanım değil, esnek benzerliklerdir. Bu, rölativizmden
farklıdır çünkü benzerlikler gözlemlenebilir ve tartışılabilir. Wittgenstein,
felsefi sorunların çoğunun, kelimeleri yanlış bağlamda kullanmaktan
kaynaklandığını söyler. Bu, anlamın nesnel bir temeli olduğunu ima eder:
Kullanım, gözlemlenebilir pratiklerde köklenir, bireysel kaprise değil.
Dil oyunları arasında katı sınırlar
yoktur; "aile benzerlikleri" (ile birbirine bağlanır ve iç içe
geçerler. Bu durum, onların kapalı, izole ve karşılaştırılamaz sistemler olduğu
yönündeki yanılgıyı ortadan kaldırır. Farklı oyunlar arasında geçiş, tercüme ve
karşılıklı eleştiri olanağı mümkündür. Nitekim bir antropolog, bir ritüelin dil
oyununu, kendi akademik disiplininin kavramları çerçevesinde yorumlamaya ve
analiz etmeye çalışabilir.
Bu perspektif, yüzeysel bir
okumayla göreceli (rölativist) bir izlenim bırakabilir. Ancak Wittgenstein'ın
nihai amacı, bir görecilik teorisi inşa etmek değildir. Onun asıl hedefi,
geleneksel felsefi karmaşanın kaynağını, dilin gündelik bağlamından ve pratik
kullanımından koparılmasında teşhis etmektir. Bu nedenle onun yaklaşımı, teorik
olmaktan ziyade terapötik bir nitelik taşır. Dil oyunları kavramı, rölativizmi
savunmak için değil, dilin karmaşık ve bağlama dayalı işleyişini açıklamak için
geliştirilmiş bir araçtır.
4. Doğruluk Değeri: Wittgenstein’a
göre, bir dil oyununun kendisi doğru ya da yanlış değildir; o bir çerçeve, bir
araçtır. Tıpkı bir metre çubuğunun kendi başına doğru veya yanlış olmayışı
gibi. Metre, bir ölçüm aracıdır; ancak “bu masa 2 metredir” gibi bir ifade, bu
ölçüm sistemine dayalı olarak nesnel biçimde doğrulanabilir veya
yanlışlanabilir. Bu ayrım, Wittgenstein’ın konumunu yaygın bir yanılgıdan, yani
rölativizmden ayırır. Rölativizm, gerçekliğin kendisinin değişken olduğunu
iddia ederken, Wittgenstein yalnızca gerçekliği ifade etme araçlarımızın –yani
dilsel gramerimizin– farklı olabileceğini savunur. Bu araçlar bir kez kabul
edildiğinde ise, o dil oyunu içindeki doğruluk denetimi nesnel bir nitelik
kazanır.
Bu nedenle, farklı dil oyunları
arasında “hangisi doğru?” sorusu, Wittgenstein için anlamsızdır. Çünkü her
oyun, kendine özgü kuralları ve içsel mantığı olan bağımsız bir sistemdir. Bir
bilimsel hipotez ile bir dini dua, farklı normatif yapılar içinde değerlendirilir;
birini diğerinin ölçütleriyle yargılamak bir kategori hatasıdır. İlk bakışta bu
durum göreceli bir izlenim verebilir, ancak Wittgenstein’ın temel amacı bir
rölativizm teorisi geliştirmek değildir. Onun asıl niyeti, geleneksel felsefe
problemlerinin çoğunun, dili gündelik pratik bağlamından ve işlevinden
kopararak yanlış kullanmaktan kaynaklandığını göstermektir. Bu nedenle onun
yaklaşımı teorik sistem kurmaktan ziyade terapötiktir; bir tür kavramsal tedavi
işlevi görür.
Dolayısıyla, dil oyunları kavramı
rölativizmi savunmak için değil, dilin çok yönlü ve bağlama duyarlı işleyişini
açıklamak için sunulmuş bir araçtır. Her dil oyunu, kendi sınırları içinde
nesnel doğruluk ölçütlerini barındırır. Örneğin, “masa” kelimesini bir
sandalyeyi işaret ederek kullandığınızda, bu kullanım ilgili dil oyununun
(gündelik nesne adlandırma oyununun) paylaşılan kuralları çerçevesinde
düzeltilir. Buradaki doğruluk, keyfi veya bireysel bir tercih değil, oyunun
toplumsal olarak tesis edilmiş içsel mantığına uygunluktur. Wittgenstein’a göre
bu kurallar, ortak pratikler, sürekli eğitim ve sosyal denetim yoluyla nesnel
bir temel kazanır. İşte bu normatif yapı, onun düşüncesini radikal bir
rölativizmden kesin çizgilerle ayırır. Rölativizmde doğruluk nihai olarak öznel
veya kültürel bir uzlaşıya indirgenirken, Wittgenstein’ın çerçevesinde anlam ve
doğruluk, sosyal onaya tabi ve düzeltmeye açık nesnel bir mekanizmaya bağlıdır.
5. Hayat Biçimleri: Wittgenstein,
hayat biçimlerini şu şekilde ifade eder: "Kabul edilmesi gereken, verilen
şey –denebilir ki– hayat biçimleridir". Ayrıca, "Anlaşma, yalnızca
tanımlarda değil, yargılarda da gereklidir" ve bu anlaşma "hayat biçimi”ndedir
(FS. §241-242). Bu ifadeler, farklı kültürler veya topluluklar arasında farklı
hayat biçimleri olabileceğini ima eder; örneğin, bir aslan konuşsa onu
anlayamayız çünkü farklı bir hayat biçimine sahiptir.
Bazı yorumculara göre hayat
biçimleri kavramı kültürel göreceliğe kapı açar. Çünkü ona göre anlam ve
doğruluk, evrensel bir gerçekliğe değil, belirli bir hayat biçimine bağlı
anlaşmalara dayanır. Bu durumda farklı hayat biçimleri arasında kavramlar
değişebilir, bu yüzden birini diğerine göre üstün tutacak nesnel bir ölçüt
olmayabilir. Çatışmalar ancak ikna yoluyla çözülebilir, rasyonel tartışmayla
değil.
Wittgenstein, gerçekçilik ve
idealizmi reddederek kavramların gerçeklik tarafından dayatılmadığını söyler
(örneğin, "Fiziksel nesneler vardır. " önermesini saçma bulur). Bu,
farklı dünya görüşlerinde farklı kavram şemalarının mümkün olduğunu ima eder ve
epistemik göreceliğe yol açar.
Winch gibi yorumcular demektedir
ki, Wittgenstein’a göre toplumsal pratiklerden bağımsız evrensel bir akıl veya
doğruluk standardı yoktur. Bilim, büyücülük, din gibi farklı hayat biçimleri,
kendi içinde tutarlı sistemlerdir; birini diğerine üstün kılan mutlak bir dış
ölçüt bulunmaz. Bu, kavramsal göreceliktir.
Bu yorumlara cevap olarak şunları
diyebiliriz: Wittgenstein'ın amacı, rölativizmi yaymak değil, felsefi kafa
karışıklıklarını gidermektir. O, "Felsefe, dilin büyülerinden
kurtulmaktır." der. Rölativizm, yeni bir "büyü" yaratır. Wittgenstein,
anlamı günlük kullanıma indirgeyerek mutlakçılık ve rölativizm gibi uçları
aşar. Anlam ne mutlak bir öz ne de tamamen görecelidir; pratik bir araçtır.
Hayat biçimi, dilin işlediği geniş
bağlamdır; konuşmanın, düşünmenin, eylemin gerçekleştiği insan varoluşunun
bütünüdür. Bu kavram ilk bakışta kültürel çeşitliliği öne çıkarıyormuş gibi
görünür: Farklı topluluklar farklı oyunlar oynar, farklı kurallar takip eder.
Ancak Wittgenstein için bu çeşitlilik, radikal bir epistemik izolasyona yol
açmaz.
Hayat biçimleri, bireysel veya
kültürel keyfiliğin ürünü değildir. Onlar, insanın biyolojik ve toplumsal
doğasından kaynaklanan paylaşılan pratiklerdir. İnsanlar acı çeker, ihtiyaç
duyar, ölür, eğitilir, itaat eder, sorgular, oyun oynar, araç kullanır. Bu temel
etkinlikler kültürden kültüre farklı biçimler alsa da radikal bir kopuş
yaratmaz. Wittgenstein’ın ifadesiyle, dil oyunları “insanların doğal
tarihi”ne gömülüdür. Anlam, kelimelerin
soyut karşılıklarından değil, bu ortak pratiklerin içindeki kullanımdan doğar.
Bu ortak zemin, dil oyunlarının
tamamen izole ve birbirinden kopuk sistemler olmasını engeller. İnsanlar birden
fazla dil oyununu öğrenebilir, karşılaştırabilir, arasında geçiş yapabilir ve
hatta dönüştürebilir. Bir dil oyunu içinde “yanlış” olan bir kullanım (örneğin
matematikte “2+2=5”), başka bir kültüre geçildiğinde birdenbire “doğru” hale
gelmez. Yanlışlığın evrenselliği, anlamın tamamen göreli olmadığını gösterir.
“Eğer bir aslan konuşabilseydi, onu
anlayamazdık.”– genellikle göreciliğin kanıtı olarak sunulur. Bu yorum şöyle
işler: Farklı hayat biçimleri arasında iletişim imkânsızdır; dolayısıyla her hayat
biçimi kendi hakikatine hapsolmuştur.
Oysa cümle tam tersini ima eder.
Wittgenstein burada şunu vurgular: Anlam yalnızca sözcük dizilerinden ibaret
olsaydı, belki bir aslanın konuşmasını da çözebilirdik (sözdizimini, sesleri
eşleştirebilirdik). Ama anlam, sözcüklerin kullanıldığı hayat pratiğinden
ayrılmaz. Bir aslanla ortak bir hayat biçimimiz yoktur: Aynı şekilde
avlanmayız, aynı korkuları paylaşmayız, aynı sosyal hiyerarşilere sahip
değiliz. Bu temel pratiklerin yokluğu, onun dilini anlamamızı imkânsız kılar.
İnsanlar arasında ise durum
farklıdır. Biyolojik (acı, ihtiyaç, ölüm), duygusal (sevgi, öfke, korku) ve
toplumsal pratikler paylaşılır. Bu ortak zemin sayesinde farklı kültürlerden
insanlar birbirlerinin dilini öğrenebilir, çeviri yapabilir, diyaloğa girebilir.
Aslan örneği, mutlak bir kopuş beyanı değil, insan anlayışının sınırlarını
çizen bir hatırlatmadır: Anlam, paylaşılan bir hayat biçimi gerektirir.
Rölativizm ise bu gerekliliği abartarak, insan toplulukları arasında da aynı
kopukluğu varsayar – ki bu, Wittgenstein’ın reddettiği bir genellemedir.
Wittgenstein epistemik anarşizmi
veya “her şey serbest” anlayışını savunmaz. Dil oyunları keyfî bireysel
tercihler değil, kolektif olarak sürdürülen pratiklerdir. Kural takip etmek,
özel bir yorum değil, topluluğun paylaştığı bir uygulamadır.
Sonuç olarak Wittgenstein’da
kültürel farklılıklar vardır, evet; ama bu farklılıklar epistemik izolasyon
veya hakikatlerin radikal göreceliği anlamına gelmez. Hayat biçimleri,
göreciliğin iddia ettiği gibi kapalı ve eşdeğer hakikat evrenleri yaratmaz.
Aksine, anlamın yaşamdan koparılamaz oluşu, “her şey görecelidir” demek değil;
“anlam, paylaşılan insan pratiğine dayanır” demektir. Wittgenstein’ı radikal
bir çoğulcu veya rölativist olarak okumak, düşüncesinin terapötik derinliğini
kaçırmak olur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder