MANTIKTA DÖNEMEÇ: CARNAP'TA MANTIKSAL ÇOĞULCULUK
Yukarıda Frege'nin dil felsefesine kazandırdığı beş doktrini
gördük. Bu doktrinler günümüzde de etkilidir. Onun düşünce ile mantıksal ifade
arasındaki ilişkiye dair görüşlerini ortaya koyduk. İdeal bir mantıksal dil
arayışını açıkladık. Dili mantıksal bir araç olarak yeniden yapılandırma
çabasına değindik. Bu çaba felsefeyi kesinlik ve açıklık zeminine dayandırmayı
amaçlıyordu. Ancak yirminci yüzyılın ilerleyen döneminde bu katı tutum değişti.
Mantığın ve dilin doğasına ilişkin daha esnek ve çoğulcu bir yaklaşım ortaya
çıktı. İşte bu noktada Rudolf Carnap'ın hoşgörü ilkesi dil felsefesinde önemli
bir dönüm noktası oluşturur. Carnap, farklı mantıksal sentaksların ve dil
biçimlerinin meşruiyetini savunur. Mantık alanında ahlaki bir dogmatizmin
olmadığını vurgular. Bu ilke, dilin inşasında özgürlük ve seçim hakkını merkeze
yerleştirir.
Carnap'ın hoşgörü ilkesi, XX. yüzyıl dil felsefesinin en
radikal ve dönüştürücü fikirlerinden biridir. Carnap ilk defa 1934 yılında
yayınladığı Logische Syntax der Sprache (Dilin Mantıksal Söz Dizimi) adlı kitabının
17. paragrafında formüle edilen bu ilkeyi şu meşhur sözlerle ifade eder:
Biz yasaklar koymak değil, uylaşımlara varmak isteriz ve
Mantıkta ahlak yoktur. Herkes, istediği gibi kendi mantığını, yani kendi dil
biçimini inşa etmekte özgürdür.[1]
Hoşgörü ilkesi, Carnap'ın 1920'lerin sonu ve 1930'ların
başında matematiksel mantık ve dil felsefesi alanındaki çalışmalarının bir
ürünüdür. İlkenin ortaya çıkışında şu üç temel etken belirleyicidir:
1. Matematiğin temelleri konusunda mantıkçılık, biçimcilik,
sezgicilik arasındaki verimsiz tartışmalar;
2. Wittgenstein'ın Tractatus’taki dil
anlayışına yönelik eleştiriler;
3. Gödel'in eksiklik teoremlerinin mantık ve matematik
felsefesinde yarattığı dönüşüm.
Carnap, bu ilkeyle felsefi tartışmaları sona erdirme ve dil
çalışmalarını bilimsel bir temele oturtma amacı güder.
Hoşgörü İlkesi geleneksel empirizmi esnetir. Bu ilke
empirizmi modern bilimsel mantığa uyarlar. Klasik empirizm tüm bilginin
deneyimden türetilmesi gerektiğini savunur. Ancak klasik empirizm matematik ve
mantık gibi deneyim ötesi alanları açıklamakta zorlanmıştır. Carnap hoşgörü
ilkesi ile bu zorluğu aşar. Ona göre bilim insanı dünyayı betimlemede
kullanacağı dilsel çerçeveyi seçmekte özgürdür. Carnap mutlak ve doğru dil
arayışı yerine amaca hizmet eden faydalı dillerin peşinden gidilmesini önerir.
Carnap felsefesinde empirizm ve Hoşgörü İlkesi bütünleşir. Bu bütünleşme, içsel
ve dışsal sorular ayrımıyla sağlanır. İçsel alanda olgusal doğrulama korunur.
Dışsal alanda ise dil çerçevesi seçimi yapılır. Bu seçim, pragmatik bir tercihe
indirgenir. Bir dilsel çerçeve seçildiğinde o çerçevenin içindeki sorular
empirizmin kurallarıyla çözülür. "Bahçede bir ağaç var mı?" sorusu
içsel bir sorudur. Bu soru empiriktir ve doğrulanabilir olmalıdır.
"Fiziksel nesneler gerçekten var mıdır?" sorusu ise dışsal bir
sorudur. Bu soru bir doğruluk sorusu değildir. Bir seçim sorusudur. Bu noktada
hoşgörü ilkesi devreye girer. Empirist bir araştırmacı fiziksel nesneler dilini
bu dil gerçek olduğu için seçmez. Bilimsel verileri düzenlemede en pragmatik ve
işlevsel araç olduğu için seçer.[2]
Hoşgörü İlkesi, empirizmin metafizik eleştirisine daha sistemli ve yöntemsel
bir boyut kazandırır. Eski empirizm, metafizik iddiaları doğrudan yanlış
bularak dışlardı. Carnap ise bu iddiaların yanlışlığından çok seçilen dilsel
çerçevenin kullanışsızlığına odaklanır. Bir dil sistemi empirik gözlemleri
açıklayamıyorsa ve öngörüde bulunamıyorsa, hoşgörü ilkesine göre bu dil
yasaklanmaz. Ancak rasyonel bir bilimsel topluluk tarafından verimsiz olduğu
gerekçesiyle terk edilir.
Hoşgörü ilkesi empirizmi dogmatik bir tek gerçeklik
saplantısından kurtarır. Empirizme metodolojik bir esneklik kazandırır.
Empirizm dilin içinde olguları denetler. Hoşgörü ilkesi ise dilin kendisini
seçme imkânı sunar. Carnap bu sayede hem deneyin gücünü korur hem de mantığın
ve matematiğin özgürce kurulabileceği bir teorik alan yaratır.
Carnap'a göre tek bir "doğru" mantık veya dil
yoktur. İstediğimiz kurallara sahip, istediğimiz yapıda bir dil (dilsel
çerçeve) kurmakta özgürüz. Önemli olan dilin "gerçekliğe uygunluğu"
değil, "kullanışlı" olup olmadığıdır. Bu pragmatik yaklaşım, dilsel
seçimlerin epistemolojik statüsünü "doğruluk" kategorisinden çıkarıp
"elverişlilik" kategorisine taşır.[3]
Carnap'a göre her dil sistemi (mantık, matematik veya fizik
dili), kendi kuralları olan bir oyun alanı gibidir. Bir dilde iki tür soru
vardır:
1. İçsel Sorular: Bunlar, bir dil sistemini (çerçeveyi) kabul
ettikten sonra, o sistemin kurallarına göre sorduğumuz sorulardır. Bu soruların
doğru veya yanlış bir cevabı vardır. Sayılar sistemi kullanılıyorsa, "5
bir asal sayı mıdır?" sorusu içseldir ve matematiksel kurallarla çözülür.
2. Dışsal Sorular: Bunlar, belli bir dil sistemini kullanıp
kullanmamaya karar verirken sorduğumuz sorulardır. Bu soruların
"doğru" veya "yanlış" bir cevabı yoktur; sadece
"tercih" ve "fayda" sorunudur.[4]
"Dünyayı açıklamak için sayılar sistemi mi yoksa başka
bir sistem mi kullanmalıdır?" sorusu dışsaldır. Carnap'a göre burada
hangisi daha kullanışlıysa onu seçmelidir.
Bir dilin önermeleri, o dilin kurallarına göre doğru veya
yanlış olabilir; ancak dilin genel yapısını seçmek, teorik bir yargı değil,
pratik bir karardır. Carnap'a göre "anlam" semantik bir mutlaklıktan
çok, sözdizimsel bir yapılandırma ürünüdür. Hoşgörü ilkesi burada devreye
girer. Bu ilkeye göre filozof herhangi bir dilsel yapıyı benimsemekte özgürdür,
tek yükümlülüğü ise kullandığı yöntemi ve kuralları açıkça tanımlamaktır.
Carnap'a göre felsefede geçerli ve izin verilen yöntem
sadece mantıksal analizdir; felsefeci, yeni bilgiler keşfeden bir bilge değil,
bilimsel dilin ve kavramların mantıksal olarak doğru kurulup kurulmadığını
denetleyen bir dil mühendisi olmalıdır. Bir dilin mantıksal
sözdizimini belirlemek, o dilde nelerin söylenebilir olduğunu da belirlemek
demektir. Geleneksel felsefenin "Varlık nedir?" veya "Zamanın
doğası nedir?" gibi soruları, belirli bir mantıksal çerçeveleri olmadığından
sözdizimsel açıdan belirsizdir. Hoşgörü ilkesinin amacı, bu tür kaotik
tartışmaları sona erdirmektir; çünkü her felsefi iddia ancak seçilen dilin
sınırları içerisinde anlam kazanır. Bu bağlamda, farklı mantıksal sistemlerin
veya dilsel yapıların varlığı bir kriz değil, zenginliktir. Felsefeci, dogmatik
bir hakikat savunucusu olmaktan çıkıp, farklı amaçlar için farklı dilsel
mimariler kurgulayan bir dil teknisyenine dönüşür. Bu yaklaşım, dilin
sınırlarının dünyanın sınırları olduğu yönündeki erken dönem Wittgensteincı
görüşü, dilin sınırlarının bizim tercihlerimizle genişletilebilir olduğu
yönünde revize eder.
Hoşgörü ilkesinin temelinde, dil biçimlerinin uylaşımsal
olduğu düşüncesi vardır. Carnap'a göre, dil biçimlerinin seçiminde doğru ya da
yanlıştan değil, sadece farklı amaçlar için uygun olmaktan ya da olmamaktan söz
edilebilir. Bu yaklaşım, dilin araçsal bir aygıt gibi görülmesini gerektirir. Carnap'ın
dil anlayışında dil, tıpkı bir harita ya da bir ölçüm aleti gibi, belirli
amaçlar için tasarlanan ve kullanılan bir araçtır.
Carnap'ın uylaşımcılığı, geometri felsefesindeki geleneksel
uylaşımcılığa (Poincaré, Hilbert) benzer. Nasıl ki geometri aksiyomlarının
seçiminde tek bir doğru sistem yoksa, dil ve mantık sistemlerinin seçiminde de
tek bir doğru sistem yoktur. Ancak Carnap'ın uylaşımcılığı, geometridekinden
daha kapsamlıdır; yalnızca mantık ve matematiğin değil, empirik bilimin dilinin
tüm biçimsel özelliklerini kapsayacak genişliktedir. Carnap'ın sonraki
yorumlarına göre, hoşgörü ilkesi aslında "dil biçimlerinin uylaşımsallığı
ilkesi" denmeyi hak eder.
Hoşgörü ilkesinin bir başka önemli dayanağı, Viyana
Çevresi'nin metafizik karşıtı tutumudur. Carnap ve Çevre'nin diğer üyeleri,
dilin "halk ruhu" gibi metafizik kavramlarla açıklanmasına karşı
çıkmışlardır. Onların bu romantik dil anlayışını reddeden Carnap, daha liberal
ve esnek bir tutum takınmıştır.
Carnap, Logical Syntax’ta iki farklı dil
sistemi inşa eder:
1. Dil I: Bu dil
güvenlidir ve inşacıdır. Bu dil, sadece temel işlemleri yapan ve bastığımız her
tuşun sonucunu hemen görebildiğimiz basit bir hesap makinesine benzer. Bu dilin
mantığı şudur: "Eğer bir şeyi adım adım inşa edemiyorsan veya doğruluğunu
hemen denetleyemiyorsan, o dilde konuşma." Bu dil her şey hakkında
"karar verilebilen" dil olmalıdır. Yani bir iddianın doğru mu yanlış
mı olduğu sonlu sayıda adımla kanıtlanabilmelidir. Örneğin "Sepette beş
elma vardır." Bu iddia Dil I'e uygundur. Gidip elmaları tek tek sayarsak
(adım adım inşa) sonucu kesin olarak buluruz. Dil I'in sonsuzlukla veya
belirsizlikle işi yoktur.[5]
2. Dil II: Bu dil
güçlüdür ve kapsamlıdır; klasik matematiğin dilidir. Dil II, karmaşık
formülleri çözen, sonsuzluk kavramıyla oynayan gelişmiş bir grafik hesap
makinesi gibidir. Bilim ve modern matematik yapabilmek için daha geniş bir
alana ihtiyacımız vardır. Sonsuz kümelerden ve karmaşık yapılardan söz etmemiz
gerekir. Dil II sınırsızdır. Dil I'in dar kalıplarına sığmayan modern fiziği ve
klasik matematiği (türev, integral, karmaşık sayılar) içerir. Örnek:
"Bütün çift sayılar ikiye bölünür." veya "Reel sayılar kümesi
sonsuzdur." Bu ifadeler "sınırsız" bir alanı kapsadığı için Dil
II'ye girer.[6]
Her bir sayıyı tek tek sayıp bitiremeyiz (inşa edemeyiz), ama bu dili kullanmak
bilim için çok faydalıdır. Örneğin "Bu sınıftaki her öğrenci
gözlüklüdür." Bu cümleyi kontrol etmek çok kolaydır. Sınıftaki 20 kişiye
bakarsınız ve işlem biter. Sayı sınırlı olduğu için "karar
verilebilir" bir durumdur. Örneğin: "17 sayısı asal bir
sayıdır." Bunu anlamak için 17'yi kendinden küçük sayılara bölersiniz.
İşlem bir noktada biter ve kesin bir "Evet" veya "Hayır" cevabına
ulaşırız.
Örneğin "Bütün doğal sayılar için n + 1 > n
geçerlidir." Buradaki "bütün" ifadesi ucu bucağı olmayan bir
sonsuzluğu içerir. Dünyadaki tüm sayıları tek tek kontrol edip bitiremeyiz
(çünkü sayılar sonsuza gider). Dil I bu cümleyi kuramazken, Dil II bu
"sonsuzluk" kavramına izin verir. Pi sayısı rasyonel değildir,
virgülden sonra sonsuza kadar gider. Dil I gibi "adım adım inşa"
edilen bir sistemde tam olarak bu sayıyı "bitiremeyiz", ama modern
fizik Dil II olmadan işlem yapamaz. "Gerçek sayıların sonsuzluğu, tam
sayıların sonsuzluğundan daha büyüktür." Bu cümle son derece soyut ve
"inşa edilemez" bir iddiadır. Ancak modern matematik için bu dilsel
özgürlük şarttır. Carnap, bu iki dilden hangisinin "doğru" olduğu
sorusunun anlamsız olduğunu savunur. Her ikisi de belirli amaçlar için uygun
olabilir: Dil I, tutarlılık kaygısının ön planda olduğu durumlar için daha
uygunken; Dil II, ifade gücünün önemli olduğu fizik gibi bilimler için daha
elverişlidir.
Dilin doğasına ilişkin sorular ("Dil nedir?",
"Dilin özü nedir?") yerini, dil tasavvuruna ilişkin sorulara bırakır
("Nasıl bir dil inşa etmek istiyoruz?", "Şu ya da bu dil
biçimini seçersek hangi sonuçlar doğar?"). Carnap'ın deyişiyle: Sorular
artık ‘şu ya da bu nasıldır?' biçiminde sorulmayacak, bunun yerine "İnşa
edilecek dilde şunu ya da bu nasıl düzenlemek istiyoruz?" diye soracağız.[7]
Hoşgörü ilkesi, anlam teorisi açısından da önemli sonuçlar
doğurur. Carnap, Mantıksal Sentaks döneminde, anlamın çıkarım
kuralları tarafından belirlenmesini kabul eder. Bu yaklaşım, günümüzde
"kanıt-teorik anlambilim" olarak bilinir. Aynı zamanda
"çıkarımsalcılık" olarak da adlandırılır. Bu teori, bir kelimenin
veya ifadenin anlamını kullanım biçimine bağlar. Anlamı, ifadenin nasıl
kanıtlandığı ile açıklar. Söz konusu yaklaşım, bu modern teorilerin erken bir
versiyonudur.
Carnap'a göre, mantıksal sembollerin anlamı, onları yöneten
dönüşüm kurallarından (çıkarım kurallarından) doğar. Bir dilin ifadeleri
arasındaki anlam ilişkileri, sonuç kuralları aracılığıyla verilir. Bir cümlenin
başka bir cümlenin sonucu olup olmadığını belirlemek için cümlelerin anlamına
başvurmak gerekmez; cümlelerin sözdizimsel yapısının verilmiş olması
yeterlidir.
Bu yaklaşım, dil felsefesindeki geleneksel anlam
teorilerinden köklü bir kopuşu temsil eder. Anlam, dil-dışı dünyadaki
karşılıklar (referans) veya zihinsel tasavvurlar (idealar) aracılığıyla değil,
dil içi ilişkiler aracılığıyla tanımlanır.
Hoşgörü ilkesinin dil felsefesine uygulanması ve sonuçları
ana hatlarıyla böyledir. Bu ilke aynı zamanda mantığa da uygulanır. Şimdi
ilkenin mantığa uygulanma tarzından ve sonuçlarından söz edelim.
Yirminci yüzyılın başlarına kadar mantık felsefesinde hâkim
anlayış, Gottlob Frege'nin öncülüğünü yaptığı "evrenselcilik"
doktriniydi. Frege'ye göre mantık, tıpkı düşüncenin kendisi gibi evrensel,
tekil ve bağlayıcıydı. Onun perspektifinden bakıldığında, tek bir
"doğru" mantık vardı ve tüm bilimlerin, matematiğin ve hatta akıl
yürütmenin bu tek mantıksal çerçevenin içinde inşa edilmesi zorunluydu. Bu
anlayış, mantığı tüm insanların uymak zorunda olduğu değişmez kurallar bütünü
olarak kabul ediyor ve alternatif mantık sistemlerinin varlığını imkânsız
kılıyordu. Frege için mantık, düşüncenin yasalarını ifade eden en genel bilimdi
ve bu yasaların birden fazla versiyonu olamazdı.
Carnap, derslerine katıldığı Frege'nin bu katı evrenselci
tutumundan önemli ölçüde koparak mantık felsefesinde yeni bir çığır açtı.
Carnap, mantıkta "mutlak doğru" arayışının terk edilmesi gerektiğini
savundu. Ona göre mantık kuralları doğru ya da yanlış olarak yargılanamazdı. Bu
kurallar artık birer seçim nesnesi haline gelmeliydi. Böylece bireyler
ihtiyaçlarına göre özgürce tercih yapabilecekti. Bilim dalları da kendi
sistemlerini seçebilecekti. Klasik mantık, sezgici mantık ya da çok değerli
mantık bu seçenekler arasındaydı. Carnap, Frege'nin temel bir fikrini korudu.
Bu fikir, her düşünce sisteminin bir mantık çerçevesine oturtulması
gerektiğiydi. Ancak Carnap "tek bir doğru mantık zorunludur"
düşüncesini terk etti. Bu yaklaşım, Wittgenstein'ın Tractatus’unda
ima ettiği tekil dil anlayışının terk edilmesiyle paraleldir ve felsefede
çoğulculuğa kapı aralar.
Hoşgörü ilkesinin dil felsefesine en temel katkısı,
mantıksal çoğulculuğu meşrulaştırmasıdır. Carnap öncesinde mantık,
Aristoteles'ten Frege'ye uzanan gelenekte tek, evrensel ve "doğru"
bir sistem olarak kabul ediliyordu. Carnap bu anlayışı kökten sarsar: Ona göre
nasıl günümüzde Öklidci olan ve olmayan geometriler varsa, farklı amaçlara
hizmet eden farklı mantık sistemleri de mümkündür. Hoşgörü ilkesi, mantığın
evrensel ve zorunlu yasalar bütünü olduğu şeklindeki klasik görüşün radikal bir
reddidir. Mantık kuralları dünyanın değişmez anayasası değil, yalnızca
kurduğumuz dil oyunlarının sözleşmeleridir; bir kural mutlak doğru olduğu için
değil, o dili öyle kurmayı tercih ettiğimiz için geçerlidir. İşimize
yaramadığında kuralı değiştirmekte özgürüz.[8]
Carnap için yeni bir mantık kurmak, satrançtan tavlaya
geçmek kadar normaldir. Hangisi evreni daha iyi açıklıyorsa (fayda), o
dili kullanırız. Carnap'ın bu tutumu, bilim üzerindeki felsefi vesayeti sona
erdirmiştir. Klasik mantığın "Üçüncü Halin İmkânsızlığı" gibi
ilkelerini "sarsılmaz temeller" kabul etmek yerine "seçilebilir
sözdizimi kuralları" olarak tanımlaması, bilimin önünü açmıştır. Bilim
insanı artık yeni bir teori (örneğin kuantum fiziği) geliştirirken, teorisinin
geleneksel mantık yasalarına uyup uymadığını dikkate almak zorunda değildir; eğer
mevcut mantık yetersizse, yeni bir dilsel çerçeve kurabilir.
Carnap, felsefeyi boş metafizik tartışmalardan arındırarak
"mantıksal çözümleme" zeminine taşımıştır. Hoşgörü ilkesi, dogmatizme
karşı bir kalkan işlevi görür. Ancak bu durum mutlak bir görecelik anlamına
gelmez; bir dil sisteminin başarısı, onun gerçekliği "yansıtma"
gücüyle değil, bilimsel verileri düzenlemedeki pratik başarısıyla ölçülür.
Bu yaklaşım, mantığı metafizik bir "doğruluk"
kategorisinden çıkarır, dilsel bir inşa ve kurallar sistemi olarak yeniden
tanımlar. Dolayısıyla, klasik mantık ile sezgici mantık veya çok değerli mantık
sistemleri arasındaki rekabet, hangisinin "gerçek" mantık olduğu
üzerine bir hakikat savaşı değil, hangi sistemin belirli bir bilimsel amaç için
daha işlevsel olduğu üzerine bir mühendislik tercihidir.
Hoşgörü ilkesi mantıksal doğruların (analitik önermelerin)
karakterini de kökten değiştirir. Carnap'a göre bir önermenin mantıksal olarak
doğru olması, dış dünyadaki bir olguya tekabül etmesinden değil, yalnızca
seçilen dilsel çerçeve içindeki dönüşüm kurallarına uygun olmasından
kaynaklanır. Bu bağlamda, mantıksal kurallar dünyayı betimlemez; aksine dünyayı
betimlemek için kullandığımız sembolik sistemin işleyiş biçimini belirler.
Hoşgörü ilkesi, filozofa bu kuralları dilediği gibi belirleme özgürlüğü tanırken,
kesin bir şart koşar: Seçilen kurallar keyfi olsa bile formülasyonu kesin ve
açıkça ifade edilmelidir. Örneğin, bir ülkenin trafik kurallarını sıfırdan
tasarladığınızı düşünelim. Trafiğin sağ şeritten mi yoksa sol şeritten mi
akacağı kararı tamamen uylaşımsal ve keyfidir; nitekim İngiliz hukukunda trafik
soldan akarken, Türk hukukunda sağdan akar. Carnap'a göre bu sistemlerin biri
diğerinden daha "doğru" veya "yanlış" değildir, ortada
sadece pratik bir seçim vardır.
Ancak hoşgörü ilkesinin getirdiği özgürlük, kuralsızlık
anlamına gelmez. Eğer trafiğin sağdan akmasına karar verdiyseniz, kuralları
sözdizimsel bir kesinlikle formüle etmeniz gerekir: "Her araç yolun en sağ
şeridini takip eder ve sollama sadece sol şeritten yapılır." Buna
karşılık, kuralı "Sürücüler araçlarını genellikle sağ tarafa yakın
sürer" gibi muğlak ve esnek bir dille ifade ederseniz, bu, Carnap'a göre
kesin kuralları olan bir "dil sistemi" değil, bir karmaşa yaratır.
Çünkü Carnapçı anlamda bir çerçevenin meşruiyeti, kurallarının tam bir biçimsel
netlikle ve açıkça tanımlanmış olmasına bağlıdır.
Carnap'a göre felsefedeki en büyük kavgalar, filozofların
hangi kuralları kullandıklarını açıkça söylememelerinden çıkar. Eğer bir
filozof hangi mantık kurallarını kabul ettiğini, hangi kelimenin hangi anlama
geldiğini, hangi çıkarım yollarının geçerli olduğunu bir bilgisayar programı
yazar gibi açık ve kesin bir şekilde ortaya koyarsa, ortada
"anlaşmazlık" kalmaz. Geriye sadece "farklı sistemlerin
tercihi" kalır. Bu durum, mantığı dogmatik bir inanç alanı olmaktan
çıkarıp, rasyonel bir uzlaşı ve teknik bir tasavvur alanına dönüştürür.
Ayrıca, bu ilkenin mantıksal olarak temellendirilmesi kendi
içinde ilginç bir döngüsellik içerir. Carnap bu döngüselliği bir kriz değil,
bir sınır olarak durumu kabul eder. Bir mantık sisteminin geçerliliğini o
sistemin dışına çıkarak kanıtlamaya çalışmak, kanıtlamanın kendisi zaten bir
mantığı varsaydığı için imkânsızdır. Bu nedenle Carnap, mantığın temellerine
dair ontolojik veya epistemolojik gerekçelendirme çabalarını "anlamsız"
olarak nitelendirir. "Gerçek mantık hangisidir?" sorusu, bir satranç
oyuncusunun "Atın hareketi gerçekten L şeklinde midir?" diye sorması
kadar absürttür; çünkü atın ne olduğu zaten o kural tarafından tanımlanmıştır.
Sonuç olarak, hoşgörü ilkesi mantığı bir dikte aracı olmaktan çıkarıp, bilimsel
teorilerin inşasında kullanılan esnek ve amaca yönelik bir enstrüman haline
getirir.
Hoşgörü ilkesi, doğrulama ilkesinin "tek doğru dil
budur" şeklindeki dogmatik yanını törpüler. Carnap'a göre,
metafizikçilerin hatası "yanlış" bir mantık kullanmaları değil,
kullandıkları dilsel çerçevenin bilimsel bilgi üretmek için kullanışsız
olmasıdır.
Böylece Carnap, pozitivizmi "neyin doğru olduğu"
tartışmasından çıkarıp, "hangi dilsel yapının daha işlevsel olduğu"
tartışmasına taşımıştır.
Carnap'ın kabul ettiği şekliyle doğrulamacılık, bir bilgi
iddiası değil, felsefe yaparken benimsemeyi önerdiği pratik bir karardır. Sonuç
olarak, mantıksal çoğulculuk, doğrulamacılıktan türeyen bir sonuç olmaktan
ziyade, onunla aynı düzlemde yer alan bilinçli bir seçimdir.
Carnap'a göre mantık "zorunlu gerçek" değildir,
farklı amaçlar için seçilebilen "kullanışlı bir araç"tır.[9]Alman
filozof, matematik felsefesindeki sonu gelmez kavgaları "boş metafizik
tartışmalar" olarak niteleyip bir kenara itti ve pratik fayda gözeten bir
karşılaştırma yöntemi önerdi. Bu yaklaşım, mantık ve dil felsefesinde tekil
doğrulardan çoğulcu ve pragmatik bir anlayışa geçişin simgesi haline geldi.
[2] Carnap, "Empirisme, sémantique et
ontologie", trad. P. de Rouilhan & J. Proust, dan Manifeste du
Cercle de Vienne et autres écrits, Vrin, Paris, 1997, p. 315.
[3] Ibid., p. 317.
[4] Ibid., p. 317.
[5] Carnap, La syntaxe logique du
langage, s. 63.
[6] Ibid., p. 65.
[8] Ibid., pp. 100-102.
[9] Carnap, “Empirisme, sémantique et
ontologie”, p. 340.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder