1 Kasım 2026 Pazar

Felsefede Thales Mitolojisi

 

 

 

Felsefede Thales Mitolojisi

Pek çok felsefe tarihçisine göre felsefe bir Grek mucizesidir veya mitostan logos geçiştir. Geleneksel teze göre Thales, efsaneleri (mithos) bir kenara bırakıp aklı (logos) başlatarak radikal bir kopuş gerçekleştirmiştir.

Genel kabule göre Antik dünyada Thales, tarihe ilk defa rasyonel düşüncenin tohumunu eken filozof olarak kabul edilir. Thales'ten önce evren, mitler, tanrılar ve kutsal anlatılarla açıklanıyordu. Thales ise "Her şeyin kaynağı nedir?" sorusunu mitolojik bir cevapla değil, gözleme ve akıl yürütmeye dayalı bir cevapla yanıtlamaya çalıştı; suyu arkhe olarak öne sürdü. Bu, görünüşte basit bir iddia gibi görünse de aslında düşüncenin artık doğanın kendisine ve insan aklına yöneldiğini gösterir. İşte bu yüzden Thales, felsefe tarihinin ilk rasyonel tohumunu atan kişi olarak anılır.

Felsefe tarihçilerine göreThales’in attığı rasyonel tohum, felsefe tarihinin devasa bir ağacına dönüşmüştür. Kökleri Miletos Okulu’nun (Thales, Anaksimandros, Anaksimenes) varlık, değişim ve kalıcılık sorularına dayanır. Gövdeyi Platon ve Aristoteles yükseltmiş; bilgi, varlık, ahlak ve siyaset üzerine sistemler kurmuştur. Orta Çağ’da Hristiyan, İslam ve Yahudi gelenekleriyle buluşarak skolastik dallar vermiş, inanç-akıl ilişkisini tartışmıştır. Rönesans ve Aydınlanma ile Descartes, Kant, Hegel gibi düşünürler bilimsel devrim ve özgür düşünceyle ağacı genişletmiştir. Modern dönemde ise analitik felsefe, kıta felsefesi, varoluşçuluk, fenomenoloji, pragmatizm, yapısalcılık ve post-yapısalcılık gibi birbirine dolanmış birçok dala ayrılmıştır. Hepsi aynı kökten beslenir; felsefenin özü tek doğru bulmak değil, soru sormaya, argüman geliştirmeye ve düşünceyi canlı tutmaya devam etmektir.

 

Bu miras çok çeşitli açılardan değerlendirilmiştir. Bunların belli başlıları  şunlardır

 

1. Kronolojik (Tarihsel) Yaklaşım

Felsefe tarihini zaman sırasına göre ele alır. Antik Yunan'dan başlayarak Orta Çağ, Rönesans, Aydınlanma, Modern ve Çağdaş dönemler şeklinde ilerler. Her dönemin kendine özgü problemleri ve düşünürleri olduğu varsayılır.

 

2. Problematik (Tematik) Yaklaşım

Felsefeyi kronolojik sırayla değil, belirli problemler etrafında ele alır. Varlık, bilgi, ahlak, sanat, din ve siyaset gibi temalar üzerinden farklı dönemlerdeki filozofları karşılaştırır. Örneğin "Bilgi nedir?" sorusu Platon, Descartes, Hume ve Kant üzerinden tartışılabilir.

 

3. Filozof Merkezli Yaklaşım

Felsefe tarihini büyük filozofların hayatları ve sistemleri üzerinden anlatır. Her filozofun kendi içinde tutarlı bir sistem kurduğu varsayılır. Platon'un idealizmi, Aristoteles'in realizmi ve Kant'ın eleştirel felsefesi bu kapsamda değerlendirilir.

 

4. Okul / Akım Merkezli Yaklaşım

Filozofları bireysel olarak değil, ait oldukları okullar veya akımlar üzerinden gruplandırır. İyonya Okulu, Elea Okulu, Stoacılık, Epikürcülük, Skolastik, Rasyonalizm, Empirizm, Varoluşçuluk, Fenomenoloji ve Frankfurt Okulu gibi oluşumlar bu yaklaşımla incelenir.

 

5. Karşılaştırmalı Yaklaşım

Farklı filozofları, akımları veya kültürleri yan yana getirerek benzerlik ve farklılıkları ortaya koyar. Doğu ve Batı felsefesi ya da Platon ile Confucius'un ideal devlet anlayışları bu şekilde karşılaştırılabilir.

 

6. Hermeneutik (Yorumlayıcı) Yaklaşım

Felsefi metinleri tarihsel bağlamı içinde yorumlamaya odaklanır. Metnin yazıldığı dönemin dili, kültürü ve problemleri dikkate alınır. Gadamer ve Heidegger gibi düşünürler bu yaklaşımı benimsemiştir; anlamın tarihsel olarak değişebileceğini savunur.

 

7. Eleştirel (Kritik) Yaklaşım

Felsefe tarihini bir ilerleme süreci olarak görmek yerine her düşünce sisteminin iç çelişkilerini, varsayımlarını ve ideolojik arka planını sorgular. Marksist, feminist ve post-yapısalcı eleştiriler bu kapsamda değerlendirilebilir. Örneğin Kant'ın evrensel ahlak anlayışı toplumsal cinsiyet açısından eleştirilebilir.

 

8. Analitik Yaklaşım

Özellikle yirminci yüzyılda Anglo-Sakson dünyada yaygınlaşmıştır. Felsefe tarihini problemlerin mantıksal analizi üzerinden okur; dil, anlam ve doğruluk gibi kavramlara odaklanır. Filozofların argümanlarını formel mantıkla yeniden kurmaya çalışır. Russell, Moore, Wittgenstein ve Quine bu yaklaşımın temsilcileridir.

 

9. Kıta Felsefesi Yaklaşımı

Analitik yaklaşımın karşısında konumlanır. Tarih, kültür, varoluş, iktidar ve dil gibi geniş bağlamlarla ilgilenir. Hegel, Nietzsche, Heidegger, Sartre, Foucault ve Derrida gibi isimler etrafında şekillenir. Felsefe tarihini bir "yorumlar tarihi" olarak görür.

 

10. Disiplinlerarası Yaklaşım

Felsefe tarihini yalnızca felsefe içinde değil; bilim, sanat, din, siyaset ve edebiyat gibi alanlarla ilişkili olarak inceler. Felsefenin diğer disiplinlerle etkileşimini ön plana çıkarır. Felsefe-bilim tarihi, felsefe-edebiyat ve felsefe-sinema ilişkisi bu kapsamda ele alınabilir.

 

İnsanlar kütüphanelerin, tarihsel metinlerin ve felsefi doktrinlerin hayatı ve anlamı bir kez ve tümüyle tükettiğini varsayar. Oysa bu, dilin dondurulmuş formlarının yarattığı bir yanılsamadır.

Emerson’un deyişiyle,

 

arkamızda düşünceyi tüketecek kadar tarih, edebiyat ve bilim olduğunu sandığımız o anlar, aslında dilin üzerimize kurduğu hegemonik baskının en yoğun olduğu zamanlardır. Felsefe tarihini bir dil felsefesi süzgecinden geçirmek, tam da bu baskıyı kırmak; geçmişin kavramsal haritalarını körü körüne takip etmek yerine, dilin sınırları içinde yeni dünyalar inşa etme cesaretini göstermektir.[1]

 

İnsan varoluşu her an yeniden başladığını vurgular. Gerçek zihinsel berraklığa ulaşıldığında insan, önceden yazılmış senaryoların bir uygulayıcısı olmadığını anlar. Evren, henüz tek bir satırı bile yazılmamış boş bir sayfa gibidir ve o sayfayı yazma yetkisi tamamen bireyin kendisine aittir.

Eski haritalara (geçmişin birikimine) aşırı bağımlı olmak, yeni topraklar keşfetme cesaretini kırar. Geçmiş, bir rehber olmak yerine geleceğin özgürlüğüne müdahale eden gizli bir engel haline geldiğinde, birey kendi özerkliğini korumak için geçmişin hegemonyasını reddetmelidir. Geçmişin bu hegemonik baskısını kırmak ve zihinsel özerkliği yeniden tesis etmek ise, ancak dünyayı kurma biçimimizi belirleyen dil felsefesi üzerinden yürütülecek radikal bir hesaplaşmayla mümkündür. Felsefeye kendi içinden bakmak, bir tür entelektüel simya gibidir. Tıpkı simyacının değersiz madenleri altına dönüştürme ve ruhun arınmasını sağlama çabası gibi, felsefeyi kendi dünyası içinden okumak da soyut kavramları, soruları ve doğruluk ölçütlerini kendi kapalı evreninde birer hakikat arayışına dönüştürür. Dışarıdan bakıldığında anlamını yitirebilecek veya tarihsel bir yanılsama olarak görülebilecek felsefi sistemler; kendi iç mekanizmaları, terimleri ve mantıksal kurgularıyla ele alındığında son derece tutarlı, meşru ve derin birer düşünce dünyası sunar.

Sonuç olarak, felsefe tarihini aşılmış sistemler mezarlığı ya da eksiksiz bir hakikat kataloğu olarak görmek, dilin dinamik doğasını göz ardı etmek demektir. Emerson’un hatırlattığı gibi, zihnimizin berrak olduğu anlarda geçmişin o ağır ve dikte edici yükünün eridiğini ve "henüz tek bir satırın bile yazılmamış olduğunu" görürüz. Felsefeye kendi içinden, saf bir kavramsal simya olarak bakmak da budur: Geçmişin dilsel kalıplarını tekrarlamak değil, evrenin ve anlamın o henüz yazılmamış boş sayfasını kendi dil oyunlarımızla yeniden kaleme almaktır.

 

Geçmişin dilsel kalıplarını tekrarlamak yerine evrenin boş sayfasını yeniden kaleme almak, işe felsefe tarihinin kuruluş mitini sorgulamakla başlamalıdır. Felsefeyi kendi içinden saf bir kavramsal simya olarak okuduğumuzda, geleneksel anlatının başköşesine yerleştirilen Thales figürünün de ikiye ayrıldığını görürüz: Biri tarihin tozlu sayfalarında kaybolan empirik kişi, diğeri ise felsefe tarihçilerinin diliyle inşa edilmiş kurgusal bir başlangıç noktası..."

Tarihsel Thales  ve Kurgulanmış  Thales

Felsefe tarihinin şafağına bakıldığında karşımızda tek bir Thales değil, birbiriyle iç içe geçmiş iki ayrı figür vardır: MÖ 6. yüzyıl Miletos'unun ticari, siyasi ve ampirik gerçekliği içinde yaşamış tarihsel Thales ile felsefe tarihçilerinin kendi disiplinlerine bir "kurucu baba" arayışıyla geriye dönük olarak inşa ettikleri kurgusal Thales. Bu iki anlatı arasındaki sınır, felsefenin doğuşunu anlama biçimimizi doğrudan belirler.

Bir yanda yazılı hiçbir eser bırakmamış, Arkaik İyonya'nın anonim pratik birikimini ve Doğu'nun ampirik gözlemlerini taşıyan kanlı canlı bir Miletoslu tüccar ve diplomat vardır. Diğer yanda ise Aristoteles'ten Hellenistik biyografi yazarlarına uzanan gelenekte, doğayı tanrılardan arındıran, güneş tutulmalarını gnomonla hesaplayan ve felsefi rasyonelliği bir anda başlatan Protos Heuretes (ilk bulan/kurucu kahraman) mitiyle donatılmış efsanevi bir şahsiyet yer alır. Bu ayrımı çözümlemek, yalnızca felsefenin ilk adımını kimin attığını tespit etmek değildir; aynı zamanda Antik Yunan zihninin geçmişi nasıl geriye dönük bir kurguyla yeniden ürettiğini ve felsefe Tarih yazımının kendi meşruiyetini nasıl sağladığını ifşa etme girişimidir.

Felsefe tarihi kitaplarının neredeyse tamamı aynı cümleyle başlar: "Felsefe, Miletli Thales ile başlar." Bu, yalnızca bir başlangıç tespiti değil; aynı zamanda felsefenin ne olduğuna, neye felsefe denip neye denmeyeceğine dair bir kararın ifadesidir. Bu karar ister istemez bir gerilim doğurur: MÖ 6. yüzyılda Miletos'ta yaşamış gerçek Thales ile felsefe tarihçilerinin "her şeyi başlatan kişi" olarak kurguladığı Thales, aynı kişi midir?

Elimizdeki bilgilere göre Thales, ticaretle uğraşan, astronomi ve geometriyle ilgilenen, güneş tutulmasını önceden hesapladığı söylenen ve her şeyin kaynağının su olduğunu öne süren bir doğa araştırmacısıydı. Ne bir okul kurdu, ne yazılı bir eser bıraktı, ne de kendisine "filozof" dedi. Buna rağmen Aristoteles'ten Hegel'e, Nietzsche'den bugünkü felsefe tarihçilerine kadar pek çok kişi onu Batı düşüncesinin başlangıç noktası olarak konumlandırdı. Yani tarihsel bir kişilik, belirli bir anlatının içinde yeniden kuruldu ve adeta bir "köken miti"ne dönüştü.

Bu yüzden Thales'i konuşmak, ister istemez iki ayrı düzlemi birlikte ele almayı gerektirir. Bir yanda kendi döneminin koşulları içinde anlaşılması gereken tarihsel Thales; diğer yanda felsefe tarihinin kendi ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirdiği, "felsefenin babası" sıfatıyla taçlandırdığı Thales. Bu ikisi arasındaki ilişki, yalnızca bir "tarihsel doğruluk" meselesi değil; aynı zamanda felsefenin kendi kimliğini nasıl kurduğu ve sınırlarını nasıl çizdiğiyle ilgili bir sorundur.

Biz bu satırlarda  önce Thales'in tarihsel bağlamını ve düşünsel mirasını olabildiğince net biçimde ortaya koyacağız; ardından felsefe tarihinde ona yüklenen kurucu rolün hangi varsayımlar ve tercihler üzerinden inşa edildiğini göstereceğiz. Böylece hem tarihteki Thales'e biraz daha yaklaşmayı hem de felsefe tarihinin tarafsız bir belgeler olmadığını, her dönemin kendi ihtiyaçlarına göre yeniden yazılan bir anlatı olduğunu ortaya koyacağız.

 

Antik Yunanda Babalık Kültü

Giriş: Tarihsel Gerçeklik ile Retorik Kurgu Arasındaki Eşik

Tarihsel Thales, MÖ 6. yüzyıl Miletos’unun ampirik, ticari ve siyasi şartlarında yaşamış kanlı canlı bir figürdür. Mitolojik Thales ise Platon, Aristoteles ve sonrasındaki doksografların kendi felsefi meşruiyetlerini sağlamak, Yunan aydınlanmasına simgesel bir "kurucu baba" yaratmak üzere geriye dönük (retrospektif) olarak inşa ettikleri idealleştirilmiş bir retorik figürdür[2]

MÖ 6. yüzyılda ampirik doğa gözlemleri yapan ve Doğu Akdeniz ticaretiyle uğraşan Miletoslu bir tüccar olan Thales; Klasik ve Helenistik dönemlerin gözünde felsefenin, astronominin ve rasyonel bilimin her türlü ilk adımını atmış "kusursuz bilge" gibi sunulur. Platon'un Theaitetos diyaloğunda yıldızları incelerken kuyuya düşen ve pratik yaşamdan kopuk "saf teorisyen" olarak betimlediği Thales anlatısı[3], aslında MÖ 4. yüzyılın felsefi idealinin geriye dönük bir inşasıdır. Benzer şekilde MÖ 585’teki Güneş tutulması tahmini gibi epistemolojik olarak o çağın imkânlarını aşan başarılar, onun rasyonel astronomi dehasının kanıtı olarak anlatıya eklemlenmiştir.[4]

Aristoteles, Metafizik eserinin ilk kitabında felsefe tarihini kurgularken Thales’i "doğa felsefesinin ilkesini (arkhe) su olarak belirleyen ilk kişi" ilan eder.[5]Aristoteles bu kitabında kendi dört neden kuramına tarihsel bir zemin hazırlamak amacıyla Doğa Düşünürleri silsilesini Thales ile başlatmıştır. Aynı şekilde tıbbın tarihsel uygulayıcısı olan Hipokrates de Tıp ekollerine sarsılmaz bir meşruiyet kazandıracak biçimde tanrısal kökenlerden arındırılmış seküler tıbbın kurucu kahramanı mertebesine yükseltilmiştir.[6]

Yunan aydınlanması ve rasyonalizasyon süreciyle birlikte bu tanrısal kurucu kalıbı (kurgusal şablon) ortadan kalkmamış; yalnızca failler sekülerleştirilmiştir. Tanrıların yerini "Tarihsel İnsanlar" almış, ancak anlatının işleyiş mantığı ve yüceltme biçimi aynı kalmıştır. Diogenes Laertios'un Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri adlı eserinde Yedi Bilgeler silsilesinin başına Thales'i yerleştirmesi ve ona astronomiden geometriye pek çok ilki atfetmesi, sekülerleştirilmiş bu kahramanlık anlatısının felsefe tarihçiliğindeki tipik bir tezahürüdür.[7]

Özetle Laertius  diğer doğa filozofları gibi Thales’i üzere tarihsel gerçekliğinden kopararak adeta simgeleştirmiştir, felsefe tarihindeki bir "dahi kurucular geçidi"ndeki kişilerden biri yapmış; Thales temelinde yükselen bu Protos Heuretes (ilk bulucu) paradigmasını Antik Çağ'ın sonuna dek felsefe historiografisinin temel ekseni kılmayı başarmıştır.

Kurgulanmış Thales 

 

Felsefe tarihinin Thales ile başlatılması, felsefenin doğuşunu açıklayan tarafsız bir olgu tespitinden ziyade, Batı merkezli tarih yazımının inşa ettiği köklü bir kurgudur. Miletoslu Thales’in su unsuru etrafında geliştirdiği arkhe arayışını “ilk rasyonel düşünce” olarak kurumsallaştıran bu gelenek, Mısır, Mezopotamya, Hint ve Çin gibi uygarlıkların yüzyıllara yayılan kozmolojik, etik ve ontolojik birikimini “mitolojik” veya “pratik bilgi” diyerek paranteze alır. Oysa felsefe, tek bir coğrafyada aniden çakan bir zihinsel şimşekten ziyade; insanlığın varoluşu, evreni ve hakikati anlamlandırma çabasının havza ve kültürler arası sentezinden doğmuştur. Felsefi düşüncenin kökenlerini Thales’e indirgemek, tarihsel gerçekliğin doğrudan bir yansıması olmaktan çok, modern felsefe tarihçiliğinin kendi soykütüğünü meşrulaştırmak üzere kurguladığı bir başlangıç anlatısıdır.

 

Felsefenin Thales ile Miletos’ta, aniden çakan müstakil bir akıl şimşeğiyle başladığı yönündeki yaygın kabul, felsefe tarihinin nesnel bir tespiti olmaktan ziyade, belirli dönemsel ve ideolojik ihtiyaçlarla inşa edilmiş bir başlangıç kurgusudur. Bu kurgu, Batı düşüncesine ayrıcalıklı ve kökeni kendine dayalı bir meşruiyet soykütüğü yaratırken, insanlığın binlerce yıllık ortak entelektüel havzasını ve Doğu coğrafyalarının yüksek düşünsel mirasını paranteze alır. Aşağıdaki maddeler, Thales figürünün nasıl kurumsal bir başlangıç mitine dönüştürüldüğünü ve bu anlatının arka planındaki tarihsel, yöntemsel ve kültürel mekanizmaları ortaya koymaktadır:

1. Batı Merkezli Tarih Yazımı ve Doğu Mirasının Paranteze Alınması

Thales’i felsefenin kurucu figürü ilan eden anlatının arkasındaki en temel mekanizma, Batı merkezli (Eurocentric) tarih anlayışının meşruiyet arayışıdır. 18. ve 19. yüzyıl Aydınlanma düşüncesi ve Alman İdealizmi (özellikle Hegelci felsefe tarihi yaklaşımı), akla dayalı, teorik ve özgür düşüncenin yalnızca Antik Yunan coğrafyasında mümkün olabileceği varsayımını merkeze almıştır. Bu varsayımı koruyabilmek adına; Mısır’ın geometrisi, Babil’in astronomisi, Hint’in ontolojik tasavvurları ve Çin’in etik-politik öğretileri “felsefe-öncesi” (pre-philosophical) ya da yalnızca pratik ihtiyaçlara dönük teknik beceriler olarak alt kategoriye itilmiştir. Oysa Thales’in “Her şey sudan gelir” biçimindeki arkhe tespiti, Mezopotamya’nın yaratılış mitlerinden (Tiamat ve Apsu) ya da Mısır kozmolojisindeki primordial su birikintisi Nun kavramından azade biçimde, gökten zembille inmiş müstakil bir zihinsel sıçrama değildir.

2. Mitos-Logos Karşıtlığının Yapaylığı ve Miletos’un Akdeniz Ağı

Felsefe tarihçiliğinde sıkça başvurulan “Mitos’tan Logos’a geçiş” anlatısı, tarihsel sürekliliği kesintiye uğratan yapay bir kırılma kurgular. Bu anlatıya göre Thales ile birlikte dinsel ve mitolojik açıklama modeli aniden terk edilmiş, yerini tümüyle rasyonel bir bakışa bırakmıştır. Ancak İyonyalı düşünürlerin metinleri incelendiğinde, mitolojik unsurların ve kozmogonik kalıpların varlığını sürdürdüğü görülür. Thales’in kenti Miletos, yalnızlaştırılmış bir Yunan adası veya izole bir düşünce vahası değil; Mezopotamya, Fenike ve Mısır’ın ticaret yollarının, bilgi akışının ve kültürel etkileşimlerinin kesiştiği canlı bir Akdeniz limanıdır. Thales’in geometriyi Mısır’dan, astronomi ölçümlerini ve tutulma hesaplarını Babil geleneğinden tevarüs ettiği tarihsel bir vakadır. Dolayısıyla İyonya’da gerçekleşen şey, sıfırdan bir düşünce icadı değil; Akdeniz ve Yakındoğu havzasında yüzyıllardır biriken entelektüel kütlenin yeni bir dil ve kavrayış biçimiyle yeniden ifade edilmesidir.

3. Tarihsel ve Kavramsal Sonuç: Bir Başlangıç Miti Olarak Thales

Sonuç olarak, felsefeyi Thales ile başlatmak, pedagojik ve metodolojik kolaylık sağlayan disipliner bir uzlaşıdan ibarettir. Aristoteles’in Metafizik’te kendi nedensellik kuramına zemin hazırlamak amacıyla önceki düşünürleri belirli bir şemaya oturtma çabası, modern dönemde kuramsallaştırılarak değişmez bir “tarihsel hakikat” kılığına büründürülmüştür. Felsefi düşünceyi tek bir coğrafi noktaya, tek bir kültüre ve tek bir şahsa bağlamak; insanlığın hakikat, varlık ve düzen arayışının kolektif, hibrit ve çok merkezli yapısını görünmez kılar. Thales, felsefenin mutlak mucidi veya ilk kaynağı değil; binlerce yıllık insanlık birikiminin Akdeniz havzasında billurlaştığı kavşak noktasındaki sembolik bir figürdür.

Grek felsefesinin beşiği olan İyonya kentlerinin temas halinde bulunduğu Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları gibi Helen öncesi uygarlıkları gün yüzüne çıkardıkça, doğubilimcilerin bu tezlerden ikincisini haklı çıkardıkları görülmektedir. İlk Yunan filozofu Thales’in her şeyin sudan meydana geldiğine dair iyi bilinen tezi ile Mezopotamya’da bundan yüzyıllar önce yazılmış olan Yaratılış Destanı’nın (Enûma Eliş) başlangıcı arasındaki düşünce akrabalığını hissetmemek imkânsızdır: «Yukarıda göğe henüz isim verilmemişken ve aşağıda karanın henüz bir adı yokken; hepsinin babası olan ilksel Apsu ile hepsinin annesi olan coşkun Tiamat'ın suları tek bir kütle halinde birbirine karışıyordu.» Bu tür metinler, en azından Thales’in özgün bir evren doğum (kozmogoni) kuramının mucidi olmadığını bize göstermeye yeterlidir; belki de onun netleştirdiği bu kozmogonik imgeler zaten uzun yüzyıllardır mevcuttu. İyonya’nın ilk doğa filozoflarının (fizyologlarının) felsefesinin, son derece eski bir temanın yeni bir biçimi olabileceğini sezebiliyoruz.

Böylece Yunanistan'ın ilk «filozofları» gerçekte yeni bir şey icat etmek zorunda kalmamışlardır; karmakarışıklığı, zenginliği ama aynı zamanda karmaşası hakkında bugün zihnimizde canlandırmakta güçlük çektiğimiz birtakım tasarımlar üzerinde çalışmışlardır. Onların işi bir şey icat etmekten ziyade, ayıklamak ve seçim yapmaktı; hatta asıl icat, bu ayırt etme yetisinin kendisindeydi. Neyi koruduklarını bilmektense neleri reddettiklerini bilseydik, onları şüphesiz çok daha iyi anlardık. Nitekim bazen bastırılmış tasarımların yeniden gün yüzüne çıktığı görülür; derinde yatan ilkel düşünce, kendisini sınırlayan bentleri yıkmak için bazen başarıyla sonuçlanan sürekli bir çaba gösterir.

Bu gözlemlere rağmen tarihimizi Thales ile başlatıyorsak, bu durum felsefi düşüncenin şekillendiği o uzun tarih öncesini göz ardı ettiğimizden değildir; sadece Mezopotamya uygarlıklarına ait kitabelerin az sayıda ve ulaşılması zor olması şeklindeki pratik nedenden ve ilkel halklara dair belgelerin bize ilkçağ Yunanistan'ının nasıl bir yer olduğu hakkında ipucu veremeyecek olmasındandır.

Eğer Mezopotamya uygarlıklarına ait kil tabletlere, çivi yazılı metinlere ve Doğu'nun yazılı mirasına yeteri kadar nüfuz edebilseydik, bugün okuduğumuz felsefe tarihinin bambaşka bir anlatıya sahip olacağı kuşkusuzdur. Felsefe tarihi, Ege kıyılarında aniden parlayan münferit bir "Yunan Mucizesi" olarak değil; Babil, Sümer ve Mısır'ın binlerce yıllık evren, adalet ve varlık sorgulamalarının kuramsal bir devamı olarak yazılacaktı. Thales’in su fikri ya da Anaksimandros’un apeiron kavramı gökten inmiş birer ilk kıvılcım değil, Mezopotamya kozmogonisinin rasyonel bir dile tercüme edilmiş halkaları olarak konumlanacaktı. Böyle bir derinleşme sağlansaydı, "Batı merkezli" felsefe kanonu yıkılacak; felsefenin doğuşu tek bir coğrafyanın tekelinden çıkıp, insanlığın ortak ve kadim bir birikimi olarak yeniden şekillenecekti. Bunun sonucu olarak

  1. "Yunan Mucizesi" Miti Yıkılırdı: 19. yüzyıl Batı merkezli felsefe tarihi, felsefeyi sırf Yunan aklının sıfırdan yarattığı bir mucize  olarak sunma eğilimindeydi. Mezopotamya ve Mısır metinlerinin çözülmesi (örneğin Enûma Eliş destanı veya Babil matematik/astronomi tabletleri), Thales ve Pisagor gibi isimlerin aslında bu kadim geleneklerin talebeleri ve aktarıcıları olduğunu göstermiştir.
  2. Kavramsal Arka Plan Değişirdi: Mezopotamya'daki Me kavramı (evrensel düzen ve yasalar) veya Mısır'daki Ma'at (hakikat, adalet ve kozmik denge), Antik Yunan'daki Logos ve Dike (adalet/düzen) kavramlarının doğrudan habercisidir. Bu metinlere tam erişim olsaydı, felsefe kavramlarının soyağacı Yunanistan'da değil, Dicle ve Fırat kıyılarında başlatılacaktı.
  3. Felsefenin Tanımı Genişlerdi: Batı felsefesi büyük oranda soyut-söylemsel akıl yürütmeyi esas alırken; Mezopotamya düşüncesi pratik hikmet, mitolojik sembolizm ve gözlemsel astronomiyle iç içeydi. Mezopotamya metinlerine hakimiyet, "felsefe nedir?" sorusunun yanıtını da sadece soyut mantıkla sınırlamayıp daha kapsayıcı bir boyuta taşıyacaktı.

 

 

Felsefe tarihinin sınırları sorunu —ki kökenler sorunuyla da yakından bağlantılıdır— kesin bir biçimde çözüme kavuşturulamaz. Belirli dönemlerde Uzak Doğu ülkelerinde ve özellikle Hindistan'da gerçek bir felsefi sistemler çiçeklenmesinin yaşandığı yadsınamaz. Ancak asıl mesele, bir yanda Greko-Romen ve ardından Hristiyan dünyasının, diğer yanda ise Uzak Doğu dünyasının birbirinden tamamen bağımsız bir entelektüel gelişim gösterip göstermediğidir: Eğer durum buysa, Batı felsefesinin sunumunda Uzak Doğu felsefesini göz dışı bırakmaya izin verilebilirdi. Fakat durum hiç de bu kadar net değildir: İlk olarak Antik Çağ bakımından, Büyük İskender'den Arap istilalarına kadar Greko-Romen dünyası ile Uzak Doğu arasında kurulan elverişli ticari ilişkiler, entelektüel temasları da olanaklı kılmıştır. Elimizde buna dair kesin tanıklıklar bulunmaktadır; o dönemde seyyar veya filozof Yunanlar Hindistan hakkında pek çok şey yazmışlardır; özellikle miladın 2. ve 3. yüzyıllarına ait bu edebiyatın kalıntıları tanıklık etmektedir ki.özellikle miladın 2. ve 3. yüzyıllarına ait bu edebiyatın kalıntıları, en azından Hint düşüncesine karşı duyulan canlı bir merakın varlığına tanıklık etmektedir. Diğer taraftan, Erken Orta Çağ'da önce Nesturiler, ardından da Araplar; Grek dünyası ile Doğu arasında birer aracı işlevi görmüş, Helen kaynaklı fikirleri Hindistan ve Çin'e kadar yaymışlardır.

Batı felsefesiyle doğrudan metinsel ve belgesel aktarım bağları gösterilemese bile, Doğu felsefelerinin kendi içindeki muazzam zenginliği ve özgünlüğü bugün yadsınamaz bir tarihsel gerçektir. Bu durum, felsefe tarihini Batı merkezli dar bir kalıptan çıkarıp insanlığın ortak düşünce mirası olarak yeniden konumlandırmak açısından son derece hayati bir eşiği temsil eder. Batı felsefesi ağırlıklı olarak dili, kavramsal analizi ve formal mantığı merkeze alırken; Doğu felsefeleri varlığı sadece zihinsel bir problem değil, bizzat tecrübe edilen bir hakikat olarak ele almıştır. Örneğin Hint felsefesindeki Upanişadlar özne ile nesne arasındaki ayrımı yıkan yetkin bir ontoloji sunarken, Çin felsefesinde Konfüçyüsçülük toplumsal etiği, Taoizm ise insanın doğayla uyumunu kapsayan pratik yaşam sistemleri inşa etmiştir. Üstelik Budist felsefe, modern psikoloji ve varoluşçuluktan yüzyıllar önce benlik kavramının yapısını analiz etmiş, Hint Nyaya okulu ise Yunan mantığına paralel derece gelişkin bilgi kuramları ortaya koymuştur. Karl Jaspers’ın "Eksen Çağı" olarak adlandırdığı dönemde Yunanistan’da Sokrates, Çin’de Laozi, Hindistan’da Buda ve İran’da Zerdüşt’ün birbirlerinden habersiz şekilde aynı zamansal dilimde benzer varoluşsal sorulara yanıt aramış olmaları, Doğu’nun Batı’ya muhtaç olmayan bağımsız bir zirve olduğunu gösterir. Dolayısıyla doğrudan bir etkileşim belgesinin bulunmayışı Doğu’yu değersiz kılmaz; aksine Batı’nın "felsefe" kavramını tekelleştirmesine karşı çıkarak, felsefenin sadece akademik bir soyutlama değil, insanı dönüştüren kadim bir hikmet ve bütüncül bir yaşam disiplini olduğunu kanıtlar.

 

Güneş tutulmasını bilme mitolojisi

 

 Yaygın bir efsaneye göre, Miletli Thales (M.Ö. 6. yüzyıl), tutulmaların ilahi bir nedenselliğe dayandığı inancından çok erken bir dönemde sıyrılmıştı. Antik kaynakların büyük bir kısmı, Thales'in güneş tutulmasının gerçek nedenini kavradığını aktarır. Bu görüşe göre Thales, güneş tutulmasının Ay'ın Güneş'in önünden geçmesiyle meydana geldiğini anlamıştı. Sözde-Plutarkhos (Aetius) ve ps.-Galenos gibi kaynaklar, Thales'in "Güneş'in, doğası gereği toprak yapılı olan Ay'ın altından dikey olarak geçmesiyle tutulduğunu söyleyen ilk kişi" olduğunu belirtir. Aristarkhos'un kaydı da bu geleneği destekler niteliktedir; Thales'e atfen "Güneş, Ay önüne geldiğinde tutulur" ifadesi aktarılır.

Herodotos'un Tarih'inde (I 74), Thales'in İyonyalılara güneşin kararacağını "gerçekleştiği yıl için" önceden haber verdiği yazılıdır. Bu olay, Medler ile Lidyalılar arasındaki savaşı durduran ünlü tutulmadır ve modern hesaplamalara göre M.Ö. 28 Mayıs 585 tarihine denk gelir.

Yedi Bilgeden biri kabul edilen bu kişinin bir Güneş tutulmasını önceden tahmin edebilecek durumda olmasını, gerek antik gerekse modern yazarlardan pek azı şüpheyle karşılamıştır.

Thales tarafından duyurulan Güneş tutulmasının tarihini 28 Mayıs M.Ö. 585 olarak kesinlikle belirleyen tarihçilere, Amerikalı tarihçi O. Neugebauer, belirli bir yerde Güneş tutulmasını tahmin etmeye yarayan hiçbir döngünün bulunmadığını ve M.Ö. 600 civarında, Thales’in yararlandığı iddia edilen ay-güneş efemerislerini (gök günlüğü) derleyen Babillilerin Güneş tutulmalarının tahmini için hiçbir teori geliştirmemiş olduklarını belirterek yanıt vermiştir. Dolayısıyla Thales’e ilişkin bu efsane, genel olarak, "astronomi bilimi bilgisi sayesinde" (Yaşlı Plinius, Doğa Tarihi, II 149) bir gök taşının düşeceğini tahmin ettiği iddia edilen Anaksagoras’a (M.Ö. 500-428) ilişkin efsane kadar güvenilmezdir!

 

Thales'in tutulma tahmini iddiasına yönelik eleştiriler, temel olarak metodolojik imkansızlık ve görünürlük sorunu üzerinde yoğunlaşır.

Metodolojik İmkansızlık ve Saros Döngüsü Sorunu

Modern bilim tarihçileri, Thales'in çağındaki bilgi birikimiyle güneş tutulmasını tahmin etmenin imkansız olduğunu savunur. Thales'in Saros döngüsünü* (223 kameri ay) kullanmış olabileceği iddiası modern astronomlara göre tümüyle yanlıştır.  Willy Hartner, Saros'un güneş tutulmalarını tahmin etmek için "bir peri masalı" olduğunu, çünkü bu döngünün yalnızca ay tutulmaları için anlamlı olduğunu belirtmiştir. Saros döngüsü, bir tutulmanın belirli bir coğrafyadan görülüp görülemeyeceğini öngöremez.[8]

Döngü Hipotezlerinin Başarısızlığı

Thales'in bir döngü kullanarak tahmin yapmış olabileceğine dair çeşitli hipotezler öne sürülmüştür. Willy Hartner ve Dirk Couprie'nin önerdiği döngüler, bir süre ayakta kalan hipotezler olmuştur. Ancak Querejeta'nın 2013 tarihli çalışması, bu hipotezlerin tüm potansiyel olarak görünür tutulmaları listelemediğini ve istatistiksel olarak güneş tutulması tahmininin başarı olasılığının düşük olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak, önerilen hiçbir döngü tatmin edici bir açıklama sunamamaktadır.

Görünürlük (Paralaks) Sorunu

Bir güneş tutulmasının belirli bir bölgeden görülebilmesi için paralaks hesabının yapılması gerekir. Bu bilgi, Hipparkhos ve sonraki Yunan astronomlarına kadar mevcut değildi. Thales'in böyle bir hesabı yapması mümkün değildi. Bu nedenle, bir tutulmanın belirli bir yerde görüleceğini önceden bilmesi imkansızdır. Antik dönemde Aristarkhos ve Cicero gibi yazarlar da bu nedenle Thales'in "tahmin" iddiasına şüpheyle yaklaşmış veya bu anlatıyı düzeltmiştir.

İstatistiksel Olasılık ve "Tek Seferlik" Başarı

Eğer Thales gerçekten bir tahminde bulunduysa, bu tesadüfi bir başarı olabilir. Couprie'nin önerdiği "yanlış döngü" hipotezine göre Thales, güneş tutulmalarının üçlü kümeler halinde geldiğini fark etmiş olabilir. Ancak bu örüntü, M.Ö. 585'ten sonra kaybolmuştur. Bu durum, Thales'in yalnızca bir kez "tahmin" yapabilmesini açıklar niteliktedir. Nitekim NASA da bu yöntemin "yalnızca bir kez işe yaradığını" belirtmektedir.

 

Thales'in tutulmanın mekanizmasını (Ay'ın Güneş'in önünden geçmesi) doğru bir şekilde kavradığı antik kaynaklarca desteklenmektedir. Ancak belirli bir tutulmayı önceden tahmin ettiği iddiası, modern astronomi ve istatistiksel analizler ışığında ciddi şekilde şüphelidir. Thales'in çağında güneş tutulmalarını güvenilir bir şekilde tahmin edecek bir yöntem mevcut değildi; dolayısıyla böyle bir başarı, eğer gerçekleştiyse, büyük ölçüde tesadüfe dayanıyor olmalıdır.

 

Ancak günümüz astronomlarından önce Aristarkhos, Cicero, Aetius, ps.-Galenos gibi antik yazarlar, Thales'in tutulmayı tahmin ettiği iddiasına şüpheyle yaklaşmış veya bunu açıkça reddetmiştir. 

 

Otto Neugebauer,  bunu matematiksel ve coğrafi gerekçelerle dayanır. Neugebauer’in vurguladığı en temel teknik engel, yaklaşık 18 yıl, 11 gün ve 8 saatlik periyoda sahip olan Saros döngüsündeki 8 saatlik zaman sapmasıdır. Bu süre Dünya’nın kendi ekseni etrafında 120 derece daha dönmesine yol açtığı için, bir döngü sonra gerçekleşen Güneş tutulması aynı coğrafi boylamda değil, yeryüzünün tamamen farklı bir bölgesinde izlenir ya da gece vaktine denk geldiğinden Milet gibi özgül bir coğrafi noktadan hiç gözlemlenemez. Ay tutulmaları gece yaşanan tüm yarımküreden izlenebildiği için periyodik olarak öngörülebilirken, Güneş tutulmasının dar bir gözlem koridoruna sahip olması, tek bir Saros döngüsüne dayanarak yerel bir tahmin yapılmasını imkânsız kılar. Bunun yanı sıra Neugebauer, M.Ö. 600 civarındaki çivi yazılı Babil tabletlerini inceleyerek bu dönemdeki astronomi bilgisinin henüz Güneş tutulmalarını matematiksel olarak modelleyecek teorik yetkinlikte olmadığını göstermiştir. O dönemde Babilliler yalnızca Ay tutulmalarını ve Güneş tutulması ihtimali taşıyan kavuşum dönemlerini kaydetmekteydi; nitekim Güneş tutulmalarını kesin yer ve zaman bazında hesaplayabilen matematiksel astronomi modelleri ancak M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllarda gelişebilmiştir. Dolayısıyla Thales’in Herodot’ta aktarılan ve sadece "yıl" ölçeğinde kalan tahmini, bilimsel bir astronomik hesaplamadan ziyade Babil kökenli tutulma mevsimi bilgilerine dayanan şanslı bir öngörü yahut olayın ardından geriye dönük kurgulanmış tarihsel bir mit niteliğindedir.

Öte yandan bize bu efsaneyi anlatan Herodotos Thales’ten 100 yıl sonra yaşamıştır. Herodot halk anlatısında mitleşen bir rek Herodot’a ulaşması olarak değerlendirmektedir. Antik Çağ'da şüpheci felsefe ekolleri (Skeptisizm) ve bazı tarihçiler, filozoflara atfedilen mucizevi yeteneklere şüpheyle bakıyordu. Thales’e atfedilen "kuyuya düşen astronom" hikâyesinde olduğu gibi, halkın veya izleyicilerinin filozofları idealize etmek için bu tür anlatıları sonradan kurguladığına (retrospektif anlatı) inananlar mevcuttu.

Bir an için Heredot’un dayandığı halk inanışlarının toplumda yaygın olduğunu kabul edelim. O bu olayı hangi hakla rasyonalitenin temeli  yapıyoruz? Efsaneye  dayanan bir rasyonalite çelişkili değil midir? Bu soruların cevabı olarak şunlar söylenebilir:

Batı felsefe tarihi anlatısı, Felsefenin doğuşunu "Mitos’tan Logos’a geçiş" (efsaneden akla geçiş) olarak tanımlar. Bu kırılmanın sembol ismi olarak da Miletli Thales gösterilir. Bu  tezin çelişkisi tam da burada başlar: Herodot’un aktardığı hikaye, metodolojik gözlemlere, yazılı belgelere veya matematiksel formüllere değil; kulaktan kulağa aktarılan, mucizeviliği seven bir toplumsal hafızaya dayanır. : Eğer rasyonalite; gözlemlenebilir, sınanabilir, nedensellik ilişkisi kurulabilir ve yanlışlanabilir bilgiye dayanmak zorundaysa; doğası gereği sınanamayan ve söylentiye dayanan bir "halk anlatısını" rasyonalitenin kurucu harcı yapmak epistemolojik bir çelişkidir. Kendisi rasyonel bir metoda dayanmayan bir aktarım, rasyonalitenin temeli kılınamaz.

Tarihyazımında sıkça karşılaşılan bu duruma "retrospektif kurgu"(Geriye Dönük Efsaneleştirme) denir. Aydınlanma dönemi ve 19. yüzyıl pozitivist tarihçileri, bilimin doğuşuna meşru ve karizmatik bir "kurucu baba" ve bir "kutsal an" aradılar. Thales’in tutulmayı önceden bildiği iddiası, tam da bu ihtiyaca yanıt veren mükemmel bir simgeydi. Olay gerçekleştikten uzun süre sonra, halk arasındaki "Thales büyük adamdı, bunu bile bilmişti" şeklindeki söylenti, felsefe tarihçileri tarafından alınmış ve rasyonel aklın dine/mitolojiye karşı kazandığı ilk zafer olarak geriye dönük biçimde yeniden kurgulanmıştır. Yani ortada rasyonel bir olaydan doğan bir efsane değil; efsaneden imal edilmiş bir rasyonalite miti vardır. Eğer bir rasyonalite kurumu, kendi meşruiyetini kanıtlanmamış bir efsaneden alıyorsa, kendisi de ironik bir şekilde bir "Mitos"a (Rasyonalite Miti) dönüşür.

Rasyonalite, geleneksel düşüncenin mucizelerine karşı çıkarken, Thales örneğinde kendisi bir "akıl mucizesi" yaratmıştır. Babil astronomisinin verileriyle dahi bir coğrafyada Güneş tutulmasının kesin tarihini hesaplamanın imkansız olduğu bir çağda, Thales'e bu yeteneği atfetmek; onu bilim insanı yapmaz, rasyonel kılığa büründürülmüş bir "kehanet büyücüsü" yapar. Bu çelişkiyi kabul etmek, rasyonel düşünceyi değersizleştirmez; aksine rasyonalitenin kendi tarihine karşı da rasyonel ve eleştirel olmasını sağlar.

Herodot’un aktardığı efsaneden bir rasyonalite doğurmak elbette çelişkilidir. Ancak felsefi rasyonaliteyi Thales’in kehanetinde değil; tam da bizim yaptığınız gibi bu anlatının kendisine metodik şüpheyle yaklaşabilme ve "Efsaneye dayanan bir rasyonalite ne kadar rasyoneldir?" sorusunu sorabilme cesaretinde aramak gerekir.



[1]  Emerson: Essays and Lectures: Nature: Addresses and Lectures / Essays: First and Second Series / Representative Men / English Traits / The Conduct of Life (Library of America, p. 99.

 

[2] Snell, Bruno. The Discovery of the Mind: The Greek Origins of European Thought. Harvard University Press, 1953, s. 32-35; Guthrie, W. K. C. A History of Greek Philosophy: Volume 1, The Earlier Presocratics and the Pythagoreans. Cambridge University Press, 1962, s. 45-50.

[3] Platon, Theaitetos, 174a: "Nitekim anlatılır ki Thales, gökyüzünü incelerken ve yukarı bakarken bir kuyuya düşmüş; Trakyalı zeki ve nükteci bir hizmetçi kız da onunla dalga geçerek 'Gökyüzündekileri bilmek istiyor ama hemen ayağının önündekileri göremiyor' demiştir."

[4]  Bu konuda bkz. Herodotos, Tarih, I.74; Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, I.23.

[5]  Aristoteles, Metafizik, Alpha (I) Kitabı, 983b6–18: "Bu tür felsefenin [doğa felsefesinin] kurucusu Thales, ilk ilkenin (arkhe) su olduğunu söyler..."

 

[6] Edelstein, Ludwig. Ancient Medicine: Selected Papers of Ludwig Edelstein. Johns Hopkins Press, 1967, s. 320-325.

[7] Bkz. Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, I.22–24: Thales'in Yedi Bilge'den ilki sayılması, astronomi ve doğa incelemelerini başlatan ilk kişi olarak tanımlanması.

 

* Saros döngüsü, güneş ve ay tutulmalarını önceden tahmin etmek için kullanılan, yaklaşık 18 yıl 11 gün 8 saat (tam olarak 6.585,3 gün veya 223 sinodik ay) süren astronomik bir periyottur.

Bu döngü sayesinde, bir tutulmanın ardından tam olarak bir Saros süresi geçtikten sonra, neredeyse aynı özelliklere sahip yeni bir tutulma (güneş veya ay) gerçekleşir.

[8] Hartner Eclipse Periods and Thales' Prediction of a Solar Eclipse: Historic Truth and Modern Myth"

Centaurus 1969 Cilt 14, Sayı 1, 60–71.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder