DİL OYUNLARI VE MANTIK
Yukarıda şunları söylemiştik: Wittgenstein ikinci
döneminde başta resim teorisi olmak üzere Tractatus’taki önemli
doktrinlerini ve biçimsel dili terk etti ve gündelik dil analizini kabul etti. Filozofun
her iki dönemdeki görüşlerini,
karşılaştırmalı olarak vermiştik. Ancak biçimsel dili terk etmesine rağmen bu
dili kullanan mantığın ikinci dönemdeki durumuna değinmemiştik. Biçimsel dilin
terk edilmesi zorunlu olarak mantıksal analizlerin de terk edilmesi anlamına
gelir mi? Dil oyunlarında mantığın yeri nedir? Diğer deyişle Wittgenstein’ın
ikinci döneminde mantık kaybolmuş mudur ya da şekil değiştirerek devam etmiş
midir? Şimdi Wittgenstein araştırmalarında ihmal edilen bu önemli konuyu ele
alalım.
Dil oyunları, ilk bakışta belirsiz ve metodolojik olarak
gevşek irrasyonel ögeler gibidir; fakat gerçekte kullanımların ve işlemlerin özgün mantığını
ortaya çıkarır. Dil oyunları, mantığı felsefenin göksel tahtından
indirip, insan pratiklerinin "somut zemin"ine yerleştirmiştir. Bu
durum, mantığın önemini azaltmaz; tam tersine, onu daha anlaşılır kılar ve insan
hayatındaki karmaşık dokunun ayrılmaz parçası yapan bir hamledir.
Tractatus’ta dil dünyayı resmeder, betimler. Dünyanın
olgusal durumları dilin önermeleriyle mantıksal bir biçimde eşleşir. Bu
mükemmel eşleşmenin garantisi ise mantıktır. Tractatus,
1. Mantığın uzayıdır: Dünyanın iskeleti olan mantık, olguların
mümkün tüm durumlarını önceden belirleyen bir "uzay"dır. Fiziksel uzay
bir nesnenin nerede durabileceğini bildirir; tıpkı bunun gibi mantık da bir anlam
dünyasındaki yerini belirler yani önermenin ne anlama gelebileceğini ifade eder.
2. Anlama Öncelik tanır:
Tractatus'a göre, bir önermenin anlamı onun doğru ya da yanlış
olmasından önce gelir. Anlam, önermenin olgusal bir durumu betimleme imkanıdır.
Doğruluk ise bu betimin gerçeklikle örtüşüp örtüşmemesidir. Bu, mantığı
doğruluğun yargıcı değil, anlamın imkanının gardiyanı yapar.
3. Biçimsel pürizmdir. Bu sistemde, gündelik dilin bulanık
kullanımları mantıksal bir analizle çözümlenebilir; gündelik dil ideal ve kesin
bir biçime indirgenir. Ama Wittgenstein
yukarıda açıkladığımız gibi dilin
gerçekte bu kadar mükemmel biçimde işlemediğini, dilin fonksiyonunun olgu
betimleriyle sınırlanamayacağını fark
etti. Sonuçta Wittgenstein yeni dönemde betimsel olmayan mantıkların da
olabileceğini gördü.
Felsefi Soruşturmalar, bir yıkım ve yeniden
inşa kitabıdır. Tractatus’ta kelimeler
nesnelerin adıdır, cümleler bu adların birleşimidir.
Wittgenstein, ikinci dönemde bu görüşünü terk eder; bunun yerine, "dil
oyunları" kavramını koyar. Dil oyunları
dilin çok daha karmaşık, çok işlevli ve pratik bir fenomen olduğunu
gösterir; mantığın her şeye hâkim olmasını reddeder.
Dil oyunları mantığı yok etmez; sadece “mantığın
dogmatik yorumu”nu ortadan kaldırır; mantığı çoğullaştırır ve “belli bir
duruma özgü” yapar. Bu açıdan mantık da doğruluk koşulları özel olan bir tür dil
oyunudur. Matematiksel işlem, mantıksal çıkarım veya bilimsel
akıl yürütme gibi alanlar kendi kuralları olan dil oyunlarıdır. Ancak bunlar
evrensel veya dilin tümünü kapsayan bir "ideal mantık" değildir.
Mantık sınırlıdır; kendi çıkarım oyununda geçerlidir, ama tüm dil oyunlarını
açıklamaz. Sonuç olarak dilin
çeşitli kullanımlarında mantıksal yapılar yine de vardır, ancak bunlar tekilleştirilemez.
Wittgenstein’a göre "Bir
kelimenin anlamı, onun dildeki kullanımıdır." (§43). Bu görüşüyle
Witgenstein, anlamı zihinsel bir içerikten veya sabit bir göndergeden koparır
ve toplumsal pratiğin akışına yerleştirir. "Şah" kelimesinin,
satranç tahtası dışında bir anlamı yoktur; onu var eden, satranç oyununun
kurallarıdır.
Bu radikal bağlamsallık, geleneksel mantığın temel
varsayımlarını altüst eder. Bağlamsallığın sonuçları kısaca şöyledir:
A. Evrensellik İddiasının Sonu:
Tractatus mantığı evrenseldi; tüm "düşünülebilir
olanın" sınırını çiziyordu. Oysa dil oyunları, her bir oyunun kendi iç
işleyişi, kendi "mantığı" olduğunu gösterir. Bir bilimsel makalenin
mantığı (hipotez, kanıt, çıkarım) ile bir şiirin mantığı (metafor, çağrışım,
ritim) veya bir mahkeme salonunun mantığı (suçlama, savunma, hüküm) birbirinden
kökten farklıdır. Mantık artık tekil değil, çoğuldur. Wittgenstein'ın
"aile benzerlikleri" kavramı (§67) burada devreye girer: Farklı dil
oyunları (ve dolayısıyla farklı mantıklar) arasında sabit, ortak bir öz yoktur;
ancak birbirleriyle kesişen, örtüşen, bir ağ oluşturan benzerlikler vardır.
B. Biçimcilik Eleştirisi ve Pragmatik Dönüş:
Geleneksel ve modern sembolik mantık, önermeleri ve
çıkarımları biçimsellik açısından değerlendirir. "Tüm A'lar B'dir" ve
"C bir A'dır" önermelerinden "C bir B'dir" sonucu,
içerikten bağımsız olarak geçerlidir. Wittgenstein, bu geçerliliğin kaynağını şöyle
sorgular: Bu, insan zihninin değişmez yasalarından mı kaynaklanır? Ya da dil
oyunları içinde öğrendiğimiz ve kabul ettiğimiz bir kuralın uygulanması mıdır?
Mantıksal zorunluluk, metafizik bir zorunluluk değil, bir
kurala bağlılığın zorunluluğudur. Bu, mantığı bir pratik konusu haline getirir.
Mantıksal doğrular, dünyanın yapısına dair keşifler değil, belirli dil
oyunlarında kullandığımız araçlardır.
C. Kural İzleme Paradoksu ve Toplumsal Onay:
Soruşturmalar'ın merkezindeki ünlü "kural
izleme" tartışması (§§185-242), biçimsel mantığın temelini yıkar. Bir
kural (örneğin "+2" kuralı) sonsuz sayıda durum için nasıl
belirleyicidir? Kuralın kendisi, onu izlemenin her bir sonraki adımını
belirlemek için yeterli değildir; her kural yoruma açıktır.
Wittgenstein'ın çözümü bireysel ve zihinsel değil, toplumsal
ve pratiktedir: Bir kuralı doğru ya da yanlış izlememiz, topluluğun geri
kalanıyla uyum içinde olmamıza bağlıdır. "Özel dil kanıtı" da burada
devreye girer: Saf, bireysel bir içsel süreç olarak anlam ve mantık diye bir
şey olamaz, çünkü doğruluk ölçütü yoktur. Doğruluk ölçütü, paylaşılan bir hayat
biçimi (Lebensform) içindeki ortak
tepkilerle ve pratiklerle sağlanır.
Dil oyunları, mantığı Tractatus’un soyut ve aşkın
kalkülüsünden koparır; tamamen pragmatik bir çerçeveye yerleştirir. Mantık
artık dilin dışında, değildir; dil oyunlarının içinde, onlarla birlikte doğar,
oyunun tekniklerinde, kurallarında ve düzenliliklerinde doğrudan ve onlarla
birlikte görünür ve değişir. Her oyun
için mantık, özeldir ve bağlayıcıdır.
Oyunlar satranç ya da zar oyunu gibidir: Kurallar sabit bir
kod değil, pratikte sürekli yorumlanan ve belirsizlik payı taşıyan şemalardır.
Dil, kuralları önceden verilmiş bir sistem değildir, kuralları canlı bir
süreçtir; belli bir zamanla sınırlıdır, gerektiğinde değiştirilir. Aile
benzerlikleri ilkesine göre, dil oyunları kesin sınırlarla çevrili bir sisteme
hapsedilemez.
Tanımlamalar yaklaşıktır ve eşanlamlılık tereddütlüdür. Kişilerin
eylemlerine dair inancı ve onlardan beklentileri
ifade eden yönelimli göstergelerimiz, konuşanın durumuyla yorumlanır. Mantık
soyut bir iskelet değildir; göstergelerimizin koşulu olan ve olgulardan oluşan bir
çerçevedir. (§350).
Bir dilsel ifade biçimini başka bir ifadeyle değiştirmek
hâlâ mantığı aydınlatmanın önemli bir yöntemidir (PU §§ 24, 90),
Dilin kuralları soyut bir şema halinde dilin arkasında
durmaz; doğrudan oyunun kendisinde, konuşanların ve eyleyenlerin yaptıklarında görünür.
Sonuç çıkarmak, fikir geliştirmekten çok
göstergelerden ve eylemlerden hareketle bir yol açmaktır. Bir dil icat
etmek belli bir amaçla bir hazırlık icat etmek anlamına gelebilir. Her dil oyunun özel bir uygulaması vardır. Bu
uygulama bir ifadeyi, bir hareketi ya da bir çıkarımı “doğru” veya “yanlış”,
“anlamlı” ya da “anlamsız” kılar. Mantık böylece görecelileşmez; ama özelleşir
ve özgünleşir. Her dil oyunu için
kurallar farklı olabilir, ancak o oyunun içinde tartışmasızdır ve
bağlayıcıdır; zorunludur ve geçerlidir.
Dolayısıyla klasik felsefedeki “Mantık nasıl mümkündür?”,
“Mantığın temeli nedir?” gibi aşkın ve mutlakçı sorular tümüyle geçersiz hale
gelir. Wittgenstein bu soruları tersine çevirir ve şöyle sorar: Hangi pratikte,
hangi bağlamda, hangi insanlar arasında bir şey “mantıklı” sayılır? Cevap, her
zaman belirli bir dil oyununun somut kuralları içinde verilir.
“Dil oyunları” yalnızca bir dil teorisi değildir; aynı
zamanda mantığı ciddi olarak eleştirme ve yeniden yapılandırma çabasıdır;
toplumsal etkileşimin ve paylaşılan hayat biçimlerinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Dilsel göstergeler ve mantıksal ilişkileri, dünyanın mevcut
olgusal düzenine dayanır. Dünya –yani doğal tarihimizin olguları– basitçe
"karşımızdadır" ve biz bu olgularla etkileşim halinde bulunuruz; bu
etkileşimde göstergelerimizi kullanırız. Mantık, bu anlamda empirik hale gelir,
çünkü göstergelerimizin anlamı ve kullanımı, olgusal gerçeklikten ayrı
düşünülemez.
Göstergelerimiz sanki bir olgular iskeleti
tarafından koşullandırılmış gibidir.[1]
Şimdi olguların mantığı şekillendirmesine değinelim. Bu
konda Wittgenstein şu soruyu sorar: Doğal olgular şu anda gerçekten var
olanlardan tamamen farklı olsaydı, göstergelerimiz zorunlu olarak değişmez
miydi?" Wittgenstein bu soruyu cevaplarken şu hipotetik olguları düşünür:
1.Koltuk Örneği: (Recherches philosophiques § 80):
Odadaki koltuk sebepsiz yere sürekli kaybolup tekrar ortaya çıksaydı,
"koltuk" göstergesi anlamını yitirirdi. Çünkü mevcut göstergemiz,
nesneler süreklidir ve öngörülebilirdir, varsayımına dayanır. “Koltuk”un bir
göründüğü bir yok olduğu böyle bir dünyada, "koltuk" diye bir şeyi
tanımlayamazdık veya kullanamazdık; onun yerine, bu kaotik olgulara uyumlu yeni
kavramlar geliştirirdik.
2. Peynir ve Tartma Örneği: (Recherches
philosophiques § 142): Terazideki peynir sebepsiz yere büyüseydi veya
küçülseydi, "tartmak" kavramı geçersizleşirdi. Tartma eylemi,
nesnelerin ağırlığının sabit kalacağı empirik olguya bağlıdır. Bu olgu
değişirse, mantıksal olarak "ağırlık" kavramı da değişir.
3. Duygu
İfadeleri Örneği: (Recherches philosophiques II, 489): İnsanlar
üzüntü ve sevinç ifadeleriyle saat tıkırtısını dönüşümlü kullansaydı,
"üzüntü" ve "sevinç" kavramları anlamını kaybederdi.
Duygusal kavramlar, insan davranışlarının düzenli olgusal ifadelerine (örneğin,
yüz ifadeleri) dayanır.
4. Sayma
Örneği: Saydığımız nesneler sayarken kendi kendilerine eriyip veya bölünseydi,
"sayı" ve "saymak" kavramları kullanılamaz hale gelirdi.[2]
Sayma, nesnelerin bütünlüğünün ve sürekliliğinin empirik olgusuna bağlıdır.
Bu örnekler, göstermektedir ki, dil oyunları soyut
bir sistem değildir ve empirik bir temele oturur, insan pratiğinin parçasıdır,
mantığın dinamik doğasını ortaya koyar; yanlış anlamaları gidererek, dilin
çoğulluğunu kabul eder.
Göstergelerimizin mantıksal yapısı, olguların değişmezliğine
bağlıdır. Mantığın "deneysel" veya "olgusal" bir yanı vardır.
Mantık, hipotetik bir boşlukta değil, gerçek dünyanın koşullarında işler. Olgular
değişirse, mantık da değişir. Göstergelerimizin mantıksal düzeni, dünyanın
sabit ve düzenli olgularına bağlıdır.
Bu, göstergelerimizin mantığının olgulardan türetildiği ya
da olgularca haklı çıkarıldığı anlamına gelmez. Sadece şunu ifade eder: Mevcut
yaygın göstergelerimizin normatif kullanımı belirli, sabit kalan, düzenli olguların,
bize verilmiş olmasına bağlıdır.
Bu söylediklerimizden hareketle diyebiliriz ki, mantık soyut
bir mantıksal yapıya indirgenemez, insanın kendi dünyasını inşa etmesinin
vazgeçilmez aracıdır.
Her dil oyunu, tıpkı satranç veya futbol gibi, belirli kurallarla
oynanır. Bu kurallar, bir kelimenin veya cümlenin doğru kullanım koşulları’nı
belirler. Kural, psikolojik süreç
değildir, öğrenilen pratiktir; gelecekteki durumları güvence altına almaz, ama davranışı belirler.
Kuralı izleme mantıktaki bu dönüşümün kalbidir (§185-242).
“2 ekleyerek devam ettir” dediğimizde 1000’den sonra 1002 gelmelidir; ama bu
“gelmelidir” nereden gelir? Bu ne Platoncu bir süper-kuraldır ne de
beynimizdeki nedensel bir mekanizmanın zorunlu sonucudur. Kuralı izlemenin
kaynağı metafizik bir gizem değil, toplumun pratikleridir, bir toplumun eğitim ve alışkanlıklarla
içselleştirdiği, çoğu zaman “kör” bir uyumdur; biz onu öyle yaparız, çünkü
hepimiz öyle yaparız ve bu “öyle yapma” hayat biçimimizin parçasıdır (§217-219,
§241-242). Mantıksal zorunluluk burada metafizik bir sır olmaktan çıkar; paylaşılan pratiklerin
gramatik bir özelliğine dönüşür.
Bir dil oyunu oynandığında, oyuncular kendilerini o oyunun
kurallarına mantıksal olarak bağlar. Bu bağlayıcılık, bir
ifadenin doğru/yanlış, anlamlı/saçma veya uygun/uygunsuz olduğunu belirleyen
standartları oluşturur. Mantık, olgusal dil kullanımından türetilir; dil
oyunlarının içinde farklı mantıklar ortaya çıkabilir (emir verme, betimleme,
soru sorma, matematik yapma gibi).
Wittgenstein’ın yaptığı şey, mantığı “cilalı buz”dan (§107)
çıkarıp engebeli, sürtünmeli toprağa indirmektir. Cilalı buzda ilerleyemeyiz
çünkü sürtünme yoktur. Mantık, soyut ve kusursuz idealliği nedeniyle bize
hiçbir tutamak, hiçbir güvenebileceğimiz dayanak sunmaz.
Buz gibi kaygan bir zemine çıktık; burada sürtünme yok,
dolayısıyla bir bakıma koşullar ideal; ama tam da bu yüzden yürüyemiyoruz.[3]
Oysa biz
Yürümek istiyoruz: o halde sürtünmeye ihtiyacımız var. Geri
dönelim engebeli zemine![4]
Wittgenstein’ın aradığı bu engebeli zemin gerçek hayattadır;
orada sürtünme vardır: alışkanlıklar, hatalar, düzeltmeler, eğitim, topluluk,
beden, zaman. İşte bunlar mantığın ve dilin gerçek dünyada işlev görmesini
sağlayan "engebeli zemin"i (rough ground) oluşturur. Alışkanlıklar ve
eğitim, kuralları öğrenip uygulamamızı sağlar (PI §185-242'deki seri devam
ettirme örneği gibi). Hatalar ve düzeltmeler, topluluk içinde kuralların ne
olduğunu belirler; bireysel değil, ortak pratiklerle doğruluk ortaya çıkar. Topluluk,
bireysel zihinde değil, paylaşılan "yaşam formu"inde doğan anlamı
verir.
Beden ve zaman, dilin soyut değil, pratik eylemlerin
koşuludur. içindeki pratikler içinde
işler.
Bu ögeler olmadan mantık "ideal" ama boş kalır;
yürüyemeyiz, yani anlam üretemeyiz ve düşünemeyiz. Onlar sayesinde dil ve
mantık "gerçek hayatta" tutanaklı hale gelir – sürtünme, kaymayı
önler ve hareketi mümkün kılar.
Dil oyunları, hem olgusaldır hem normatiftir. Şimdi bunları
kısaca açıklayalım. Önce olgusallığı ele alalım. Dil oyunları dilin soyut bir kurallar sistemi
değil, hayatın somut pratikleri ve olgusal etkinlikleridir insanların gerçek
hayatta yaptıkları şeylerle iç içedir: Emir vermek, tarif etmek, şaka yapmak,
dua etmek, selamlaşmak, hikâye anlatmak, ölçüm yapmak vb. Bu etkinlikler hayat biçimleri içinde
yer alır. Hayat biçimi, kültürel, biyolojik ve sosyal pratiklerin toplamıdır –
tamamen olgusaldır.
Dilsel gösterge, mantığın normu ile dünyadaki olguların
kesiştiği noktada etkindir. Göstergelerin kullanımı da gözlemlenebilir bir olgudur.
Bu yüzden, göstergelerin kullanımı bir "olgusal" durumdur, empiriğe
dayalıdır, bağlamsaldır ve değişkendir.
Normatifliğe gelince bu konuda şunlar söylenebilir. Dil,
rastgele ses çıkarmak değil, kurallara uymaktır. Normatif kurallar sistemi eylemlerin
yapılma tarzlarını yönetir; normatiflik dilin bir kural sistemi olarak
işlemesinden kaynaklanır.
Dil oyunlarının normatifliği, ifadelerin doğru mu yoksa yanlış
mı, anlamlı mı yoksa saçma mı olduğunu belirleme imkanı sağlar. Norm, dilsel
eylemin "dere yatağı"dır (yani, akışının dayandığı temel). Kısaca
söylersek olgusallık ve normatiflik
gösterge kullanımının iki ayrı yüzüdür.⁴⁴
Dil oyunları açısından mantık, ne dünyanın ezeli ve ebedi
bir yasasıdır ne de sadece bir insan icadıdır. Mantık gerçekte, canlı bir
pratikler ağıdır. Bu ağı "hayat biçimlerimiz" içinde toplum olarak
öreriz, sürekli yeniden üretiriz ve bazen de değiştiririz. Dil, bilgi, akıl
yürütme ve toplumsal etkileşim üzerine düşünürken bu durum dikkate alınmalıdır.
Dil oyunları, geleneksel mantık anlayışını kökten dönüştürür.
belirli pratikler, kurallar ve bağlamlar içinde işleyen etkinlikler bütünüdür. Bu
etkinlikler, söylem ögelerinin önceden belirlenmiş özelliklerine dayanmaz;
ögeler, kombinasyonlar ve hesaplamalar içinde etkilerini gösterir. Örneğin,
satranç veya zar gibi oyunlar, dil stratejileriyle karşılaştırılır; her ikisi
de operatif yöntemler içerir. Felsefi Soruşturmalar'da
geliştirilen bu yaklaşım, Tractatus’taki erken dönem mantıksal atomizmden
uzaklaşmadır.
Dil oyunlarında göstergeler, sabit mantıksal değerler
olmaktan çok, fonksiyonel bir rol oyarlar. Bir göstergenin mantıkla bağını
kurmak, göstergelerin nasıl kullanıldığını analiz etmekten geçer. Bu nedenle,
dilin mantığını anlamak için sadece biçimsel çıkarımlar değil, bağlamsal
ve pratik boyut da dikkate alınmalıdır. “Anlam kullanımdır.” ilkesi
göstergelerin mantıkla ilişkisinin de kullanım içinde dinamik olduğunu
gösterir.
Wittgenstein'ın mantık eleştirisi, gramer ve mantığın
geleneksel kategorilerine kadar uzanır. Geleneksel mantıkta, anlamın temel
birimi "önerme"dir. Oysa Wittgenstein’a göre bir cümlenin anlamı, dil
oyunu içindeki işlevidir. "Kapı açık" cümlesi, bir gözlemi, bir
uyarıyı, bir şaşkınlığı veya bir emri (açık bırakma) ifade edebilir. Her biri
farklı bir dil oyunudur ve farklı bir mantıksal rol oynar. Anlam,
önermenin gramer yapısında hazır bulunan bir şey değildir.
Tractatus, dilin dünyadaki "basit
nesneler"e dayandığını varsayıyordu. Soruşturmalar'da ise,
bir şeyin "basit" ya da "karmaşık" olması, onu nasıl analiz
ettiğimize, hangi dil oyununu oynadığımıza bağlıdır. Satranç tahtasında
"kare" basit bir nesne olabilirken, bir başka oyunda (örneğin grafik
tasarımda) renk ve çizgilerden oluşan karmaşık bir bütün olabilir.
"Anlam =
Kullanım" formülü, anlamı sabitleme çabalarını (kesin tanımlar,
eşanlamlılık, radikal çeviri) boşa çıkarır. Anlam, bağlama, niyete ve hayat
biçimine o kadar sıkı sıkıya bağlıdır ki, onu donduramayız. Wittgenstein,
anlamın bir "açıklama" ile
değil, bir "anlama" ile, o dile hayat veren pratiğe aşina olmakla
kavranabileceğini ima eder.
Dildeki anlam sabit bir mantığa veya “nesnelere ad verme”ye indirgenemez
aksine dil oyunlarının çeşitliliğine bağlıdır. Wittgenstein bunu açıklarken
şöyle imgesel bir durumu düşünür:
Bir kişi (A) manava dükkanına gider ve bir kâğıda “beş
kırmızı elma” yazar. Bu kâğıdı manava (B) verir. B, kâğıdı açar, “beş”
kelimesini okur ve bir çekmecede “beş” yazan kartı bulur. Sonra “kırmızı”
kelimesini okur ve bir renk tablosuna bakar, orada “kırmızı”nin karşısındaki
renk örneğini bulur. En son “elma” kelimesini okur ve o şekle benzeyen malları
rafta arar, beş tane kırmızı elma alır ve müşteriye verir.
“Beş kırmızı elma” sayı adı olan “beş”, renk adı olan
“kırmızı” ve nesne adı olan “elma” adlarının
toplamından ibaret değildir; belli bir bağlamda örneğin manav dükkanında
“Beş kırmızı elma istiyorum.” şeklinde oynanan bir dil oyunudur, daha doğrusu
alışveriş dil oyunudur. Bu oyunun kuralları da renk tablosu kullanma, sayma,
şekil karşılaştırmadır ve kelimelerin anlamı bu kurallar içinde ortaya çıkar.
Sonuç olarak, dil oyunları mantığı dogmatizmden ve ideallik hayallerinden
kurtarır; onu pragmatik ve aynı zamanda derin bir varoluşsal zemine
yerleştirir. Dilin ve düşüncenin büyüsünü çözmek, onun çoğulluğunu ve
zenginliğini sakin bir dikkatle gözlemlemektir. İşte o zaman, mantık insan hayatının
ta kendisi olarak, bizimle birlikte nefes alan canlı bir gerçeklik haline gelir.
Dilsel ifadeler belirli eylemler, bağlamlar ve amaçlarla iç
içe geçmiş pratikler içinde anlam kazanır. Örneğin, bir inşaat şantiyede
ustanın çırağa “Düz!” demesi, bir emirdir. Bu ifade, çırağın dili bilmesi
durumunda anlaşılır ve davranışla cevaplanır: Çırak ya tuğlayı getirir ya da
emri reddeder. Bu örnek, dil oyunlarının mantıksal düzenin bir parçası olduğunu
gösterir; çünkü her dil oyunu, ifadelerin düzenli kullanımını gerektirir.
Wittgenstein şunu söyler:
Bir dil oyununu tarif eden her şey mantığa aittir.[5]
Böylece, dil oyunları mantığı pratik bağlamlara yerleştirir,
göstergelerin pratik bağlamlarda nasıl mantıksal olarak tutarlı kullanıldıklarını
aydınlatır. Aynı şekilde dil oyunları mantığı özel bir durumdaki kullanım haline getirir. Bu
kullanımlarda mantık hâlâ vardır, ama dilin tek efendisi olmaktan çıkar. Bu,
Wittgenstein'ın felsefedeki temel dönüşümlerinden biridir. Dil oyunu, dilin
günlük hayatta kullanıldığı bağlamlar ve bu bağlamlarla iç içe geçmiş
eylemlerin toplamıdır.(§7) Bu, bir çocuğun "beş kırmızı elma"
isteyerek alışveriş yapmayı öğrenmesinden, bir bilim insanının hipotez
kurmasına, bir askerin emir almasına, bir dostun sitem etmesine kadar uzanan
bir yelpazedir.
Dil, dünya temsiline dayalı bir bilgi biçimi olarak oluşmaz;
oyunun egzersizinde öğrenilir ve belirli bir yetkinliğin performansı olarak
gelişir. Her dil oyunu, kendi paradigmasına sahiptir. Kurallar, pratik
niteliktedir ve tanımlanamaz; sonlu bir ızgara değildir; stratejik girişimlere
ve yeni düzenlemelere imkan verir. Dil, sonlu kurallar koleksiyonu olmaktan
ziyade, kurallar oluşturucu bir şemadır; kullanım tarafından güvence altına
alınır ve yüzeysel kurallarla temel kurallar arasında ayrım yapılabilir.
Bu perspektif, dilin doğasını yeniden yapılandırır; genel
bir dil modeli tanımlamayı engeller. Dil oyunları, çeşitli örnekler kısmi ve
çapraz benzerliklerle birbirine bağlanır. Tanımlı bir sisteme sokulamazlar;
zamanda yayılan süreçlerdir. Mantıksal geçerlilik, yerini bağlamda geçerli
söylemlere bırakır; referans ve yükleme biçim temel olmaktan çıkar. İşlevsel
seçim ve kullanılabilirlik ön plana geçer.
Dil oyunları mantığı, felsefeye de "terapötik" bir
misyon yükler. Felsefi problemlerin çoğu, dili "tatil"e
çıkardığımızda, bağlamından koparıp soyut bir şekilde kullandığımızda ortaya
çıkar. "Zihin nedir?", "Gerçeklik nedir?" gibi sorular,
dilin farklı oyunlarında farklı anlamlar kazanan kelimeleri tek ve sabit bir
anlamları varmış gibi kullandığımızda oluşur. Wittgenstein'cı felsefenin
görevi, bu kavram kargaşasını çözerek, sineği yani anlamı, içine düştüğü şişeden
yani belirsizlikten kurtarmaktır (§309).
Wittgenstein’a göre rasyonalite, dil-oyunları yoluyla elde
edilen paylaşılan, anlamlı ve ifade edilebilir eylemlerin içinde somutlaşır. Rasyonalite
felsefi dil-oyunudur. Rasyonalite oyunu
gündelik dilin arka planında oynanır. Bu oyun, esasen "neden sorma"
ve "cevap verme" etrafında döner ve akıl yürütme, mantığı uygulama,
dili mantıksal bir araç olarak kullanma, kuralları izleme ve bir kuralı doğru
şekilde izleme, kanıt arama-buldurma ve sunma, gerekçelendirme, kuşkulanma,
bazı şeyleri "sarsılmaz" kabul etme, inançları ifade etme ve doğruluk
kavramını tartışma gibi çeşitli dilsel pratiklerden oluşur; bütün bu
etkinlikler bir araya gelerek "diskürsif rasyonalite" dediğimiz şeyi
yaratır – yani rasyonalite, soyut bir zihin yetisi olmaktan çıkıp, konuşarak,
tartışarak, gerekçe sunarak ve sorgulayarak gerçekleştirdiğimiz paylaşılan bir
pratik haline gelir ve felsefe de tam olarak bu dil oyununu oynayarak akıl
yürütmenin doğasını anlamaya çalışır.
Anlam, işlevsel bağlamdan ayrılamaz. “Soru” bile tek bir
semantik moda karşılık gelmez; bir araştırma adımı, bir kuşku ifadesi ya da
konuşmacının ruh halinin tanıklığı olabilir. Gerçek anlam birimi cümledir;
önerme onun içinde ayrılmaz bir bütün olarak işler. Aynı şekilde nesnelerin
basit/karmaşık ayrımı da dilsel referans seçimine bağlıdır; özler ortadan
kalkar, nitelikler, ilişkisel
varyasyonlara ve dil oyunlarının tarihine bağlanır. Nesneler, söylemin kendi
dokuduğu düğümlerden başka bir şey değildir.
Mantıksal kelimelerin analizi, çok anlamlılıktan kaçınamaz. Örneğin
“değil”i alalım. “Değil” bir imkanı reddetmek kadar bir tartışmada karşı karşı
tavır akınmak da olabilir. Bir tartışmada "Hayır, öyle değil" veya
"X yanlış" demek, sadece bir iddiayı mantıksal olarak reddetmekle
kalmaz; aynı zamanda karşı tarafın pozisyonuna aktif bir saldırı veya karşı
pozisyon alma anlamına gelir.
Bu, konuşmanın pragmatiğiyle ilgilidir: Reddetmek, rakibin
argümanını zayıflatmak, kendi tarafını güçlendirmek veya tartışmayı
yönlendirmek için kullanılır. Yani "değil", nötr bir araç olmaktan
çıkar ve retorik bir silah haline gelir. Örnek: Bir politik tartışmada "Bu
politika başarılı değil" demek, sadece bir imkanı reddetmek değil; karşı
görüşü savunanlara meydan okumak, onları savunmaya zorlamak veya kendi
alternatif pozisyonunu öne çıkarmaktır.
Kısaca
söylersek en temel mantıksal bağlayıcılar ("ve",
"veya", "eğer... ise", "değil" gibi) bile, soyut
mantıkta safken, gerçek dil kullanımında yani gündelik dilde bağlama, niyete ve
ikna stratejisine bağlı olarak "saflığını yitirir. Mantık, “olmak”ın tek
bir tanımına sahip değildir; ardışık kullanımlar, gelenekler ve uylaşımlar
anlamın çok katmanlı dokusunu oluşturur.
Mantıksal anlam, referans bağlamını taşır; fizikçinin inkarı
sınır işaretlerken, matematikçininki eşitsizlik gösterir. Mantık, olmak
tanımına sahip değildir; ardışık kullanımlar ve konvansiyonlar müdahale eder.
Anlam, kullanımların örtüşmesinden ayrılmaz; pragmatik formül geçerlidir.
Bu yüzden Wittgenstein natüralizme de kapıyı kapatır.
Mantık, fiziksel dünyanın yapısından türeyen bir hipotez değildir; dünyanın
betimlenebilmesi için gereken zemini oluşturan şeydir. Mantık, bizim için
önceden var olan, temel bir çerçevedir – tıpkı "uzunluk" kavramının
ölçüm birimlerinden (metre, santimetre vb.) önce gelmesi gibi. Mantığı bilimsel
bir teori veya açıklanabilir bir olgu gibi ele alıp "nedeni nedir?",
"nasıl çalışır?" diye sormaya kalktığımızda, dilimizi yanlış kullanırız
ve anlamsız sorular üretiriz.
Mantık, düşünmenin, çıkarım yapmanın, doğru-yanlış ayrımının
temel yapısıdır. O, dilimizin ve düşüncemizin içinde gömülüdür – ölçüm
yöntemleri gibi, doğruluk/yanşılık karşılıklarını kurmamızı sağlayan bir
önkoşuldur. Wittgenstein'a göre:
Mantık, herhangi bir doğruluk-gerçeklik karşılıklığından
öncedir; tıpkı ölçüm yönteminin kurulması, bir uzunluk ifadesinin doğru veya
yanlış olmasından önce gelmesi gibi.[6]
Mantık kuralları (örneğin, çelişmezlik ilkesi: Bir şey hem A
hem değil-A olamaz) bize "verilmiştir"; bunları bilimsel olarak
"açıklamak" (örneğin psikolojik, biyolojik veya metafizik bir
teoriyle) dilin sınırlarını aşmak olur.
Anlamın akışkanlığı ile mantık kurallarının değişmezliği
paradoksal olarak aynı kökten (dilimizin/düşüncemizin a priori yapısından)
beslenir. Aynı kelime farklı oyunlarda farklı anlamlar kazanır; aynı oyun zaman
içinde değişir; kurallar kesin sınırlarla çizilemez, aile benzerlikleri ile
birbirine bağlanır (§65-71).
İnanç, beklenti, arzu gibi intensiyonel durumlar da dış
dünyada sabit nesnelere değil, konuşucunun içinde bulunduğu dil oyununa ve hayat
biçimine bağlı olarak yorumlanır. Estetik yargılar, etik ifadeler, dini
cümleler kendi oyunlarının içinde anlamlıdır; onları bilimsel bir dile
çevirmeye çalışmak kategorik bir hatadır.
Konumuzu her bir dil oyunun kendine özgü mantığı olduğunu
anlatan Wittgenstein’ın tuhaf odun satıcıları örneğiyle bitirelim.
"Tuhaf Oduncular", Wittgenstein’ın Dil Oyunları
teorisinin bir uzantısıdır. Wittgenstein bu örneği Aritmetiğin Temelleri Üzerine’de
(I. Kısm §149) düşünce deneyi olarak verir. ve çevresinde) adlı geçen ünlü bir düşünce
deneyi örneğidir. Bu örnek, matematiğin ve mantığın temelleri üzerine
tartışmalarda sıkça kullanılır ve Wittgenstein'ın geç dönem felsefesinde
mantıksal zorunluluk, kural takip etme ve dil oyunları kavramlarını aydınlatır.
Wittgenstein bizi şöyle bir senaryo hayal etmeye davet eder:
Bir grup insan odun satmaktadır. Bizim alıştığımız gibi odunu hacmine (uzunluk
× genişlik × yükseklik) veya ağırlığına göre fiyatlandırmak yerine, odun yığını
yer kapladığı alan kadar (yani taban alanı: uzunluk × genişlik) para
almaktadır. Yığının yüksekliği ne kadar olursa olsun, fiyat aynı kalır. Alıcı
daha fazla odun getirirse (yığını yükseltirse), satıcılar daha fazla para ister
Wittgenstein bu örnekten hareketle şu sarsıcı soruyu sorar: "Bu
insanlar yanlış mı hesap yapıyorlar, yoksa sadece bizden farklı bir oyun mu
oynuyorlar?"
Eğer bir oduncu, odunları yayarak daha fazla para
kazanacağını biliyorsa ve alıcı da "evet, şimdi daha geniş bir alan
kaplıyor, daha fazla ödemeliyim" diyorsa, burada bir mantık hatasından
bahsedilebilir mi? Yoksa bu, onların hayat biçiminin bir parçası mıdır?
Wittgenstein’ın yorumu şöyledir: Bu, bizim mantığımıza göre
"daha fazla odun" anlamına gelse de, onların sisteminde sadece
"daha fazla alan kaplama" anlamına gelir.
Bu insanlar bizim ölçüm ve hesaplama kurallarımızı takip
etmezler; kendi "tuhaf" kuralları vardır.
Ancak Wittgenstein’a göre, eğer bu hayali bireylerle karşılaşsak,
özellikle miktarın, hacim ve işgal edilen alan değişse de aynı kaldığını
göstererek tamamen rasyonel bir prosedürle odunu ağırlığa göre ölçmeleri ve
buna göre ödemeleri için onları ikna etmeye çalışırız. Eğer başarılı olursak,
incelenen durum alternatif bir epistemik yöntemin örneği olmaz; daha ziyade bir
topluluğu güvenilmez bir ölçüm (ve ödeme) prosedürü kullanmaya iten yanlış bir
inanç vakası olur. Öte yandan, girişimimiz başarısız olursa Wittgenstein'a
göre, “çok odun” veya “az odun” dediklerinde bizim kastettiğimiz şeyi
kastetmediklerini varsaymalıyız. Dolayısıyla bu bireylerin sözlerini “çok odun”
ile çevirirken hata yaptığımız sonucuna
varmalıyız. Çünkü bir şeyin (örneğin belirli bir odun miktarının) düzenini
değiştirsek de kendine özdeş kaldığı temel ilkeyi ihlal edemeyiz. Rasyonel
iknaya direnen farklı bir topluluğun olasılığını düşünmek bile, ipso facto
bizimkinden alternatif bir epistemik sistem keşfettiğimiz anlamına gelmez.
Wittgenstein bu örneği, matematiğin ve mantığın mutlak,
evrensel zorunluluklar olmadığını göstermek için kullanır. Bu örnek:
1. Platonculuk Eleştirisidir: Frege veya Russell gibi mantıkçılar matematiğin keşfedilen evrensel ve değişmez yasalar
olduğunu düşünür. Bu görüşe göre, oduncular "yanlış" hesap yaparlar
hatta delilik derecesinde hatalıdırlar, çünkü temel aritmetik kurallarını
(hacim hesabı) ihlal ederler. Ancak Wittgenstein, oduncular örneğiyle
matematiğin antropolojik bir olgu olduğunu ileri sürer. Matematiksel
doğrular, evrenin dokusuna işlenmiş gerçekler değil, toplumsal olarak kabul
edilmiş kurallardır. Bu oduncuları "deli" veya
"yanlış" diye etiketlemek, bizim kurallarımızı mutlaklaştırmaktır.
Onların pratiği kendi bağlamında tutarlı olabilir.
2. Konvansiyonalizmin Eleştirisidir: Aşırı
konvansiyonalistler ise "her türlü hesaplama mümkün" der ve
alternatif mantıklar hayal eder. Wittgenstein bunu da reddeder: Eğer gerçekten
bizimkinden tamamen farklı bir sistem olsa, onları anlamamız imkânsız olurdu.
Onların davranışını "hesaplama" veya "odun satma" olarak
yorumlayabilmemiz, bizim dil oyunlarımızla bir örtüşme gerektirir.
Matematik, soyut bir "gerçeklik" değil, insan
pratiğinin (hayat biçiminin) parçasıdır. Kurallar, bağlam içinde anlam kazanır.
Oduncular örneği, bizim aritmetiğimizin "zorunlu" olmadığını
gösterir: O, bizim ölçme, ticaret ve fiziksel dünya anlayışımıza dayalı bir dil
oyunudur. Başka bir hayat biçiminde (başka bir kültür veya pratikte) farklı
kurallar geçerli olabilir – ama tamamen yabancı olursa, onu
"matematik" olarak tanımayız.
"2 + 2 = 4"
gibi ifadeler zorunlu görünür, çünkü dilimizin ve pratiklerimizin grameri
böyledir. Ama bu zorunluluk, metafizik bir "mutlak" değil; kural
takip etmenin sonucudur. Oduncular, bizim kurallarımızı takip etmeyerek
"tuhaf" görünür, ama bu tuhaflık bizim bakış açımızdandır.
Wittgenstein sorar: Onlara "düzeltme" mi yapmalıyız, yoksa kendi
sistemlerini mi kabul etmeliyiz? Cevap: Ne biri ne diğeri – sadece farklı bir
dil oyunu.
Bu örnek, "2+2=4" gibi önermelerin neden
"zorunlu" göründüğünü sorgular. Wittgenstein, bu zorunluluğun
mantığın doğasından değil, bizim bu kuralları sorgulamayı bırakmış olmamızdan
kaynaklandığını söyler. Oduncular örneği, mantıksal zorunluluğun aslında bir eğitim
ve alışkanlık meselesi olduğunu gösterir.
Wittgenstein’a göre bir kurala uymak, o kuralın
"doğru" olmasından ziyade, topluluk içindeki bir uylaşıma dayanır.
Oduncular için "miktar = kaplanan alan" kuralı tutarlı bir şekilde
uygulandığı sürece, kendi sistemleri içinde "doğrudur". Bizim
"hacim değişmez" kuralımız onlara ne kadar mantıklı gelmiyorsa,
onlarınki de bize o kadar yabancıdır.
Bu örnek, Wittgenstein'ın temel karşıtı yaklaşımını özetler:
Matematik temellere ihtiyaç duymaz; o, zaten kullandığımız bir teknikler
bütünüdür. Felsefi sorunlar, dili yanlış anlamaktan doğar – örneğin, matematiği
"keşfedilen bir krallık" sanmak.
"Tuhaf oduncular" mantığın göreceliğini ve pratik
kökenlerini vurgular: Mantık evrensel değil, insan yaşam biçimlerinin ürünüdür.
Bu, Wittgenstein'ın geç felsefesinin özüdür – şaşırtıcı, kışkırtıcı ve
geleneksel felsefeyi sarsıcıdır. Matematik, dünyadaki nesnelerin gizli
özelliklerini keşfetmek değil; dünyayı düzenlemek, ölçmek ve birbirimizle
iletişim kurmak için kullandığımız bir tekniktir.
Eğer bir gün odunları yayarak satan bir toplulukla
karşılaşırsak, onlara "yanlış yapıyorsunuz" diyemeyiz; sadece
"bizim sistemimiz sizinkinden farklı" diyebiliriz. Bu, matematiğin
temelinin mantıkta değil, insan eyleminde ve toplumsal pratiklerde
yattığının kanıtıdır.
Wittgenstein bu örneği, matematiğin ve mantığın mutlak,
evrensel zorunluluklar olmadığını göstermek için kullanır. Bu örnek:
1. Platonculuk Eleştirisidir: Frege veya Russell gibi mantıkçılar
matematiğin keşfedilen evrensel ve
değişmez yasalar olduğunu düşünür. Bu görüşe göre, oduncular "yanlış"
hesap yaparlar hatta delilik derecesinde hatalıdırlar, çünkü temel aritmetik
kurallarını (hacim hesabı) ihlal ederler. Ancak Wittgenstein, oduncular
örneğiyle matematiğin antropolojik bir olgu olduğunu ileri sürer.
Matematiksel doğrular, evrenin dokusuna işlenmiş gerçekler değil, toplumsal
olarak kabul edilmiş kurallardır. Bu oduncuları "deli" veya
"yanlış" diye etiketlemek, bizim kurallarımızı mutlaklaştırmaktır.
Onların pratiği kendi bağlamında tutarlı olabilir.
2. Konvansiyonalizmin Eleştirisidir: Aşırı
konvansiyonalistler ise "her türlü hesaplama mümkün" der ve
alternatif mantıklar hayal eder. Wittgenstein bunu da reddeder: Eğer gerçekten
bizimkinden tamamen farklı bir sistem olsa, onları anlamamız imkânsız olurdu.
Onların davranışını "hesaplama" veya "odun satma" olarak
yorumlayabilmemiz, bizim dil oyunlarımızla bir örtüşme gerektirir.
Matematik, soyut bir "gerçeklik" değil, insan
pratiğinin (hayat biçiminin) parçasıdır. Kurallar, bağlam içinde anlam kazanır.
Oduncular örneği, bizim aritmetiğimizin "zorunlu" olmadığını
gösterir: O, bizim ölçme, ticaret ve fiziksel dünya anlayışımıza dayalı bir dil
oyunudur. Başka bir hayat biçiminde (başka bir kültür veya pratikte) farklı
kurallar geçerli olabilir – ama tamamen yabancı olursa, onu
"matematik" olarak tanımayız.
"2 + 2 = 4"
gibi ifadeler zorunlu görünür, çünkü dilimizin ve pratiklerimizin grameri
böyledir. Ama bu zorunluluk, metafizik bir "mutlak" değil; kural
takip etmenin sonucudur. Oduncular, bizim kurallarımızı takip etmeyerek
"tuhaf" görünür, ama bu tuhaflık bizim bakış açımızdandır.
Wittgenstein sorar: Onlara "düzeltme" mi yapmalıyız, yoksa kendi
sistemlerini mi kabul etmeliyiz? Cevap: Ne biri ne diğeri – sadece farklı bir
dil oyunu.
Bu örnek, "2+2=4" gibi önermelerin neden
"zorunlu" göründüğünü sorgular. Wittgenstein, bu zorunluluğun
mantığın doğasından değil, bizim bu kuralları sorgulamayı bırakmış olmamızdan
kaynaklandığını söyler. Oduncular örneği, mantıksal zorunluluğun aslında bir eğitim
ve alışkanlık meselesi olduğunu gösterir.
Wittgenstein’a göre bir kurala uymak, o kuralın
"doğru" olmasından ziyade, topluluk içindeki bir uylaşıma dayanır.
Oduncular için "miktar = kaplanan alan" kuralı tutarlı bir şekilde
uygulandığı sürece, kendi sistemleri içinde "doğrudur". Bizim
"hacim değişmez" kuralımız onlara ne kadar mantıklı gelmiyorsa,
onlarınki de bize o kadar yabancıdır.
Bu örnek, Wittgenstein'ın temel karşıtı yaklaşımını özetler:
Matematik temellere ihtiyaç duymaz; o, zaten kullandığımız bir teknikler
bütünüdür. Felsefi sorunlar, dili yanlış anlamaktan doğar – örneğin, matematiği
"keşfedilen bir krallık" sanmak.
"Tuhaf oduncular" mantığın göreceliğini ve pratik
kökenlerini vurgular: Mantık evrensel değil, insan yaşam biçimlerinin ürünüdür.
Bu, Wittgenstein'ın geç felsefesinin özüdür – şaşırtıcı, kışkırtıcı ve
geleneksel felsefeyi sarsıcıdır. Matematik, dünyadaki nesnelerin gizli
özelliklerini keşfetmek değil; dünyayı düzenlemek, ölçmek ve birbirimizle
iletişim kurmak için kullandığımız bir tekniktir.
Eğer bir gün odunları yayarak satan bir toplulukla
karşılaşırsak, onlara "yanlış yapıyorsunuz" diyemeyiz; sadece
"bizim sistemimiz sizinkinden farklı" diyebiliriz. Bu, matematiğin
temelinin mantıkta değil, insan eyleminde ve toplumsal pratiklerde
yattığının kanıtıdır.
[2]
Remarques sur les fondements des mathématiques, Gallimard Paris, 1983, p. 97.
[3]
Wittgenstein, Recherhes philosophiques, §107
[4]
Loc. cit.
[5]
Wittgenstein, Kesinlik Üzerine,ç ev. Zeki Özcan, Fol Yayınların,
Ankara, 2022, §56
[6]
Wittgenstein, Remarques sur les fondements des mathématiques (trad.
Marie-Anne Lescourret, Gallimard, 1978, p. 92.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder