RAMSEY'DE DOĞRULUK
Frank
Ramsey, XX. yüzyıl felsefesinin en özgün ve parlak isimlerinden biridir. Yirmi
altı yaşında hayatını kaybetmesine rağmen, dil felsefesi, epistemoloji ve
olasılık teorisine yaptığı katkılar günümüzde bile tartışılmaya devam
etmektedir. Onun doğruluk anlayışı, özellikle "Facts and
Propositions" (Olgular ve Önermeler) (1927) ve ölümünden sonra yayımlanan
"The Nature of Truth" (Doğruluğun Doğası) (1929) adlı çalışmalarında
şekillenmiştir. Ne yazık ki, Ramsey'in
bu konudaki düşünceleri çoğunlukla yanlış anlaşılmış ve onun adı yaygın olarak
"gereksinim teorisi" ile özdeşleştirilmiştir. Oysa yakın dönemdeki
metin yayımları ve felsefi çalışmalar, Ramsey'in aslında çok daha farklı ve
incelikli bir doğruluk anlayışına sahip olduğunu göstermektedir.
Ramsey
dendiğinde akla gelen ilk şey, doğruluğun gereksiz olduğu fikridir.
"Sezar'ın öldürüldüğü doğrudur." demek, "Sezar öldürüldü"
demekten ibarettir.
Doğruluk ve
yanlışlık öncelikli olarak önermelere yüklenir. Önce önermenin açıkça
verildiğini varsayalım; o zaman 'Sezar'ın öldürüldüğü doğrudur' ifadesinin
'Sezar öldürüldü'den daha fazla bir şey ifade etmediği ve 'Sezar'ın öldürüldüğü
yanlıştır' ifadesinin de 'Sezar öldürülmedi' anlamına geldiği açıktır. [1]
Ramsey,
bu basit örnekle şunu göstermek istemiştir: Bir önermeye "doğrudur"
yüklemini eklemek, o önermeye anlam olarak hiçbir şey katmaz. "Sezar
öldürüldü." ile "Sezar'ın öldürüldüğü doğrudur." aynı içeriğe
sahiptir. "Doğruluk" diye bir özellik ya da bağıntı yoktur; bu sadece
dilsel bir kullanımdır. Bu çıkarım, onun "doğruluk" gibi metafizik
kavramlara kuşkuyla yaklaşan pragmatist eğilimini yansıtır.
Ramsey’e
göre, doğruluk terimlerinin dilde birçok farklı işlevi vardır ve bu işlevlerin
hepsi gereksiz değildir. Onun asıl ilgisi, doğruluğun anlamından çok, inanç ve
yargı kavramlarının mantıksal yapısını çözümlemekti. Bu nedenle, onun teorisini
anlamak için öncelikle inanç ve yargı kavramlarını ele almalıdır.
Ramsey’e
göre, doğruluk ve yanlışlık öncelikle inançların ve yargıların özellikleridir. Kendilerine
doğruluk veya yanlışlık yüklenen önerme ya açıkça verilmiştir ya da
betimlenmiştir. Önce açıkça verildiğini varsayalım; o zaman 'Sezar'ın
öldürüldüğü doğrudur.' ifadesinin 'Sezar öldürüldü.”den daha fazla bir şey
ifade etmediği ve “Sezar'ın öldürüldüğü yanlıştır.” ifadesinin de “Sezar
öldürülmedi.” anlamına geldiği açıktır. Bunlar, bazen vurgu ya da üslup
nedenleriyle veya ifadenin kanıtımız içinde işgal ettiği konumu belirtmek için
kullandığımız ifade biçimleridir.
Cümleler
veya önermeler ancak türetme yoluyla doğru veya yanlış olarak
nitelendirilebilir. Bu noktada felsefi soru şudur: Bir inancın doğru olması ne
demektir? Ramsey bu soruya Doğruluk ve Anlam adlı makalesinde
oldukça doğrudan bir cevap verir:
Bir inancın
doğru olması, onun bir p inancı olmasıdır ve p olmasıdır.[2]
Ramsey’e
göre, bu formülasyonun tamamen açıktır. P'ye inanmanın ne anlama geldiğini
açıklamak pek de kolay değildir. Doğruluk kavramının kendisi, onun analizinde
neredeyse tamamen arka plana itilir.
Bu
yaklaşım, Ramsey'in felsefesinin temel bir özelliğidir. Ona göre, felsefi
sorunların çoğunun kaynağı aslında dilsel karışıklıklardır.
Ayrı bir
doğruluk problemi yoktur, sadece dilsel bir karışıklık vardır.[3]
ifadesi,
bu görüşün en açık ifadesidir. Ancak bu ifadeyi yanlış yorumlamamalıdır.
Ramsey, doğruluk kavramının tümüyle önemsiz olduğunu söylemiyordu. Sadece,
doğruluk probleminin inanç ve yargı problemlerinden ayrı olarak ele
alınamayacağını düşünüyordu. Ona göre doğruluk, inanç ve yargının analizinin
bir yan ürünü olarak ortaya çıkar. Doğruluk kendi başına ele alındığında,
yanıltıcı sorunlara yol açar.
Sorun,
daha çok inanç, yargı ve iddia gibi kavramların yanlış anlaşılmasından
kaynaklanmaktadır. Bu kavramlar doğru bir şekilde analiz edildiğinde, doğruluk
kavramı kendiliğinden açık hale gelecektir. Ramsey’e göre yargıyı
çözümlediğimizde, doğruluk sorununu da çözeriz. Çünkü bir yargının
doğruluğu/yanlışlığı, sadece yargımızın konusu olan hangi önermenin
doğruluğundan veya yanlışlığından ayrılamaz.
Yargı
çözümlemesine daha fazla devam etmeden önce, doğruluk ve yanlışlık hakkında bir
şeyler söylemek gerekir; böylece gerçekte ayrı bir doğruluk sorununun
olmadığını, yalnızca dilsel bir karışıklık bulunduğunu göstermek amaçlanır.[4]
Ramsey’e
göre asıl felsefi zorluk, inanç ve yargının yapısını anlamaktır.
Doğruluk için “olgu” kavramına başvurmak bir çözümleme değil, sadece bir
açımlamadır.
Dil ve
dünya arasındaki ilişkinin doğasını sorgularken, çoğu zaman bir önermenin
doğruluğunu onun dış dünyadaki bir "olguya" karşılık gelmesiyle
açıklamaya çalışırız. Ancak Frank Ramsey, bu tür bir yaklaşımın aslında
ontolojik bir derinlik sunmadığını, sadece dilsel bir yer değiştirme olduğunu
savunur. Ramsey'e göre, bir önerme ile gerçeklik arasındaki bağıntıyı kurarken
başvurduğumuz "olgu" kavramı, önermenin içeriğine yeni bir bilgi
katmaz; sadece söyleneni başka bir biçimde tekrar eder. Nitekim Ramsey bu
durumu şu sözlerle vurgular:
Yani:
İsterseniz, ‘aRb ise karşılık gelen bir olgu vardır’ diyebiliriz; ancak bu bir
çözümleme değil, açımlamadır.[5]
Yani a
ile b arasında bir R bağıntısı (ilişkisi) vardır;"a objesi, b objesine R
özelliğiyle bağlıdır."
R "sevmek" ise: "a, b'yi
seviyor."
Eğer R "büyüktür" sembolü ise:
"a, b'den büyüktür."
Eğer R
"arasında olmak" gibi bir konumu belirtiyorsa: "a, b ile bir
ilişki içindedir."
Ramsey,
doğruluk kavramını geleneksel "uygunluk/olgu" teorisinin ötesine
taşıyarak, bir önermenin dış dünyadaki bir olguya karşılık gelmesi gerektiğini
savunan görüşü köklü bir eleştiriye tabi tutar. Ona göre "aRb ise karşılık
gelen bir olgu vardır" ifadesi, doğruluğun doğasına dair yeni bir
mantıksal çözümleme (analysis) sunmak yerine, sadece "aRb
doğrudur" demenin daha dolambaçlı ve süslü bir yolu yani bir açımlamadır (periphrasis).
Ramsey’e göre "doğruluk = olguya uygunluk" formülü kavramsal bir
açıklama gücü taşımaz; sadece mevcut önermeyi farklı bir dille tekrar eder.,
doğruluk, bağımsız bir felsefi problem değildir; asıl sorun, olgu" gibi
muğlak terimlerin arkasına gizlenmek yerine, inanç ve yargının mantıksal
yapısını analiz etmektir.
Ramsey,
doğruluk terimlerinin kullanıldığı iki farklı durum olduğunu fark etmiştir.
1.
Sergileyici doğruluk yükleme. Bu durumda, doğruluk yüklenen önerme açıkça
verilmiştir. Örneğin, "Sezar'ın öldürüldüğü doğrudur." dendiğinde,
hangi önermeden bahsedildiği bellidir.
Bir önermenin
doğru olduğunu söylemek, sadece o önermeyi öne sürmekle aynı şeydir; örneğin,
“Sezar'ın öldürüldüğü doğrudur” demek, sadece “Sezar öldürüldü” demekle eş
anlamlıdır.[6]
Bu tür
kullanımlarda doğruluk terimi, gerçekten de çıkarılabilir. Onun işlevi, sadece
vurgu yapmak veya önermenin argümandaki yerini belirtmektir. Ramsey, bu tür
kullanımların doğruluk terimlerinin en basit ve en az ilginç kullanımları
olduğunu düşünüyordu. Gereksinim teorisi olarak bilinen şey, aslında sadece bu
tür durumları tanımlamaktadır. Oysa doğruluk terimlerinin asıl ilginç
kullanımları, ikinci türdedir.
2. Kör
doğruluk atıfları: Bu durumda, doğruluk atfedilen önerme açıkça verilmemiştir.
Örneğin, "Victoria'nın söylediği şey doğrudur" dendiğinde,
Victoria'nın tam olarak ne söylediğini bilmiyor olabiliriz. Bu tür
kullanımlarda doğruluk teriminin çıkarılması mümkün değildir.
Ramsey,
doğruluk yüklemine neden ihtiyaç duyulduğunu şu sözler gösterir:
Çünkü bu
ifade, Victoria tarafından söylenmiş olan herhangi bir önermeyi kapsamaktadır.
Onun anlamını aktarmanın tek yolu, "Eğer Victoria p'yi söylediyse,
“p" demektir ki, bu ifadede
"p" bir değişken olarak kalmaktadır. Bu tür kullanımlarda doğruluk
terimi, vazgeçilmez bir işlev görmektedir. O olmadan, aynı anlamı ifade etmenin
hiçbir yolu yoktur.[7]
Önermenin
açıkça belirtilmediği ama betimlendiği durumlarda işler daha karmaşıktır.
Örneğin, “Onun söylediği her şey doğrudur.” dediğimizde... bu ifadeyi, “Tüm
p’ler için, eğer o p’yi öne sürmüşse, p doğrudur.” şeklinde bir mantıksal
biçime dönüştürmeliyiz.
F. P.
Ramsey’in doğruluk analizindeki en özgün ve etkili yön, "doğrudur"
önerme yerine geçen ifadeyle ("pro-sentence") eş değer bir yapıda
görmesidir. Ramsey, “önerme yerine geçen ifade”yi
("pro-sentence") 1929 tarihli "The Nature of Truth"
makalesinde ilk defa kullanan filozoftur.. Strawson daha sonraki yıllarda bu
kavramı kullanmış ve popülerleştirmiştir.Pro-sentence, tıpkı bir zamirin
(pronoun) bir adın yerine geçmesi gibi, bir cümlenin (önermenin) yerine
geçen kelime veya ifadedir. En tipik örnek: “Evet”
ve “Hayır” ifadeleridir. Örneğin:“Yağmur yağıyor mu? “Evet.” Buradaki
“Evet”, “Yağmur yağıyor” cümlesinin yerine geçer.
Ramsey’e
göre tıpkı "o" zamirinin, bağlama bağlı olarak farklı nesnelere
referansta bulunabilmesi gibi, "doğrudur" yüklemi de bağlama bağlı
olarak farklı önermelerin doğruluğunu ifade edebilir. Örneğin,
"doğrudur" Victoria'nın söylediği ve o an dilde açıkça telaffuz
edilmeyen o gizli "şey"e yani önermeye doğrudan bir referansta
bulunur. Bu benzerlik öylesine ileri düzeydedir ki, Ramsey’e göre doğruluk kavramı, mantıksal bir
değişkenin dilsel ifadesinden başka bir şey değildir.
Ramsey’in
bu yaklaşımını destekleyen en açık ifade, onun "doğrudur" terimini
teknik bir zorunluluktan doğan mantıksal bir araç olarak gördüğü şu pasajda
karşımıza çıkar:
Eğer tüm
diller İngilizce gibi kurulmuş olsaydı, 'doğrudur' gibi bir sıfata ihtiyaç
duymazdık; bunun yerine önermeler için genel zamirlerimiz olurdu. 'Doğrudur'
ifadesi, aslında bir önermeyi isimlendirmeden onu yeniden ileri sürmemizi
sağlayan dilsel bir mekanizmadır.[8]
Strawson’a
göre "doğrudur" ifadesi, bir önermeye yeni bir bilgi ekleyen gerçek
bir yüklem değil; aksine dildeki hantallığı önleyen, "o",
"bu", "şu" gibi işlev gören önerme yerine geçen ifadenin
(pro-sentence) mekanizmasıdır Ona göre "doğrudur" yüklemi, karmaşık
bir iddiayı kelimesi kelimesine tekrarlamak zorunda kalmadan o iddiayı yeniden
onaylamamızı sağlar. Örneğin; birisi "Kuantum fiziğindeki belirsizlik
ilkesi, klasik determinizm anlayışını kökten sarsmıştır." dediğinde, bu
görüşe katılmak için tüm bu teknik cümleyi baştan sona tekrarlamak yerine
sadece "Bu doğrudur." deriz. Burada "doğrudur" kelimesi,
tıpkı bir adın yerini tutan zamir gibi, bir önceki uzun önermenin tamamını
temsil eder, onu mantıksal düzlemde tekrar dolaşıma sokar; böylece dil,
karmaşık düşünceleri ekonomik ve işlevsel bir biçimde yeniden ileri sürme
imkanına kavuşmuş olur.
Önermeler,
zamirlerin önermesel karşılıklarıdır. Nasıl ki, "o" kelimesi bir
nesnenin yerine geçiyorsa, "doğrudur" ifadesi de bir önermenin yerine
geçer. Ancak aralarında önemli bir fark vardır: Zamirler, doğal dillerde
oldukça yaygınken, önermeler oldukça nadirdir.[9]
Doğal
dillerde yeterli sayıda önerme bulunmamaktadır. “'Evet' ve 'hayır' gibi
kelimeler, birer önermesel cümle (pro-sentence) olarak işlev gören
ender örneklerdir; yani tüm bir önermenin yerine geçerek onu tekrar ifade
ederler." Örneğin, "Victoria geliyor mu?" sorusuna
"evet" cevabını verdiğimizde, aslında "Victoria geliyor"
önermesini ifade etmiş oluruz. Burada "evet" kelimesi, gramer
açısından bir zarf olmasına rağmen, mantıksal açıdan tam bir cümle işlevi
görmektedir. Oysa doğruluk terimlerinin kullanıldığı birçok durumda, önermeleri
açıkça ifade edecek dilsel araçlardan yoksunuzdur. İşte bu noktada,
"doğrudur" yüklemi devreye girer. O, bir tür dilsel araç olarak,
önermesel değişkenler oluşturmamızı sağlar.
Bu
noktayı daha iyi anlamak için, zamirler ile önermeler arasındaki benzerliği
biraz daha açalım. Zamirler, üç temel işlev görürler. Birincisi, doğrudan
göndermedir. "O, benim arkadaşımdır." dediğimizde, "o"
kelimesi bağlamda belirli bir kişiye gönderir. İkincisi, anaforik göndermedir.
"Ali geldi. O çok yorgundu" dediğimizde, "o" kelimesi bir
önceki cümlede bahsedilen Ali'ye gönderir. Üçüncüsü, genellemedir. "Herkes
kendi annesini sever" dediğimizde, "kendi" kelimesi evrensel bir
niceleyicinin etkisi altındadır. Önermeler de tam olarak bu üç işlevi görürler.
"Bu doğrudur" dediğimizde, daha önce söylenmiş bir önermeye anaforik
olarak gönderme yapmış oluruz. "Her zaman doğruyu söyler" dediğimizde
ise, genel bir düşünce ifade etmiş oluruz. İşte bu benzerlik, Ramsey'in
doğruluk terimlerini zamirlerin bir türü olarak görmesinin temelidir.
Genel
düşünceleri ifade etmek için değişkenlere ihtiyaç duyarız. "Her insan
ölümlüdür" dediğimizde, "insan" yerine herhangi bir bireyi
koyabileceğimiz bir değişken kullanmış oluruz. Bu değişken, dilin ifade gücünü
artıran temel bir araçtır. Değişkenler olmadan, genel düşünceleri ifade etmek
imkansız olurdu. Aynı şekilde, önermeler hakkında genel düşünceler ifade etmek
istediğimizde de önermesel değişkenlere ihtiyaç duyarız. "Her önerme ya
doğrudur ya da yanlıştır" ifadesini düşünelim. Bu ifadeyi doğal dilde
aktarabilmek için "doğrudur" yüklemine ihtiyacımız vardır. Çünkü
doğal dilde, önermelerin yerine geçecek başka bir araç yoktur. "Evet"
ve "hayır" gibi birkaç istisna dışında, doğal diller önermesel
değişkenlerden yoksundur. Doğruluk terimleri, işte bu eksikliği gidermek için
evrimleşmiş dilsel araçlardır.
Ramsey'in
bu analizi, onun doğruluk anlayışının sadece gereksizlikten ibaret olmadığını
açıkça göstermektedir. Ona göre, doğruluk terimleri doğal dillerin ifade gücünü
artıran araçlardır. Onlar olmadan, önermeler hakkında genel düşünceler ifade
etmek çok zor, hatta imkansız olurdu. Bu bakımdan, doğruluk terimleri dilin
temel yapıtaşlarından biridir. Onları ortadan kaldırmak, dilin ifade gücünü
ciddi şekilde azaltırdı. Bu nedenle, gereksinim teorisinin iddia ettiğinin
aksine, doğruluk terimleri ne gereksizdir ne de ortadan kaldırılabilir. Onlar,
dilin vazgeçilmez bir parçasıdır.
Ramsey,
kendi doğruluk anlayışını nitelikli bir uygunluk teorisi olarak görmüştür. Ona
göre, bir inancın doğru olması, o inancın içeriği ile dünyanın durumu arasında
bir uygunluk ilişkisi olması demektir. Ancak bu uygunluk, geleneksel teorilerde
olduğu gibi metafizik olarak yüklü bir kavram değildir. Ramsey,
"uygunluk" ve "olgu" gibi terimleri sorunlu bulduğu için
onları kullanmaktan kaçınmıştır. Ona göre, bu terimler felsefi karışıklığa yol
açmaktadır. Oysa uygunluk sezgisinin kendisi oldukça basit ve masumdur. Bir
inancın doğru olması, onun söylediği şeyin dünyada karşılığının olması
demektir. Bu sezgiyi ifade etmek için "uygunluk" gibi ağır metafizik
kavramlara gerek yoktur.[10]
Gereksinim
teorisi ile uygunluk teorisi arasındaki bu yakın ilişki, çoğu yorumcunun
gözünden kaçmıştır. Oysa Ramsey, gereksinim teorisinin temelinde uygunluk
teorisinin yattığını düşünüyordu. Ona göre, "doğrudur" yükleminin
gereksiz olduğu durumlar, aslında uygunluk sezgisinin en saf halini
yansıtmaktadır. "Sezar'ın öldürüldüğü doğrudur." dediğimizde,
yaptığımız şey sadece "Sezar öldürüldü." demek değildir. Aynı
zamanda, bu ifadenin dünyadaki duruma uygun olduğunu da belirtmiş oluruz. Ancak
bu belirtme işlemi, ifadenin anlamına yeni bir şey eklemez. O, sadece ifadenin
kullanım biçimini belirler. Bu nedenle, iki teori birbirine zıt değil,
tamamlayıcıdır.
Ramsey'in
bu konudaki düşünceleri, onun pragmatizmle olan ilişkisini de anlamamıza
yardımcı olur. Ramsey, pragmatizmden etkilenmiş bir filozoftur. Ona göre, bir
inancın anlamı, onun yol açabileceği eylemlerde aranmalıdır. Ancak doğruluk söz
konusu olduğunda, pragmatist yaklaşımı reddeder. Çünkü doğruluk, inancın pratik
sonuçlarıyla ilgili bir kavram değildir. Bir inancın doğru olması, onun faydalı
olması demek değildir. Faydalı inançlar yanlış olabilir, doğru inançlar ise
faydasız olabilir. Doğruluk, inancın dünyayla olan ilişkisinde ortaya çıkan bir
özelliktir. Bu bakımdan, Ramsey geleneksel uygunluk teorisyenleriyle aynı
fikirdedir. Ancak onlardan farklı olarak, uygunluk ilişkisini metafizik bir
kavram olarak görmez.[11]
Ramsey’e
göre doğruluk, inançların içeriğine hiçbir somut şey eklemez. Doğruluk anlamın
‘mükemmel derecede aşikâr olduğunu bildirir, herkes anlamın ne olduğunu
görebilir. Doğrulukla ilgili zorluk yalnızca ne olduğunu söylemeye
çalıştığımızda ortaya çıkar;, çünkü gündelik dil doğruluğu ifade etmeye pek pek
uygun değildir.
Ramsey,
pragmatizm ve tutarlılıkçılık gibi doğruluğa yönelik epistemik yaklaşımları
şiddetle reddetmiştir. Ona göre, doğruluk epistemik bir kavram değildir. Bir
inancın doğru olması, onun bilinmesi veya haklı çıkarılması demek değildir.
Doğruluk, bilgimizden bağımsız olarak dünyanın nasıl olduğuyla ilgilidir. Bu
nedenle, doğruluğu epistemik kavramlarla tanımlamaya çalışan her teori baştan
başarısız olmaya mahkumdur. Ramsey, bu noktada çok nettir. Ona göre, epistemik
yaklaşımların sorunu, doğruluğu inançlarımızın veya bilgimizin bir özelliği
haline getirmeleridir. Oysa doğruluk, inançlarımızdan tamamen bağımsızdır. Bir
inanç, kimse onu bilmese veya ona haklı çıkarım sağlayamasa bile doğru
olabilir.
Ramsey'in
doğruluk anlayışı, onun dil ve mantık hakkındaki düşünceleriyle yakından
ilişkilidir. Doğal dillerin yapay mantık dillerine göre bazı eksiklikleri
vardır. Özellikle, önermelerin yerine geçecek profil ifadelerden yoksundurlar.
Bu nedenle, doğal dillerde doğruluk terimlerini kullanmak zorundayız. Oysa
yapay bir dilde, yeterli sayıda önermesel değişken bulunduğu için doğruluk
terimlerine gerek kalmaz. Bu gözlem, Ramsey'in teorisinin sık sık yanlış
yorumlanmasına yol açmıştır. Pek çok filozof, doğruluk terimlerinin yapay
dillerde gereksiz olduğu gerçeğini, onların doğal dillerde de gereksiz olduğu
şeklinde yorumlamıştır. Oysa Ramsey, tam tersi bir sonuca varmıştır. Ona göre,
doğal dillerde doğruluk terimlerine ihtiyaç duymamızın nedeni, bu dillerin kusurlu
olmasıdır. Yani doğruluk terimleri, doğal dillerin ifade gücünü artıran
araçlardır. Onlar olmadan, doğal diller çok daha fakir olurdu.
Ramsey'in
bu analizi, Tarski'nin semantik doğruluk teorisiyle bazı önemli benzerlikler
taşımaktadır. Her iki filozof da doğruluk tanımının, "p doğrudur ancak ve
ancak p" şeklindeki bir şemaya dayanması gerektiğini düşünmüştür. Ayrıca
her ikisi de doğal dillerde doğruluğun tanımlanmasının zor olduğunu ve yapay
dillere ihtiyaç duyulduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte, Ramsey ile Tarski
arasında önemli farklar da bulunmaktadır. Tarski, doğruluğun tanımlanabilmesi
için nesne dil ile üst dil ayrımı yapılması gerektiğini düşünürken, Ramsey
böyle bir ayrımın gerekli olmadığını düşünmüştür. Ayrıca Tarski'nin amacı,
doğruluk kavramının mantıksal bir tanımını vermekken, Ramsey'in amacı doğruluk
terimlerinin dildeki işlevini açıklamaktır. Tarski, bir matematikçi olarak
doğruluk kavramının tanımlanabilirliğiyle ilgilenirken, Ramsey bir filozof
olarak doğruluk terimlerinin kullanımıyla ilgilenmiştir.
Ramsey'in
doğruluk anlayışı, Aristoteles'e kadar uzanmaktadır. "Var olanın var
olduğunu ve var olmayanın var olmadığını söylemek doğrudur" şeklindeki
Aristotelesçi formülasyon, Ramsey'in temel sezgilerini çok iyi ifade
etmektedir. Ancak bu formülasyon, geleneksel olarak uygunluk teorisinin bir
ifadesi olarak yorumlanmıştır. Oysa Ramsey, bu formülasyonun hem uygunluk
teorisinin hem de önermeci teorinin temelini oluşturduğunu düşünmüştür.
Aristotelesçi formülasyonun gücü, doğruluk terimlerinin işlevini en basit ve en
açık şekilde ifade etmesidir. Bu formülasyon, doğruluğun ne olduğunu
söylemekten ziyade, doğruluk terimlerini doğru kullanan herkesin bildiği şeyi
dile getirmektedir. Felsefi sorun, bu basit bilgiyi kelimelere dökmekte
yatmaktadır. Ramsey, işte bu sorunu çözmeye çalışmıştır.
Ramsey,
doğruluğun analizinde önermeleri birincil doğruluk taşıyıcıları olarak kabul
eder. Bildirici cümleler ise, ona göre, doğruluk taşıyıcısı olarak ciddi bir
rakip değildir. Çünkü aynı önerme, farklı dillerde ve farklı cümlelerle ifade
edilebilir. Doğruluk, cümlenin dilsel yapısıyla değil, ifade ettiği önermeyle
ilgilidir. Bu nedenle, doğruluk analizinde önermeleri temel almak gerekir.
Ramsey, bu konuda oldukça açıktır. Ona göre, "dünya yuvarlaktır"
cümlesinin doğru olması, bu cümlenin belli bir dilsel yapıya sahip olmasından
değil, dünyanın gerçekten yuvarlak olmasından kaynaklanır. Dolayısıyla,
doğruluk taşıyıcıları olarak cümleler değil, onların ifade ettiği önermeler
alınmalıdır.
İnançlar,
doğruluk taşıyıcıları olarak önermelerden sonra gelir. Ramsey, bir inancın
doğru olmasını, onun önermesel bir referansa sahip olmasına bağlar. Yani bir
inanç, bir önermeye işaret ettiği ölçüde doğruluk taşımaya uygun hale gelir. Bu
işaret etme ilişkisi, inancın içeriğini oluşturur. Örneğin, "dünya
yuvarlaktır" inancı, dünyanın yuvarlak olduğu önermesine işaret eder. Bu
önerme doğruysa, inanç da doğrudur. Bu analiz, Ramsey'in doğruluk teorisinin
temel yapısını oluşturur. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, doğruluk
kavramının inanç analizinde hiçbir açıklayıcı güce sahip olmadığıdır. O, sadece
inanç ile dünya arasındaki ilişkinin bir göstergesidir.
Ramsey'in
doğruluk teorisini anlamak için, onun inanç analizine de bakmak gerekir.
Ramsey, inancı iki faktör arasındaki bir ilişki olarak görür. Birinci faktör,
zihinsel durumdur. İkinci faktör ise, dünyadaki olgular veya olaylardır. Bir
inanç, bu iki faktör arasında belirli bir tür ilişki olduğunda ortaya çıkar.
Örneğin, Sezar'ın öldürüldüğüne inanmak, benim zihinsel durumum ile Sezar'ın
öldürülmesi olgusu arasında bir ilişki olması demektir. Bu ilişkinin doğası
nedir? Ramsey, bu soruyu cevaplamak için pragmatist bir yaklaşım benimser. Ona
göre, inançların içerikleri, onların nedensel özellikleri tarafından
belirlenir. Yani bir inancın ne hakkında olduğu, onun diğer zihinsel durumlarla
ve dünyayla olan nedensel ilişkilerine bakılarak anlaşılabilir.
Bu
pragmatist yaklaşım, Ramsey'in anlam teorisinin de temelidir. Ona göre, bir
cümlenin anlamı, onun iddia edilmesinin yol açacağı eylemlere bakılarak
belirlenebilir. Daha belirsiz bir şekilde, cümlenin olası nedenleri ve etkileri
de anlamını belirlemede rol oynar. Bu görüş, Peirce ve Russell'dan
etkilenmiştir. Ancak Ramsey, bu yaklaşımı doğruluk analizine uygulamaz.
Doğruluk, anlamdan farklı bir kavramdır. Bir cümle anlamlı olduğu halde yanlış
olabilir. Ya da anlamsız olduğu halde bazı açılardan kullanışlı olabilir. Bu
nedenle, anlam ve doğruluk birbirine indirgenemez.
Ramsey'in
doğruluk teorisinin bir diğer önemli yönü, onun olasılık teorisiyle olan
ilişkisidir. Ramsey, "Truth and Probability" adlı ünlü makalesinde,
kısmi inançlar ile olasılıklar arasında bir bağlantı kurar. Ona göre, bir
inanca duyduğumuz güvenin derecesi, o inancın olasılığı olarak anlaşılabilir.
Bu olasılık, inancın doğruluk değeriyle yakından ilişkilidir. Ancak aralarında
önemli bir fark vardır. Doğruluk, inancın ya doğru ya da yanlış olmasıyla
ilgilenirken, olasılık inancın ne kadar güçlü tutulduğuyla ilgilenir. Bu iki
kavram, Ramsey'in sisteminde birbirini tamamlar. Birlikte, rasyonel inanç ve
rasyonel eylem teorisinin temelidirlar.
Ramsey,
doğruluk ile olasılık arasındaki ilişkiyi şöyle ifade eder: "m/n
derecesindeki bir inanç, eğer n defa tekrarlanırsa ve bu tekrarların m tanesinde
önerme doğru olursa, en iyi olacak eyleme yol açan inanç türüdür." Bu
formülasyon, kısmi inanç ile sıklık arasında doğrudan bir bağlantı kurar.
Ramsey'e göre, bu bağlantı sayesinde sıklık hesabını tutarlı kısmi inançların
bir hesabı olarak kullanabiliriz. Bir anlamda, iki yorumun aynı içsel anlamın
nesnel ve öznel yönleri olduğunu söyleyebiliriz. Tıpkı biçimsel mantığın nesnel
olarak bir totolojiler bütünü ve öznel olarak tutarlı düşüncenin yasaları
olarak yorumlanabilmesi gibi.
Ramsey,
bilgi hakkında makul inanç hakkında söylediklerinden daha az şey söylemiştir.
Bilgiyi, güvenilir bir süreç tarafından üretilen doğru, kesin inanç olarak
görmüştür. Bu tanım, onun güvenilir süreç teorisinin öncülerinden biri olduğunu
göstermektedir. Bilgi, doğru inançtan daha fazlasını gerektirir. Aynı zamanda,
inancın güvenilir bir şekilde üretilmiş olması gerekir. Örneğin, bir falcının
söylediklerine inanarak doğru bir sonuca varmak, bilgi oluşturmaz. Çünkü
falcılık, güvenilir bir yöntem değildir. Bilgi için, inancın doğru olması
yetmez; aynı zamanda onu üreten sürecin de güvenilir olması gerekir.
Ramsey,
bu güvenilir süreç koşulunu kesinlikle ilişkilendirir. Ona göre, bilgi kesin
inanç gerektirir. Ancak bu kesinlik talebini daha sonra yumuşatmıştır.
Kesinliğe yakınlık, pratik kesinlik veya kesinlikten sadece küçük bir kesir
eksik kanaat de bilgi için yeterli olabilir. Ramsey, Russell'ın "tüm
bilgimizin bir derece şüpheyle enfekte olduğu" görüşüne katılır. Bu
nedenle, mutlak kesinlik çoğu durumda ulaşılamaz bir idealdir. Pratikte,
yeterince yüksek derecede güvenilirlik bilgi için yeterlidir. Bu konuda,
Ramsey'in düşünceleri tam olarak netleşmemiştir. Ancak onun güvenilir süreç
teorisini benimsediği açıktır.
Ramsey'in
doğruluk teorisi, onun yasalar, nedensellik ve teoriler hakkındaki
düşünceleriyle de yakından ilişkilidir. Özellikle, bilimsel teorilerin yapısı
üzerine yaptığı çalışmalar, doğruluk anlayışının mantıksal boyutunu ortaya
koyar. Ramsey, bilimsel bir teorinin içeriğinin, gözlemsel terimler ve teorik
terimler arasındaki ilişkilerle belirlendiğini düşünüyordu. Teorik terimler,
gözlemsel terimler cinsinden tanımlanamaz. Ancak onların varlığı, teorinin
genel yapısı içinde anlam kazanır. Bu görüş, Ramsey'in ünlü "Ramsey
cümlesi" olarak bilinen tekniğinin temelidir.
Ramsey
cümlesi şöyle oluşturulur: Bir teorinin tüm cümleleri birleştirilir, her bir
teorik terimin her geçtiği yer ikinci-dereceden bir değişkenle değiştirilir ve
her bir değişken için onun geçtiği yerleri bağlayan ikinci-dereceden bir
varoluşsal niceleyici eklenir. Ortaya çıkan ifade, sadece gözlemsel terimler
içerir. Ancak orijinal teoriyle aynı gözlemsel sonuçları verir. Bu teknik,
teorik terimlerin vazgeçilebilir olmadığını, ancak onların varlığının teorinin
yapısı içinde varsayıldığını gösterir. Doğruluk açısından bakıldığında, bir
teorinin doğruluğu, onun Ramsey cümlesinin doğruluğu demektir. Yani teori,
gözlemsel düzeydeki doğruluk koşullarını sağladığı ölçüde doğrudur.[12]
Sonuç
olarak, Frank Ramsey'in doğruluk teorisi, gereksinim teorisi olarak bilinen
basit görüşten çok daha zengin ve inceliklidir. Onun asıl katkısı, doğruluk
terimlerinin dildeki işlevlerini, özellikle de onların önerme olarak rolünü
göstermesidir. Doğruluk terimleri, doğal dillerin ifade gücünü artıran, genel
düşünceleri ifade etmemizi sağlayan araçlardır. Onlar olmadan, önermeler
hakkında konuşmak çok zor, hatta imkansız olurdu. Ayrıca, Ramsey gereksinim
teorisi ile uygunluk teorisinin aslında birbirine zıt değil, tamamlayıcı
olduğunu düşünüyordu. Ona göre, gereksinim sezgisi, uygunluk sezgisinin en saf
ifadesidir.
Ne yazık ki,
bu derin içgörü çoğu yorumcu tarafından
göz ardı edilmiştir. Ramsey'in ölümünden sonra yıllarca, onun sadece gereksinim
teorisini savunan basit bir filozof olduğu düşünülmüştür. Oysa şimdi biliyoruz ki,
Ramsey'in doğruluk anlayışı çok daha
karmaşık ve ilginçtir. O, hem uygunluk teorisinin hem de deflasyonist
teorilerin güçlü yanlarını birleştirmeye çalışan özgün bir yaklaşım
geliştirmiştir. Bu yaklaşım, günümüz doğruluk tartışmaları için hala önemli
ipuçları içermektedir.
Ramsey'in
doğruluk teorisi, sadece felsefe tarihi açısından değil, günümüz felsefi
tartışmaları açısından da önemlidir. Onun önermeci yaklaşımı, deflasyonist
teoriler ile metafizik teoriler arasında bir orta yol sunmaktadır. Doğruluk
terimlerinin dilde oynadığı rolü gösterirken, aynı zamanda onların dünyayla
olan bağlantısını da koparmamaktadır. Bu denge, Ramsey'in felsefesinin en
değerli yanlarından biridir. Onun erken ölümü, bu dengeli teorinin tam olarak
gelişmesini engellemiştir. Yine de, Ramsey'in bıraktığı ipuçları, günümüz
filozofları için hala yol göstericidir.
Doğruluk
nedir sorusuna cevap ararken, Ramsey'in basit ve açık formülasyonlarına dönmek,
bize çok şey öğretebilir. Belki de doğruluk, onun düşündüğü gibi, ne tamamen
gereksiz ne de metafizik olarak yüklü bir kavramdır. O, dilimizin vazgeçilmez
bir parçasıdır ve onun işlevini anlamak, dilin kendisini anlamakla aynı şeydir.
Dilin yapısını çözümledikçe, doğruluğun doğası da kendiliğinden ortaya
çıkacaktır. Ramsey'in felsefesinin temel mesajı budur. Onun için felsefi
problemler, doğru analiz edildiğinde çözülen dilsel karışıklıklardır. Doğruluk
da bu karışıklıklardan biridir. Onu çözmek için, doğruluk terimlerinin dildeki
gerçek işlevine bakmak yeterlidir. Daha fazlasına gerek yoktur.
Ramsey'in
bu yaklaşımı, onun felsefe yapma tarzının da tipik bir örneğidir. O, büyük
metafizik sistemler kurmakla ilgilenmez. Bunun yerine, felsefi problemlerin
kaynağına inerek, onların aslında sahte problemler olduğunu göstermeye çalışır.
Doğruluk problemi de böyledir. Doğru analiz edildiğinde, ortada çözülmesi
gereken bir problem kalmaz. Sadece doğruluk terimlerinin kullanımlarını doğru
bir şekilde betimlemek kalır. Bu betimleme yapıldığında, felsefi soru ortadan
kalkar. İşte Ramsey'in felsefesinin gücü budur. O, sorunları çözmekten ziyade,
onların ortadan kalkmasını sağlar. Bu, Wittgenstein'ın da benimsediği bir
yöntemdir. Ramsey ve Wittgenstein, Viyana Çevresi ile birlikte, felsefenin
görevinin problem çözmek değil, problemleri ortadan kaldırmak olduğunu düşünen
düşünürlerdir.
Bugün,
Ramsey'in doğruluk teorisini yeniden değerlendirmenin tam zamanıdır. Yeni
yayımlanan metinler ve yeni yorumlar, onun aslında ne kadar özgün ve derin bir
filozof olduğunu göstermektedir. Gereksinim teorisi etiketi, ona haksızlık
etmektedir. O, sadece gereksinim teorisini değil, onu aşan bir doğruluk
anlayışı geliştirmiştir. Bu anlayış, hem dil felsefesinin hem de
epistemolojinin temel kavramlarını birleştiren bütünlüklü bir yaklaşımdır.
Umarız ki, bundan sonraki yıllarda
Ramsey'in felsefesi hak ettiği ilgiyi görecektir. Onun parlak zekası ve özgün
düşünceleri, yirminci yüzyıl felsefesinin en önemli miraslarından biridir.
[1] Ramsey, “Facts and
Propositions" Aristotelian Society Supplementary Volume 7
(1927), p. 143. s. 153-170
[2] Ramsey, Truth and meaning',
Philosophical Papers (F.P. Ramsey, Ed. D.H. Mellor), 1927, p. 38.
Aristotelian Society Supplementary Volume,
vol. 88, no. 1, pp. 21-5
[3] Ramsey, “Facts and
Propositions" Aristotelian Society Supplementary Volume 7
(1927) p. 157.
[4] Ramsey, “Facts and
Propositions" Aristotelian Society Supplementary Volume 7
(1927), p. 143. s. 156.
[6] Ramsey, “Facts and
Propositions" Aristotelian Society Supplementary Volume 7
(1927), p. 158.
[7] Ramsey, “Facts and
Propositions" Aristotelian Society Supplementary Volume 7
(1927)p. 158.
[9] Ramsey, “Facts and
Propositions" Aristotelian Society Supplementary Volume 7
(1927), p. 143.
[10] Ramsey, "Facts and Propositions",
Aristotelian Society Supplementary Volume, Cilt 7, 1927, p. 158.
[11] Ramsey, "Facts and
Propositions", Aristotelian Society Supplementary Volume, Cilt 7, 1927, p. 159.
[12] Ramsey, “"Theories” oundations:
Essays in Philosophy, Logic, Mathematics and Economics (Ed. D.H. Mellor),
Routledge, 1978, p. 105.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder