Felsefede
Thales Mitolojisi
Pek çok felsefe tarihçisine göre felsefe bir Grek
mucizesidir veya mitostan logos geçiştir. Geleneksel teze göre Thales,
efsaneleri (mithos) bir kenara bırakıp aklı (logos) başlatarak radikal bir
kopuş gerçekleştirmiştir.
Genel kabule göre Antik dünyada Thales, tarihe ilk defa
rasyonel düşüncenin tohumunu eken filozof olarak kabul edilir. Thales'ten önce
evren, mitler, tanrılar ve kutsal anlatılarla açıklanıyordu. Thales ise
"Her şeyin kaynağı nedir?" sorusunu mitolojik bir cevapla değil,
gözleme ve akıl yürütmeye dayalı bir cevapla yanıtlamaya çalıştı; suyu arkhe
olarak öne sürdü. Bu, görünüşte basit bir iddia gibi görünse de aslında
düşüncenin artık doğanın kendisine ve insan aklına yöneldiğini gösterir. İşte
bu yüzden Thales, felsefe tarihinin ilk rasyonel tohumunu atan kişi olarak
anılır.
Felsefe tarihçilerine göreThales’in attığı rasyonel tohum,
felsefe tarihinin devasa bir ağacına dönüşmüştür. Kökleri Miletos Okulu’nun
(Thales, Anaksimandros, Anaksimenes) varlık, değişim ve kalıcılık sorularına
dayanır. Gövdeyi Platon ve Aristoteles yükseltmiş; bilgi, varlık, ahlak ve
siyaset üzerine sistemler kurmuştur. Orta Çağ’da Hristiyan, İslam ve Yahudi
gelenekleriyle buluşarak skolastik dallar vermiş, inanç-akıl ilişkisini
tartışmıştır. Rönesans ve Aydınlanma ile Descartes, Kant, Hegel gibi düşünürler
bilimsel devrim ve özgür düşünceyle ağacı genişletmiştir. Modern dönemde ise
analitik felsefe, kıta felsefesi, varoluşçuluk, fenomenoloji, pragmatizm,
yapısalcılık ve post-yapısalcılık gibi birbirine dolanmış birçok dala
ayrılmıştır. Hepsi aynı kökten beslenir; felsefenin özü tek doğru bulmak değil,
soru sormaya, argüman geliştirmeye ve düşünceyi canlı tutmaya devam etmektir.
Bu miras çok çeşitli açılardan değerlendirilmiştir. Bunların
belli başlıları şunlardır
1. Kronolojik (Tarihsel) Yaklaşım
Felsefe tarihini zaman sırasına göre ele alır. Antik
Yunan'dan başlayarak Orta Çağ, Rönesans, Aydınlanma, Modern ve Çağdaş dönemler
şeklinde ilerler. Her dönemin kendine özgü problemleri ve düşünürleri olduğu
varsayılır.
2. Problematik (Tematik) Yaklaşım
Felsefeyi kronolojik sırayla değil, belirli problemler
etrafında ele alır. Varlık, bilgi, ahlak, sanat, din ve siyaset gibi temalar
üzerinden farklı dönemlerdeki filozofları karşılaştırır. Örneğin "Bilgi
nedir?" sorusu Platon, Descartes, Hume ve Kant üzerinden tartışılabilir.
3. Filozof Merkezli Yaklaşım
Felsefe tarihini büyük filozofların hayatları ve sistemleri
üzerinden anlatır. Her filozofun kendi içinde tutarlı bir sistem kurduğu
varsayılır. Platon'un idealizmi, Aristoteles'in realizmi ve Kant'ın eleştirel
felsefesi bu kapsamda değerlendirilir.
4. Okul / Akım Merkezli Yaklaşım
Filozofları bireysel olarak değil, ait oldukları okullar
veya akımlar üzerinden gruplandırır. İyonya Okulu, Elea Okulu, Stoacılık,
Epikürcülük, Skolastik, Rasyonalizm, Empirizm, Varoluşçuluk, Fenomenoloji ve
Frankfurt Okulu gibi oluşumlar bu yaklaşımla incelenir.
5. Karşılaştırmalı Yaklaşım
Farklı filozofları, akımları veya kültürleri yan yana
getirerek benzerlik ve farklılıkları ortaya koyar. Doğu ve Batı felsefesi ya da
Platon ile Confucius'un ideal devlet anlayışları bu şekilde
karşılaştırılabilir.
6. Hermeneutik (Yorumlayıcı) Yaklaşım
Felsefi metinleri tarihsel bağlamı içinde yorumlamaya
odaklanır. Metnin yazıldığı dönemin dili, kültürü ve problemleri dikkate
alınır. Gadamer ve Heidegger gibi düşünürler bu yaklaşımı benimsemiştir;
anlamın tarihsel olarak değişebileceğini savunur.
7. Eleştirel (Kritik) Yaklaşım
Felsefe tarihini bir ilerleme süreci olarak görmek yerine
her düşünce sisteminin iç çelişkilerini, varsayımlarını ve ideolojik arka
planını sorgular. Marksist, feminist ve post-yapısalcı eleştiriler bu kapsamda
değerlendirilebilir. Örneğin Kant'ın evrensel ahlak anlayışı toplumsal cinsiyet
açısından eleştirilebilir.
8. Analitik Yaklaşım
Özellikle yirminci yüzyılda Anglo-Sakson dünyada
yaygınlaşmıştır. Felsefe tarihini problemlerin mantıksal analizi üzerinden
okur; dil, anlam ve doğruluk gibi kavramlara odaklanır. Filozofların
argümanlarını formel mantıkla yeniden kurmaya çalışır. Russell, Moore,
Wittgenstein ve Quine bu yaklaşımın temsilcileridir.
9. Kıta Felsefesi Yaklaşımı
Analitik yaklaşımın karşısında konumlanır. Tarih, kültür,
varoluş, iktidar ve dil gibi geniş bağlamlarla ilgilenir. Hegel, Nietzsche,
Heidegger, Sartre, Foucault ve Derrida gibi isimler etrafında şekillenir.
Felsefe tarihini bir "yorumlar tarihi" olarak görür.
10. Disiplinlerarası Yaklaşım
Felsefe tarihini yalnızca felsefe içinde değil; bilim,
sanat, din, siyaset ve edebiyat gibi alanlarla ilişkili olarak inceler.
Felsefenin diğer disiplinlerle etkileşimini ön plana çıkarır. Felsefe-bilim
tarihi, felsefe-edebiyat ve felsefe-sinema ilişkisi bu kapsamda ele alınabilir.
İnsanlar kütüphanelerin, tarihsel metinlerin ve felsefi
doktrinlerin hayatı ve anlamı bir kez ve tümüyle tükettiğini varsayar. Oysa bu,
dilin dondurulmuş formlarının yarattığı bir yanılsamadır.
Emerson’un deyişiyle,
arkamızda düşünceyi tüketecek kadar tarih, edebiyat ve bilim
olduğunu sandığımız o anlar, aslında dilin üzerimize kurduğu hegemonik baskının
en yoğun olduğu zamanlardır. Felsefe tarihini bir dil felsefesi süzgecinden
geçirmek, tam da bu baskıyı kırmak; geçmişin kavramsal haritalarını körü körüne
takip etmek yerine, dilin sınırları içinde yeni dünyalar inşa etme cesaretini
göstermektir.[1]
İnsan varoluşu her an yeniden başladığını vurgular. Gerçek
zihinsel berraklığa ulaşıldığında insan, önceden yazılmış senaryoların bir
uygulayıcısı olmadığını anlar. Evren, henüz tek bir satırı bile yazılmamış boş
bir sayfa gibidir ve o sayfayı yazma yetkisi tamamen bireyin kendisine aittir.
Eski haritalara (geçmişin birikimine) aşırı bağımlı olmak,
yeni topraklar keşfetme cesaretini kırar. Geçmiş, bir rehber olmak yerine
geleceğin özgürlüğüne müdahale eden gizli bir engel haline geldiğinde, birey
kendi özerkliğini korumak için geçmişin hegemonyasını reddetmelidir. Geçmişin
bu hegemonik baskısını kırmak ve zihinsel özerkliği yeniden tesis etmek ise,
ancak dünyayı kurma biçimimizi belirleyen dil felsefesi üzerinden
yürütülecek radikal bir hesaplaşmayla mümkündür. Felsefeye kendi içinden
bakmak, bir tür entelektüel simya gibidir. Tıpkı simyacının değersiz madenleri
altına dönüştürme ve ruhun arınmasını sağlama çabası gibi, felsefeyi kendi
dünyası içinden okumak da soyut kavramları, soruları ve doğruluk ölçütlerini
kendi kapalı evreninde birer hakikat arayışına dönüştürür. Dışarıdan
bakıldığında anlamını yitirebilecek veya tarihsel bir yanılsama olarak
görülebilecek felsefi sistemler; kendi iç mekanizmaları, terimleri ve mantıksal
kurgularıyla ele alındığında son derece tutarlı, meşru ve derin birer düşünce
dünyası sunar.
Sonuç olarak, felsefe tarihini aşılmış sistemler mezarlığı
ya da eksiksiz bir hakikat kataloğu olarak görmek, dilin dinamik doğasını göz
ardı etmek demektir. Emerson’un hatırlattığı gibi, zihnimizin berrak olduğu
anlarda geçmişin o ağır ve dikte edici yükünün eridiğini ve "henüz tek
bir satırın bile yazılmamış olduğunu" görürüz. Felsefeye kendi
içinden, saf bir kavramsal simya olarak bakmak da budur: Geçmişin dilsel
kalıplarını tekrarlamak değil, evrenin ve anlamın o henüz yazılmamış boş
sayfasını kendi dil oyunlarımızla yeniden kaleme almaktır.
Geçmişin dilsel kalıplarını tekrarlamak yerine evrenin boş
sayfasını yeniden kaleme almak, işe felsefe tarihinin kuruluş mitini
sorgulamakla başlamalıdır. Felsefeyi kendi içinden saf bir kavramsal simya
olarak okuduğumuzda, geleneksel anlatının başköşesine yerleştirilen Thales
figürünün de ikiye ayrıldığını görürüz: Biri tarihin tozlu sayfalarında
kaybolan empirik kişi, diğeri ise felsefe tarihçilerinin diliyle inşa edilmiş
kurgusal bir başlangıç noktası..."
Tarihsel Thales ve Kurgulanmış Thales
Felsefe tarihinin şafağına bakıldığında karşımızda tek bir
Thales değil, birbiriyle iç içe geçmiş iki ayrı figür vardır: MÖ 6. yüzyıl
Miletos'unun ticari, siyasi ve ampirik gerçekliği içinde yaşamış tarihsel
Thales ile felsefe tarihçilerinin kendi disiplinlerine bir "kurucu
baba" arayışıyla geriye dönük olarak inşa ettikleri kurgusal Thales. Bu
iki anlatı arasındaki sınır, felsefenin doğuşunu anlama biçimimizi doğrudan
belirler.
Bir yanda yazılı hiçbir eser bırakmamış, Arkaik İyonya'nın
anonim pratik birikimini ve Doğu'nun ampirik gözlemlerini taşıyan kanlı canlı
bir Miletoslu tüccar ve diplomat vardır. Diğer yanda ise Aristoteles'ten
Hellenistik biyografi yazarlarına uzanan gelenekte, doğayı tanrılardan
arındıran, güneş tutulmalarını gnomonla hesaplayan ve felsefi rasyonelliği bir
anda başlatan Protos Heuretes (ilk bulan/kurucu kahraman) mitiyle
donatılmış efsanevi bir şahsiyet yer alır. Bu ayrımı çözümlemek, yalnızca
felsefenin ilk adımını kimin attığını tespit etmek değildir; aynı zamanda Antik
Yunan zihninin geçmişi nasıl geriye dönük bir kurguyla yeniden ürettiğini ve
felsefe Tarih yazımının kendi meşruiyetini nasıl sağladığını ifşa etme
girişimidir.
Felsefe tarihi kitaplarının neredeyse tamamı aynı cümleyle
başlar: "Felsefe, Miletli Thales ile başlar." Bu, yalnızca bir
başlangıç tespiti değil; aynı zamanda felsefenin ne olduğuna, neye felsefe
denip neye denmeyeceğine dair bir kararın ifadesidir. Bu karar ister istemez
bir gerilim doğurur: MÖ 6. yüzyılda Miletos'ta yaşamış gerçek Thales ile
felsefe tarihçilerinin "her şeyi başlatan kişi" olarak kurguladığı
Thales, aynı kişi midir?
Elimizdeki bilgilere göre Thales, ticaretle uğraşan,
astronomi ve geometriyle ilgilenen, güneş tutulmasını önceden hesapladığı
söylenen ve her şeyin kaynağının su olduğunu öne süren bir doğa
araştırmacısıydı. Ne bir okul kurdu, ne yazılı bir eser bıraktı, ne de
kendisine "filozof" dedi. Buna rağmen Aristoteles'ten Hegel'e,
Nietzsche'den bugünkü felsefe tarihçilerine kadar pek çok kişi onu Batı
düşüncesinin başlangıç noktası olarak konumlandırdı. Yani tarihsel bir kişilik,
belirli bir anlatının içinde yeniden kuruldu ve adeta bir "köken
miti"ne dönüştü.
Bu yüzden Thales'i konuşmak, ister istemez iki ayrı düzlemi
birlikte ele almayı gerektirir. Bir yanda kendi döneminin koşulları içinde
anlaşılması gereken tarihsel Thales; diğer yanda felsefe tarihinin kendi
ihtiyaçları doğrultusunda biçimlendirdiği, "felsefenin babası"
sıfatıyla taçlandırdığı Thales. Bu ikisi arasındaki ilişki, yalnızca bir
"tarihsel doğruluk" meselesi değil; aynı zamanda felsefenin kendi
kimliğini nasıl kurduğu ve sınırlarını nasıl çizdiğiyle ilgili bir sorundur.
Biz bu satırlarda önce
Thales'in tarihsel bağlamını ve düşünsel mirasını olabildiğince net biçimde
ortaya koyacağız; ardından felsefe tarihinde ona yüklenen kurucu rolün hangi
varsayımlar ve tercihler üzerinden inşa edildiğini göstereceğiz. Böylece hem
tarihteki Thales'e biraz daha yaklaşmayı hem de felsefe tarihinin tarafsız bir belgeler
olmadığını, her dönemin kendi ihtiyaçlarına göre yeniden yazılan bir anlatı
olduğunu ortaya koyacağız.
Antik Yunanda Babalık Kültü
Giriş: Tarihsel Gerçeklik ile Retorik Kurgu Arasındaki
Eşik
Tarihsel Thales, MÖ 6. yüzyıl Miletos’unun ampirik, ticari
ve siyasi şartlarında yaşamış kanlı canlı bir figürdür. Mitolojik Thales ise
Platon, Aristoteles ve sonrasındaki doksografların kendi felsefi
meşruiyetlerini sağlamak, Yunan aydınlanmasına simgesel bir "kurucu
baba" yaratmak üzere geriye dönük (retrospektif) olarak inşa ettikleri
idealleştirilmiş bir retorik figürdür[2]
MÖ 6. yüzyılda ampirik doğa gözlemleri yapan ve Doğu Akdeniz
ticaretiyle uğraşan Miletoslu bir tüccar olan Thales; Klasik ve Helenistik
dönemlerin gözünde felsefenin, astronominin ve rasyonel bilimin her türlü ilk
adımını atmış "kusursuz bilge" gibi sunulur. Platon'un Theaitetos
diyaloğunda yıldızları incelerken kuyuya düşen ve pratik yaşamdan kopuk
"saf teorisyen" olarak betimlediği Thales anlatısı[3],
aslında MÖ 4. yüzyılın felsefi idealinin geriye dönük bir inşasıdır. Benzer
şekilde MÖ 585’teki Güneş tutulması tahmini gibi epistemolojik olarak o çağın
imkânlarını aşan başarılar, onun rasyonel astronomi dehasının kanıtı olarak
anlatıya eklemlenmiştir.[4]
Aristoteles, Metafizik eserinin ilk
kitabında felsefe tarihini kurgularken Thales’i "doğa felsefesinin
ilkesini (arkhe) su olarak belirleyen ilk kişi" ilan eder.[5]Aristoteles
bu kitabında kendi dört neden kuramına tarihsel bir zemin hazırlamak amacıyla
Doğa Düşünürleri silsilesini Thales ile başlatmıştır. Aynı şekilde tıbbın
tarihsel uygulayıcısı olan Hipokrates de Tıp ekollerine sarsılmaz bir meşruiyet
kazandıracak biçimde tanrısal kökenlerden arındırılmış seküler tıbbın kurucu
kahramanı mertebesine yükseltilmiştir.[6]
Yunan aydınlanması ve rasyonalizasyon süreciyle birlikte bu
tanrısal kurucu kalıbı (kurgusal şablon) ortadan kalkmamış; yalnızca failler sekülerleştirilmiştir.
Tanrıların yerini "Tarihsel İnsanlar" almış, ancak anlatının işleyiş
mantığı ve yüceltme biçimi aynı kalmıştır. Diogenes Laertios'un Ünlü
Filozofların Yaşamları ve Öğretileri adlı eserinde Yedi Bilgeler silsilesinin
başına Thales'i yerleştirmesi ve ona astronomiden geometriye pek çok ilki
atfetmesi, sekülerleştirilmiş bu kahramanlık anlatısının felsefe
tarihçiliğindeki tipik bir tezahürüdür.[7]
Özetle Laertius diğer
doğa filozofları gibi Thales’i üzere tarihsel gerçekliğinden kopararak adeta
simgeleştirmiştir, felsefe tarihindeki bir "dahi kurucular geçidi"ndeki
kişilerden biri yapmış; Thales temelinde yükselen bu Protos Heuretes
(ilk bulucu) paradigmasını Antik Çağ'ın sonuna dek felsefe historiografisinin
temel ekseni kılmayı başarmıştır.
Kurgulanmış Thales
Felsefe tarihinin Thales ile başlatılması, felsefenin
doğuşunu açıklayan tarafsız bir olgu tespitinden ziyade, Batı merkezli tarih
yazımının inşa ettiği köklü bir kurgudur. Miletoslu Thales’in su unsuru
etrafında geliştirdiği arkhe arayışını “ilk rasyonel düşünce” olarak
kurumsallaştıran bu gelenek, Mısır, Mezopotamya, Hint ve Çin gibi uygarlıkların
yüzyıllara yayılan kozmolojik, etik ve ontolojik birikimini “mitolojik” veya
“pratik bilgi” diyerek paranteze alır. Oysa felsefe, tek bir coğrafyada aniden çakan
bir zihinsel şimşekten ziyade; insanlığın varoluşu, evreni ve hakikati
anlamlandırma çabasının havza ve kültürler arası sentezinden doğmuştur. Felsefi
düşüncenin kökenlerini Thales’e indirgemek, tarihsel gerçekliğin doğrudan bir
yansıması olmaktan çok, modern felsefe tarihçiliğinin kendi soykütüğünü
meşrulaştırmak üzere kurguladığı bir başlangıç anlatısıdır.
Felsefenin Thales ile Miletos’ta, aniden çakan müstakil bir
akıl şimşeğiyle başladığı yönündeki yaygın kabul, felsefe tarihinin nesnel bir
tespiti olmaktan ziyade, belirli dönemsel ve ideolojik ihtiyaçlarla inşa
edilmiş bir başlangıç kurgusudur. Bu kurgu, Batı düşüncesine ayrıcalıklı ve
kökeni kendine dayalı bir meşruiyet soykütüğü yaratırken, insanlığın binlerce
yıllık ortak entelektüel havzasını ve Doğu coğrafyalarının yüksek düşünsel
mirasını paranteze alır. Aşağıdaki maddeler, Thales figürünün nasıl kurumsal
bir başlangıç mitine dönüştürüldüğünü ve bu anlatının arka planındaki tarihsel,
yöntemsel ve kültürel mekanizmaları ortaya koymaktadır:
1. Batı Merkezli Tarih Yazımı ve Doğu Mirasının Paranteze Alınması
Thales’i felsefenin kurucu figürü ilan eden anlatının arkasındaki en temel
mekanizma, Batı merkezli (Eurocentric) tarih anlayışının meşruiyet arayışıdır.
18. ve 19. yüzyıl Aydınlanma düşüncesi ve Alman İdealizmi (özellikle Hegelci
felsefe tarihi yaklaşımı), akla dayalı, teorik ve özgür düşüncenin yalnızca
Antik Yunan coğrafyasında mümkün olabileceği varsayımını merkeze almıştır. Bu
varsayımı koruyabilmek adına; Mısır’ın geometrisi, Babil’in astronomisi,
Hint’in ontolojik tasavvurları ve Çin’in etik-politik öğretileri
“felsefe-öncesi” (pre-philosophical) ya da yalnızca pratik ihtiyaçlara dönük
teknik beceriler olarak alt kategoriye itilmiştir. Oysa Thales’in “Her şey
sudan gelir” biçimindeki arkhe tespiti, Mezopotamya’nın yaratılış mitlerinden
(Tiamat ve Apsu) ya da Mısır kozmolojisindeki primordial su birikintisi Nun
kavramından azade biçimde, gökten zembille inmiş müstakil bir zihinsel sıçrama
değildir.
2. Mitos-Logos Karşıtlığının Yapaylığı ve Miletos’un Akdeniz Ağı
Felsefe tarihçiliğinde sıkça başvurulan “Mitos’tan Logos’a geçiş” anlatısı,
tarihsel sürekliliği kesintiye uğratan yapay bir kırılma kurgular. Bu anlatıya
göre Thales ile birlikte dinsel ve mitolojik açıklama modeli aniden terk
edilmiş, yerini tümüyle rasyonel bir bakışa bırakmıştır. Ancak İyonyalı
düşünürlerin metinleri incelendiğinde, mitolojik unsurların ve kozmogonik
kalıpların varlığını sürdürdüğü görülür. Thales’in kenti Miletos,
yalnızlaştırılmış bir Yunan adası veya izole bir düşünce vahası değil;
Mezopotamya, Fenike ve Mısır’ın ticaret yollarının, bilgi akışının ve kültürel
etkileşimlerinin kesiştiği canlı bir Akdeniz limanıdır. Thales’in geometriyi
Mısır’dan, astronomi ölçümlerini ve tutulma hesaplarını Babil geleneğinden
tevarüs ettiği tarihsel bir vakadır. Dolayısıyla İyonya’da gerçekleşen şey,
sıfırdan bir düşünce icadı değil; Akdeniz ve Yakındoğu havzasında yüzyıllardır
biriken entelektüel kütlenin yeni bir dil ve kavrayış biçimiyle yeniden ifade
edilmesidir.
3. Tarihsel ve Kavramsal Sonuç: Bir Başlangıç Miti Olarak Thales
Sonuç olarak, felsefeyi Thales ile başlatmak, pedagojik ve metodolojik
kolaylık sağlayan disipliner bir uzlaşıdan ibarettir. Aristoteles’in Metafizik’te
kendi nedensellik kuramına zemin hazırlamak amacıyla önceki düşünürleri belirli
bir şemaya oturtma çabası, modern dönemde kuramsallaştırılarak değişmez bir
“tarihsel hakikat” kılığına büründürülmüştür. Felsefi düşünceyi tek bir coğrafi
noktaya, tek bir kültüre ve tek bir şahsa bağlamak; insanlığın hakikat, varlık
ve düzen arayışının kolektif, hibrit ve çok merkezli yapısını görünmez kılar.
Thales, felsefenin mutlak mucidi veya ilk kaynağı değil; binlerce yıllık
insanlık birikiminin Akdeniz havzasında billurlaştığı kavşak noktasındaki
sembolik bir figürdür.
Grek felsefesinin beşiği olan İyonya kentlerinin temas halinde bulunduğu
Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları gibi Helen öncesi uygarlıkları gün yüzüne
çıkardıkça, doğubilimcilerin bu tezlerden ikincisini haklı çıkardıkları
görülmektedir. İlk Yunan filozofu Thales’in her şeyin sudan meydana geldiğine
dair iyi bilinen tezi ile Mezopotamya’da bundan yüzyıllar önce yazılmış olan
Yaratılış Destanı’nın (Enûma Eliş) başlangıcı arasındaki düşünce
akrabalığını hissetmemek imkânsızdır: «Yukarıda göğe henüz isim verilmemişken
ve aşağıda karanın henüz bir adı yokken; hepsinin babası olan ilksel Apsu ile
hepsinin annesi olan coşkun Tiamat'ın suları tek bir kütle halinde birbirine
karışıyordu.» Bu tür metinler, en azından Thales’in özgün bir evren doğum
(kozmogoni) kuramının mucidi olmadığını bize göstermeye yeterlidir; belki de
onun netleştirdiği bu kozmogonik imgeler zaten uzun yüzyıllardır mevcuttu.
İyonya’nın ilk doğa filozoflarının (fizyologlarının) felsefesinin, son derece
eski bir temanın yeni bir biçimi olabileceğini sezebiliyoruz.
Böylece Yunanistan'ın ilk «filozofları» gerçekte yeni bir
şey icat etmek zorunda kalmamışlardır; karmakarışıklığı, zenginliği ama aynı
zamanda karmaşası hakkında bugün zihnimizde canlandırmakta güçlük çektiğimiz
birtakım tasarımlar üzerinde çalışmışlardır. Onların işi bir şey icat etmekten
ziyade, ayıklamak ve seçim yapmaktı; hatta asıl icat, bu ayırt etme yetisinin
kendisindeydi. Neyi koruduklarını bilmektense neleri reddettiklerini bilseydik,
onları şüphesiz çok daha iyi anlardık. Nitekim bazen bastırılmış tasarımların
yeniden gün yüzüne çıktığı görülür; derinde yatan ilkel düşünce, kendisini
sınırlayan bentleri yıkmak için bazen başarıyla sonuçlanan sürekli bir çaba
gösterir.
Bu gözlemlere rağmen tarihimizi Thales ile başlatıyorsak, bu
durum felsefi düşüncenin şekillendiği o uzun tarih öncesini göz ardı
ettiğimizden değildir; sadece Mezopotamya uygarlıklarına ait kitabelerin az
sayıda ve ulaşılması zor olması şeklindeki pratik nedenden ve ilkel halklara
dair belgelerin bize ilkçağ Yunanistan'ının nasıl bir yer olduğu hakkında ipucu
veremeyecek olmasındandır.
Eğer Mezopotamya uygarlıklarına ait kil tabletlere, çivi
yazılı metinlere ve Doğu'nun yazılı mirasına yeteri kadar nüfuz edebilseydik,
bugün okuduğumuz felsefe tarihinin bambaşka bir anlatıya sahip olacağı
kuşkusuzdur. Felsefe tarihi, Ege kıyılarında aniden parlayan münferit bir
"Yunan Mucizesi" olarak değil; Babil, Sümer ve Mısır'ın binlerce
yıllık evren, adalet ve varlık sorgulamalarının kuramsal bir devamı olarak
yazılacaktı. Thales’in su fikri ya da Anaksimandros’un apeiron kavramı gökten
inmiş birer ilk kıvılcım değil, Mezopotamya kozmogonisinin rasyonel bir dile
tercüme edilmiş halkaları olarak konumlanacaktı. Böyle bir derinleşme
sağlansaydı, "Batı merkezli" felsefe kanonu yıkılacak; felsefenin
doğuşu tek bir coğrafyanın tekelinden çıkıp, insanlığın ortak ve kadim bir
birikimi olarak yeniden şekillenecekti. Bunun sonucu olarak
- "Yunan Mucizesi" Miti Yıkılırdı:
19. yüzyıl Batı merkezli felsefe tarihi, felsefeyi sırf Yunan aklının
sıfırdan yarattığı bir mucize
olarak sunma eğilimindeydi. Mezopotamya ve Mısır metinlerinin
çözülmesi (örneğin Enûma Eliş destanı veya Babil
matematik/astronomi tabletleri), Thales ve Pisagor gibi isimlerin aslında
bu kadim geleneklerin talebeleri ve aktarıcıları olduğunu göstermiştir.
- Kavramsal Arka Plan Değişirdi:
Mezopotamya'daki Me kavramı (evrensel düzen ve yasalar) veya
Mısır'daki Ma'at (hakikat, adalet ve kozmik denge), Antik
Yunan'daki Logos ve Dike (adalet/düzen) kavramlarının
doğrudan habercisidir. Bu metinlere tam erişim olsaydı, felsefe
kavramlarının soyağacı Yunanistan'da değil, Dicle ve Fırat kıyılarında
başlatılacaktı.
- Felsefenin Tanımı Genişlerdi: Batı felsefesi
büyük oranda soyut-söylemsel akıl yürütmeyi esas alırken; Mezopotamya
düşüncesi pratik hikmet, mitolojik sembolizm ve gözlemsel astronomiyle iç
içeydi. Mezopotamya metinlerine hakimiyet, "felsefe nedir?"
sorusunun yanıtını da sadece soyut mantıkla sınırlamayıp daha kapsayıcı
bir boyuta taşıyacaktı.
Felsefe tarihinin sınırları sorunu —ki kökenler sorunuyla da
yakından bağlantılıdır— kesin bir biçimde çözüme kavuşturulamaz. Belirli
dönemlerde Uzak Doğu ülkelerinde ve özellikle Hindistan'da gerçek bir felsefi
sistemler çiçeklenmesinin yaşandığı yadsınamaz. Ancak asıl mesele, bir yanda
Greko-Romen ve ardından Hristiyan dünyasının, diğer yanda ise Uzak Doğu
dünyasının birbirinden tamamen bağımsız bir entelektüel gelişim gösterip
göstermediğidir: Eğer durum buysa, Batı felsefesinin sunumunda Uzak Doğu felsefesini
göz dışı bırakmaya izin verilebilirdi. Fakat durum hiç de bu kadar net
değildir: İlk olarak Antik Çağ bakımından, Büyük İskender'den Arap istilalarına
kadar Greko-Romen dünyası ile Uzak Doğu arasında kurulan elverişli ticari
ilişkiler, entelektüel temasları da olanaklı kılmıştır. Elimizde buna dair
kesin tanıklıklar bulunmaktadır; o dönemde seyyar veya filozof Yunanlar
Hindistan hakkında pek çok şey yazmışlardır; özellikle miladın 2. ve 3.
yüzyıllarına ait bu edebiyatın kalıntıları tanıklık etmektedir ki.özellikle
miladın 2. ve 3. yüzyıllarına ait bu edebiyatın kalıntıları, en azından Hint
düşüncesine karşı duyulan canlı bir merakın varlığına tanıklık etmektedir.
Diğer taraftan, Erken Orta Çağ'da önce Nesturiler, ardından da Araplar; Grek
dünyası ile Doğu arasında birer aracı işlevi görmüş, Helen kaynaklı fikirleri
Hindistan ve Çin'e kadar yaymışlardır.
Batı felsefesiyle doğrudan metinsel ve belgesel aktarım
bağları gösterilemese bile, Doğu felsefelerinin kendi içindeki muazzam
zenginliği ve özgünlüğü bugün yadsınamaz bir tarihsel gerçektir. Bu durum,
felsefe tarihini Batı merkezli dar bir kalıptan çıkarıp insanlığın ortak
düşünce mirası olarak yeniden konumlandırmak açısından son derece hayati bir
eşiği temsil eder. Batı felsefesi ağırlıklı olarak dili, kavramsal analizi ve
formal mantığı merkeze alırken; Doğu felsefeleri varlığı sadece zihinsel bir
problem değil, bizzat tecrübe edilen bir hakikat olarak ele almıştır. Örneğin
Hint felsefesindeki Upanişadlar özne ile nesne arasındaki ayrımı yıkan
yetkin bir ontoloji sunarken, Çin felsefesinde Konfüçyüsçülük toplumsal etiği,
Taoizm ise insanın doğayla uyumunu kapsayan pratik yaşam sistemleri inşa
etmiştir. Üstelik Budist felsefe, modern psikoloji ve varoluşçuluktan yüzyıllar
önce benlik kavramının yapısını analiz etmiş, Hint Nyaya okulu ise Yunan
mantığına paralel derece gelişkin bilgi kuramları ortaya koymuştur. Karl
Jaspers’ın "Eksen Çağı" olarak adlandırdığı dönemde Yunanistan’da
Sokrates, Çin’de Laozi, Hindistan’da Buda ve İran’da Zerdüşt’ün birbirlerinden
habersiz şekilde aynı zamansal dilimde benzer varoluşsal sorulara yanıt aramış
olmaları, Doğu’nun Batı’ya muhtaç olmayan bağımsız bir zirve olduğunu gösterir.
Dolayısıyla doğrudan bir etkileşim belgesinin bulunmayışı Doğu’yu değersiz
kılmaz; aksine Batı’nın "felsefe" kavramını tekelleştirmesine karşı
çıkarak, felsefenin sadece akademik bir soyutlama değil, insanı dönüştüren
kadim bir hikmet ve bütüncül bir yaşam disiplini olduğunu kanıtlar.
Güneş tutulmasını bilme mitolojisi
Yaygın bir efsaneye
göre, Miletli Thales (M.Ö. 6. yüzyıl), tutulmaların ilahi bir nedenselliğe
dayandığı inancından çok erken bir dönemde sıyrılmıştı. Antik kaynakların büyük
bir kısmı, Thales'in güneş tutulmasının gerçek nedenini kavradığını
aktarır. Bu görüşe göre Thales, güneş tutulmasının Ay'ın Güneş'in önünden
geçmesiyle meydana geldiğini anlamıştı. Sözde-Plutarkhos (Aetius) ve
ps.-Galenos gibi kaynaklar, Thales'in "Güneş'in, doğası gereği toprak
yapılı olan Ay'ın altından dikey olarak geçmesiyle tutulduğunu söyleyen ilk
kişi" olduğunu belirtir. Aristarkhos'un kaydı da bu geleneği destekler
niteliktedir; Thales'e atfen "Güneş, Ay önüne geldiğinde tutulur"
ifadesi aktarılır.
Herodotos'un Tarih'inde (I 74), Thales'in
İyonyalılara güneşin kararacağını "gerçekleştiği yıl için"
önceden haber verdiği yazılıdır. Bu olay, Medler ile Lidyalılar arasındaki
savaşı durduran ünlü tutulmadır ve modern hesaplamalara göre M.Ö. 28 Mayıs 585
tarihine denk gelir.
Yedi Bilgeden biri kabul edilen bu kişinin bir Güneş
tutulmasını önceden tahmin edebilecek durumda olmasını, gerek antik gerekse
modern yazarlardan pek azı şüpheyle karşılamıştır.
Thales tarafından duyurulan Güneş tutulmasının tarihini 28
Mayıs M.Ö. 585 olarak kesinlikle belirleyen tarihçilere, Amerikalı tarihçi O. Neugebauer,
belirli bir yerde Güneş tutulmasını tahmin etmeye yarayan hiçbir döngünün
bulunmadığını ve M.Ö. 600 civarında, Thales’in yararlandığı iddia edilen
ay-güneş efemerislerini (gök günlüğü) derleyen Babillilerin Güneş
tutulmalarının tahmini için hiçbir teori geliştirmemiş olduklarını belirterek
yanıt vermiştir. Dolayısıyla Thales’e ilişkin bu efsane, genel olarak,
"astronomi bilimi bilgisi sayesinde" (Yaşlı Plinius, Doğa Tarihi,
II 149) bir gök taşının düşeceğini tahmin ettiği iddia edilen Anaksagoras’a
(M.Ö. 500-428) ilişkin efsane kadar güvenilmezdir!
Thales'in tutulma tahmini iddiasına yönelik eleştiriler,
temel olarak metodolojik imkansızlık ve görünürlük sorunu
üzerinde yoğunlaşır.
Metodolojik İmkansızlık ve Saros Döngüsü Sorunu
Modern bilim tarihçileri, Thales'in çağındaki bilgi
birikimiyle güneş tutulmasını tahmin etmenin imkansız olduğunu savunur.
Thales'in Saros döngüsünü* (223
kameri ay) kullanmış olabileceği iddiası modern astronomlara göre tümüyle
yanlıştır. Willy Hartner, Saros'un güneş
tutulmalarını tahmin etmek için "bir peri masalı" olduğunu, çünkü bu
döngünün yalnızca ay tutulmaları için anlamlı olduğunu belirtmiştir.
Saros döngüsü, bir tutulmanın belirli bir coğrafyadan görülüp
görülemeyeceğini öngöremez.[8]
Döngü Hipotezlerinin Başarısızlığı
Thales'in bir döngü kullanarak tahmin yapmış olabileceğine
dair çeşitli hipotezler öne sürülmüştür. Willy Hartner ve Dirk Couprie'nin
önerdiği döngüler, bir süre ayakta kalan hipotezler olmuştur. Ancak
Querejeta'nın 2013 tarihli çalışması, bu hipotezlerin tüm potansiyel olarak
görünür tutulmaları listelemediğini ve istatistiksel olarak güneş tutulması
tahmininin başarı olasılığının düşük olduğunu göstermiştir. Sonuç
olarak, önerilen hiçbir döngü tatmin edici bir açıklama sunamamaktadır.
Görünürlük (Paralaks) Sorunu
Bir güneş tutulmasının belirli bir bölgeden
görülebilmesi için paralaks hesabının yapılması gerekir. Bu bilgi, Hipparkhos
ve sonraki Yunan astronomlarına kadar mevcut değildi. Thales'in böyle bir
hesabı yapması mümkün değildi. Bu nedenle, bir tutulmanın belirli bir
yerde görüleceğini önceden bilmesi imkansızdır. Antik dönemde Aristarkhos
ve Cicero gibi yazarlar da bu nedenle Thales'in "tahmin" iddiasına
şüpheyle yaklaşmış veya bu anlatıyı düzeltmiştir.
İstatistiksel Olasılık ve "Tek Seferlik" Başarı
Eğer Thales gerçekten bir tahminde bulunduysa, bu tesadüfi
bir başarı olabilir. Couprie'nin önerdiği "yanlış döngü" hipotezine
göre Thales, güneş tutulmalarının üçlü kümeler halinde geldiğini fark
etmiş olabilir. Ancak bu örüntü, M.Ö. 585'ten sonra kaybolmuştur. Bu
durum, Thales'in yalnızca bir kez "tahmin" yapabilmesini
açıklar niteliktedir. Nitekim NASA da bu yöntemin "yalnızca bir kez işe
yaradığını" belirtmektedir.
Thales'in tutulmanın mekanizmasını (Ay'ın Güneş'in
önünden geçmesi) doğru bir şekilde kavradığı antik kaynaklarca
desteklenmektedir. Ancak belirli bir tutulmayı önceden tahmin ettiği
iddiası, modern astronomi ve istatistiksel analizler ışığında ciddi şekilde
şüphelidir. Thales'in çağında güneş tutulmalarını güvenilir bir şekilde tahmin
edecek bir yöntem mevcut değildi; dolayısıyla böyle bir başarı, eğer
gerçekleştiyse, büyük ölçüde tesadüfe dayanıyor olmalıdır.
Ancak günümüz astronomlarından önce Aristarkhos, Cicero,
Aetius, ps.-Galenos gibi antik yazarlar, Thales'in tutulmayı tahmin
ettiği iddiasına şüpheyle yaklaşmış veya bunu açıkça reddetmiştir.
Otto Neugebauer, bunu
matematiksel ve coğrafi gerekçelerle dayanır. Neugebauer’in vurguladığı en
temel teknik engel, yaklaşık 18 yıl, 11 gün ve 8 saatlik periyoda sahip olan
Saros döngüsündeki 8 saatlik zaman sapmasıdır. Bu süre Dünya’nın kendi ekseni
etrafında 120 derece daha dönmesine yol açtığı için, bir döngü sonra
gerçekleşen Güneş tutulması aynı coğrafi boylamda değil, yeryüzünün tamamen
farklı bir bölgesinde izlenir ya da gece vaktine denk geldiğinden Milet gibi
özgül bir coğrafi noktadan hiç gözlemlenemez. Ay tutulmaları gece yaşanan tüm
yarımküreden izlenebildiği için periyodik olarak öngörülebilirken, Güneş
tutulmasının dar bir gözlem koridoruna sahip olması, tek bir Saros döngüsüne
dayanarak yerel bir tahmin yapılmasını imkânsız kılar. Bunun yanı sıra Neugebauer,
M.Ö. 600 civarındaki çivi yazılı Babil tabletlerini inceleyerek bu dönemdeki
astronomi bilgisinin henüz Güneş tutulmalarını matematiksel olarak modelleyecek
teorik yetkinlikte olmadığını göstermiştir. O dönemde Babilliler yalnızca Ay
tutulmalarını ve Güneş tutulması ihtimali taşıyan kavuşum dönemlerini
kaydetmekteydi; nitekim Güneş tutulmalarını kesin yer ve zaman bazında
hesaplayabilen matematiksel astronomi modelleri ancak M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllarda
gelişebilmiştir. Dolayısıyla Thales’in Herodot’ta aktarılan ve sadece
"yıl" ölçeğinde kalan tahmini, bilimsel bir astronomik hesaplamadan
ziyade Babil kökenli tutulma mevsimi bilgilerine dayanan şanslı bir öngörü
yahut olayın ardından geriye dönük kurgulanmış tarihsel bir mit niteliğindedir.
Öte yandan bize bu efsaneyi anlatan Herodotos Thales’ten 100
yıl sonra yaşamıştır. Herodot halk anlatısında mitleşen bir rek Herodot’a
ulaşması olarak değerlendirmektedir. Antik Çağ'da şüpheci felsefe
ekolleri (Skeptisizm) ve bazı tarihçiler, filozoflara atfedilen mucizevi
yeteneklere şüpheyle bakıyordu. Thales’e atfedilen "kuyuya düşen
astronom" hikâyesinde olduğu gibi, halkın veya izleyicilerinin filozofları
idealize etmek için bu tür anlatıları sonradan kurguladığına (retrospektif
anlatı) inananlar mevcuttu.
Bir an için Heredot’un dayandığı halk inanışlarının toplumda
yaygın olduğunu kabul edelim. O bu olayı hangi hakla rasyonalitenin temeli yapıyoruz? Efsaneye dayanan bir rasyonalite çelişkili değil
midir? Bu soruların cevabı olarak şunlar söylenebilir:
Batı felsefe tarihi anlatısı, Felsefenin doğuşunu "Mitos’tan
Logos’a geçiş" (efsaneden akla geçiş) olarak tanımlar. Bu kırılmanın
sembol ismi olarak da Miletli Thales gösterilir. Bu tezin çelişkisi tam da burada başlar: Herodot’un
aktardığı hikaye, metodolojik gözlemlere, yazılı belgelere veya matematiksel
formüllere değil; kulaktan kulağa aktarılan, mucizeviliği seven bir toplumsal
hafızaya dayanır. : Eğer rasyonalite; gözlemlenebilir, sınanabilir,
nedensellik ilişkisi kurulabilir ve yanlışlanabilir bilgiye dayanmak
zorundaysa; doğası gereği sınanamayan ve söylentiye dayanan bir "halk
anlatısını" rasyonalitenin kurucu harcı yapmak epistemolojik bir
çelişkidir. Kendisi rasyonel bir metoda dayanmayan bir aktarım, rasyonalitenin
temeli kılınamaz.
Tarihyazımında sıkça karşılaşılan bu duruma
"retrospektif kurgu"(Geriye Dönük Efsaneleştirme) denir. Aydınlanma
dönemi ve 19. yüzyıl pozitivist tarihçileri, bilimin doğuşuna meşru ve
karizmatik bir "kurucu baba" ve bir "kutsal an" aradılar. Thales’in
tutulmayı önceden bildiği iddiası, tam da bu ihtiyaca yanıt veren mükemmel bir
simgeydi. Olay gerçekleştikten uzun süre sonra, halk arasındaki "Thales
büyük adamdı, bunu bile bilmişti" şeklindeki söylenti, felsefe
tarihçileri tarafından alınmış ve rasyonel aklın dine/mitolojiye karşı
kazandığı ilk zafer olarak geriye dönük biçimde yeniden kurgulanmıştır. Yani
ortada rasyonel bir olaydan doğan bir efsane değil; efsaneden imal edilmiş
bir rasyonalite miti vardır. Eğer bir rasyonalite kurumu, kendi
meşruiyetini kanıtlanmamış bir efsaneden alıyorsa, kendisi de ironik bir
şekilde bir "Mitos"a (Rasyonalite Miti) dönüşür.
Rasyonalite, geleneksel düşüncenin mucizelerine karşı
çıkarken, Thales örneğinde kendisi bir "akıl mucizesi" yaratmıştır. Babil
astronomisinin verileriyle dahi bir coğrafyada Güneş tutulmasının kesin
tarihini hesaplamanın imkansız olduğu bir çağda, Thales'e bu yeteneği atfetmek;
onu bilim insanı yapmaz, rasyonel kılığa büründürülmüş bir "kehanet
büyücüsü" yapar. Bu çelişkiyi kabul etmek, rasyonel düşünceyi
değersizleştirmez; aksine rasyonalitenin kendi tarihine karşı da rasyonel ve
eleştirel olmasını sağlar.
Herodot’un aktardığı efsaneden bir rasyonalite doğurmak
elbette çelişkilidir. Ancak felsefi rasyonaliteyi Thales’in kehanetinde
değil; tam da bizim yaptığınız gibi bu anlatının kendisine metodik şüpheyle
yaklaşabilme ve "Efsaneye dayanan bir rasyonalite ne kadar
rasyoneldir?" sorusunu sorabilme cesaretinde aramak gerekir.
[1] Emerson: Essays and Lectures:
Nature: Addresses and Lectures / Essays: First and Second Series /
Representative Men / English Traits / The Conduct of Life (Library of America,
p. 99.
[2] Snell, Bruno. The Discovery of the Mind: The Greek
Origins of European Thought. Harvard University Press, 1953, s. 32-35; Guthrie,
W. K. C. A History of Greek Philosophy: Volume 1, The Earlier Presocratics and
the Pythagoreans. Cambridge University Press, 1962, s. 45-50.
[3] Platon, Theaitetos, 174a:
"Nitekim anlatılır ki Thales, gökyüzünü incelerken ve yukarı bakarken bir
kuyuya düşmüş; Trakyalı zeki ve nükteci bir hizmetçi kız da onunla dalga
geçerek 'Gökyüzündekileri bilmek istiyor ama hemen ayağının önündekileri
göremiyor' demiştir."
[4] Bu konuda bkz. Herodotos, Tarih, I.74;
Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, I.23.
[5] Aristoteles, Metafizik, Alpha (I) Kitabı,
983b6–18: "Bu tür felsefenin [doğa felsefesinin] kurucusu Thales, ilk
ilkenin (arkhe) su olduğunu söyler..."
[6] Edelstein, Ludwig. Ancient Medicine:
Selected Papers of Ludwig Edelstein. Johns Hopkins Press, 1967, s. 320-325.
[7] Bkz. Diogenes Laertios, Ünlü
Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, I.22–24: Thales'in Yedi Bilge'den ilki
sayılması, astronomi ve doğa incelemelerini başlatan ilk kişi olarak
tanımlanması.
* Saros
döngüsü, güneş ve ay tutulmalarını önceden tahmin etmek için kullanılan,
yaklaşık 18 yıl 11 gün 8 saat (tam olarak 6.585,3 gün veya 223 sinodik ay)
süren astronomik bir periyottur.
Bu döngü sayesinde, bir tutulmanın ardından tam olarak
bir Saros süresi geçtikten sonra, neredeyse aynı özelliklere sahip yeni bir
tutulma (güneş veya ay) gerçekleşir.
[8]
Hartner Eclipse Periods and Thales' Prediction of a Solar Eclipse:
Historic Truth and Modern Myth"
Centaurus 1969 Cilt 14,
Sayı 1, 60–71.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder