Düşünce Tarihinde İlk Büyük Kırılma: Ontolojinin Bilgelik Konusu olması
Ontolojinin Bilgelik Konusu Olmasının Olumsuz Sonuçları
1. Sorunun Çerçevesi: Ontoloji Neden Bilgelik
Konusu Oldu?
Felsefe tarihinde ontoloji —varlığı var olması bakımından
inceleyen disiplin— her zaman yalnızca teknik bir araştırma alanı olarak
kalmamıştır. Aristoteles'ten başlayarak "ilk felsefe" ya da
"ilahiyat" olarak da adlandırılan bu alan, zamanla yalnızca varlığın
yapısını değil, varlığın anlamını, amacını ve insanın bu varlık içindeki yerini
de sorgulayan bir bilgelik söylemine dönüşmüştür. Platon'un idea öğretisi,
Plotinos'un Bir'e yöneliş mistisizmi, Heidegger'in varlığın unutuluşu tezi ve
pek çok Doğu felsefesindeki varlık-bilgelik özdeşliği, hep bu dönüşümün farklı
biçimlerini temsil eder.
Ontolojinin bilgelik konusu haline gelmesi, yani yalnızca
"varlık nedir?" sorusunu değil "nasıl yaşamalıyım?",
"gerçeği nasıl bilebilirim?", "kurtuluş mümkün müdür?"
sorularını da kapsayan bir alan olarak genişlemesi, felsefi düşünce için hem
verimli hem de son derece sorunlu bir kırılmayı temsil etmektedir. Bu yazı, söz
konusu dönüşümün olumsuz sonuçlarını sistematik biçimde ele almaktadır.
2. Epistemolojik Sonuç: Bilginin Doğrulanabilirlik
Koşulunun Ortadan Kalkması
Ontoloji bir bilgelik konusu olarak ele alındığında,
önermelerinin doğrulanma ya da yanlışlanma koşulları sistematik biçimde ortadan
kalkar. Bilgelik söylemi doğası gereği doğrulanamaz: "Gerçek varlık
değişmezdir", "Varlığın özü iyiliktir", "Her şey Bir'e
döner" gibi önermeler ne gözlemle denetlenebilir ne de mantıksal çelişki
içerdiği için reddedilebilir. Bunlar doğru ya da yanlış değil; iman edilecek ya
da reddedilecek yönelimlerdir.
Bu durum ciddi bir epistemolojik çöküşe yol açar. Herhangi
bir ontolojik-bilgelik önermesi, zıddıyla eşit kolaylıkla savunulabilir hale
gelir. "Varlık özü itibarıyla iyidir" diyene karşı "Varlık özü
itibarıyla acıdır" diyen de aynı epistemik zeminde durur; ikisi de
doğrulanamaz, ikisi de yanlışlanamaz. Biri Leibniz'in optimizmine, diğeri
Schopenhauer'ın pesimizmine tekabül eder. Ama ikisi arasında seçim yapmak,
artık felsefi bir değerlendirme değil, varoluşsal bir tercih meselesine dönüşmüştür.
Popper'ın yanlışlanabilirlik ölçütü hatırlandığında durum
daha da açık hale gelir: Bir önerme ancak belirli gözlemler tarafından
yanlışlanabilecekse bilimsel içerik taşır. Ontolojinin bilgelik biçimine
büründüğünde ürettiği önermeler bu ölçütü hiçbir şekilde karşılayamaz.
Dolayısıyla bilgelik ontolojisi, bilgi üretmek yerine inançları pekiştiren,
sorgulamayı değil kabullenmeyi ödüllendiren bir söylem haline gelir.
3. Dilsel Sonuç: Kavramların Denetlenemez Biçimde
Şişmesi
Ontoloji bilgelik söylemiyle iç içe geçtiğinde, kullandığı
kavramlar giderek anlam sınırlarını yitirir ve denetlenemez biçimde şişer.
"Varlık", "öz", "Bir", "mutlak",
"hakikat", "ruh" gibi kavramlar bilgelik söyleminde
yalnızca betimleyici değil, dönüştürücü işlev üstlenir: Kavramı doğru anlamak,
anlayan kişiyi de dönüştürmesi gerekmektedir. Bu dönüştürücü işlev, kavramın
anlamını sabitlemeyi hem gereksiz hem de zararlı kılar; çünkü sabitlenmiş bir
kavram, kişiyi dönüştüremez.
Sonuç olarak bilgelik ontolojisinin sözcükleri giderek
boşalır. "Varlık" artık belirli bir nesneye ya da nesne sınıfına
gönderimde bulunmaz; her okuyucunun kendi yorumunu yansıtabildiği, içi boş ama
görkemli görünen bir kap haline gelir. Heidegger'in "Varlık varolmaktan
başka bir şeydir" cümlesi bu açıdan örnek niteliktedir: Gramer açısından
düzgündür, felsefi bir hava taşır; ama hangi koşullar altında doğru, hangi
koşullar altında yanlış olacağı bir türlü belirlenemez.
Wittgenstein'ın deyişiyle dil tatile çıkmıştır. Sözcükler
alışılmış pratik bağlamlarından koparılmış, bilgelik söyleminin ihtiyaçlarına
göre yeniden şekillendirilmiştir. Ama bu yeniden şekillendirme denetlenemez
olduğundan, kavramlar şişer ve anlam genişledikçe anlamsızlaşır.
4. Metodolojik Sonuç: Argümanın Yerini Deneyimin
Alması
Bilgelik, ilke olarak aktarılamaz; yalnızca
deneyimlenebilir. Bilgelik söyleminde bu kabul açık ya da örtük biçimde her
zaman mevcuttur: Gerçek varlığı kavramak yalnızca akıl yürütmeyle değil,
belirli bir yaşam pratiğiyle, içsel bir dönüşümle ya da doğrudan bir kavrayışla
mümkündür. Bu kabul, ontolojik araştırmanın metodolojisini kökten değiştirir.
Artık argümanlar değerlendirilemez; yalnızca deneyimler
paylaşılabilir. "Beni anlamak için benim gibi yaşamalısın" ya da
"Bu hakikat sözcüklerle anlatılamaz; ancak hissedilebilir" gibi
ifadeler, bilgelik ontolojisinin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Ama bu tutum felsefi
tartışmayı fiilen imkânsız kılar. Bir önermenin doğruluğunu tartışmak için
ortak ölçütlere ihtiyaç vardır; bilgelik söylemi ise bu ortak ölçütleri ya
gereksiz ya da yetersiz sayar.
Bu durum, ontolojinin bir disiplin olarak kümülatif bilgi
üretme kapasitesini yok eder. Fizikte önceki neslin bulguları üzerine inşa
edilir, yanlışlar düzeltilir, bilgi birikerek ilerler. Bilgelik ontolojisinde
ise her büyük düşünür neredeyse sıfırdan başlar; öncekinin bilgisini değil, en
fazla üslubunu miras alır. Platon'dan Heidegger'e ontolojinin tarihi, birbirini
düzelten değil birbirini yineleyen söylemlerin tarihidir.
5. Siyasi ve Toplumsal Sonuç: Otoriter Söylemin
Meşrulaşması
Ontoloji bilgelik konusu olduğunda ortaya çıkan en tehlikeli
sonuçlardan biri, bu söylemin siyasi ve toplumsal otorite iddialarını
meşrulaştırma gücüdür. Eğer belirli kişiler gerçek varlığı ya da varlığın özünü
kavrayabilmişlerse —bilgeler, peygamberler, filozoflar, önderlerin önderi— bu
kavrayış onlara başkaları üzerinde rehberlik etme, hatta yönetme hakkı verir.
Platon'un "filozofların yönetmesi gerekir" tezi bunun en açık
ifadesidir; ama bu tez yalnızca Platon'la sınırlı kalmaz.
Varoluşun ya da tarihin özünü kavradığını iddia eden
ideolojiler de aynı yapıyı yeniden üretir. 20. yüzyılın totaliter hareketleri
—hangi renkte olursa olsun— çoğu zaman bir bilgelik ontolojisine yaslanmıştır:
Tarihin zorunlu yönünü bilenler, varlığın gerçek anlamını kavrayanlar, toplumun
özünü keşfedenler. Bu "bilgelik", siyasi şiddeti meşrulaştıran bir
araç haline gelir. Ontolojik bir önerme doğrulanamadığında ve
yanlışlanamadığında, onu kabul etmeyenlere yönelik zor kullanımını da denetleyecek
bir ölçüt kalmaz.
Carnap'ın metafizik eleştirisinin kısmen bu kaygıdan
beslendiği unutulmamalıdır: Viyana Çevresi'nin manifestosunda metafizik
eleştirisi yalnızca epistemolojik değil, siyasi bir içerik de taşımaktaydı.
Doğrulanamayan, tartışılamayan, yalnızca kabul edilmesi ya da reddedilmesi
beklenen ontolojik iddialar, demokratik müzakere kültürüyle temelden çelişir.
6. Psikolojik Sonuç: Eleştirel Düşüncenin
Engellenmesi
Bilgelik söylemi, eleştiriyi yapısal olarak engeller. Bunu
iki mekanizma üzerinden gerçekleştirir. Birinci mekanizma, anlamamayı
yetersizlik olarak sunmaktır: Eğer bir okuyucu "Varlık zamanın ufkunda
kendini gizler" gibi bir önermeyi anlaşılmaz buluyorsa, sorun önermenin
belirsizliğinde değil okuyucunun yetersizliğindedir. Yeterince derin
düşünmeyen, yeterince deneyimlemeyen, yeterince hazır olmayan okuyucudur. Bu
tutum, eleştiriyi başlamadan devre dışı bırakır.
İkinci mekanizma, anlaşmazlığı kişisel bir başarısızlık
olarak damgalamaktır. Bilgelik ontolojisine itiraz eden kişi, çoğu zaman
"henüz anlamamış" ya da "yüzeysel kalmış" biri olarak
konumlandırılır. Bu, felsefi tartışmada son derece sağlıksız bir dinamiktir:
Fikrin değil, fikri anlayanın ya da anlamamış olanın değerlendirilmesine
kayılır.
Bu mekanizmaların toplamı, bilgelik ontolojisi çevresinde
oluşan toplulukları adeta kapalı sistemlere dönüştürür. Eleştiri dışarıdan
değil içeriden de gelemez; çünkü içeridekiler "anlamış" olanlar, yani
eleştiri yerine onaylamayı öğrenmiş olanlardır. Böyle bir yapıda bilgi
üretilmez; inanç pekiştirilir.
7. Tarihsel Sonuç: Felsefenin Bilimden Kopması
Antik Yunan'da felsefe, matematik ve doğa araştırmasıyla iç
içeydi. Thales hem bir kozmolog hem bir matematikçiydi. Aristoteles biyoloji,
fizik ve mantık üzerine ayrı ayrı sistematik çalışmalar yaptı. Bu dönemde
ontoloji ile doğa araştırması arasında henüz kesin bir kopuş yaşanmamıştı.
Ontoloji giderek bir bilgelik konusuna dönüştükçe, felsefe
ile gelişmekte olan empirik bilimler arasındaki mesafe açıldı. Orta Çağ'da
teolojik bilgelik ontolojisi, doğa araştırmasını kendi çerçevesi içinde tutmaya
çalıştı; bu çaba zaman zaman bilimsel keşifleri engelledi ya da geciktirdi.
Modern dönemde bilimler felsefeden bağımsızlaşırken, felsefenin geriye kalan
alanı giderek daha çok bilgelik söylemiyle dolmaya başladı. Bu gelişme,
felsefeyi hem içerik hem yöntem bakımından bilimden kopardı.
- yüzyılda
analitik felsefenin yükselişi, kısmen bu kopuşa verilen bir yanıttı:
Felsefe yeniden kesin, denetlenebilir, tartışılabilir önermeler üretmeye
çalışmalıydı. Ama bu girişim tam anlamıyla başarıya ulaşamadı; çünkü
bilgelik söyleminin çekimi hem akademi içinde hem de geniş kamuoyunda çok
güçlüydü. Ontolojinin bilgelik söylemine kayması, felsefenin kümülatif bir
bilgi disiplini olarak gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biri
olmaya devam etti.
8. Pedagojik Sonuç: Anlaşılmazlığın Derinlikle
Karıştırılması
Bilgelik ontolojisinin kurumlara ve eğitime yansıyan
sonuçlarından biri, anlaşılmazlığın derinlikle özdeşleştirilmesidir. Eğer
gerçek varlık gündelik kavrayışın ötesindeyse, onu dile getiren söylemin de
gündelik anlamayı aşması beklenir. Bu varsayımdan hareketle, bir felsefi metnin
ne kadar anlaşılmaz olduğu, o metnin ne kadar derin olduğunun göstergesi haline
gelir.
Bu pedagojik bozulmanın sonuçları ağırdır. Öğrenciler metni
anlayıp anlamamalarına göre değil, metnin derinliğini hissedip hissetmemelerine
göre değerlendirilir. "Bu metni anlamadım" ifadesi, entelektüel bir
alçakgönüllülük olarak değil, okuyucunun henüz yeterince gelişmediğinin kanıtı
olarak yorumlanır. Böyle bir ortamda eleştirel düşünce değil, itaat gelişir;
sorgulama değil, içselleştirme ödüllendirilir.
Üstelik bu durum, felsefe yazınında gösteriş amaçlı
karmaşıklığı (obscurantism) besler. Eğer anlaşılmaz olmak derinliğin
işaretiyse, anlaşılır yazmak sığlığın işaretine dönüşür. Bu tersine çevrilmiş
değerlendirme ölçütü, felsefi yazın içinde kendi kendini besleyen bir
anlaşılmazlık kültürü yaratır.
9. Ontolojik Sonuç: Varlık Sorusunun Kendisinin
Yitirilmesi
Paradoks olarak bilgelik söyleminin en ağır sonuçlarından
biri, varlık sorusunun kendisinin yitirilmesidir. Ontoloji bilgeliğe hizmet
etmeye başladığında, varlık sorusu gerçek bir araştırma sorusu olmaktan çıkar
ve belirli bir yanıtın etrafında örgütlenen söylemin dekoruna dönüşür. Artık
"Varlık nedir?" sorusu gerçekten sorulmamaktadır; çünkü yanıt —ya da
yanıtın taşıması gereken biçim— önceden belirlenmiştir.
Platon'da gerçek varlığın idea olduğu, Plotinos'ta Bir'e
yöneliş gerektiği, Heidegger'de varlığı yeniden hatırlamak gerektiği başından
bilinmektedir. Bu "bilme", soruyu sorana bilgeliğin kapılarını açar;
ama varlığın gerçekten ne olduğuna dair merakı söndürür. Soruyu sormak, yanıtı
aramak için değil, yanıtın içselleştirilmesini kolaylaştırmak için bir araç
haline gelir.
Bu durum ontoloji için ölümcüldür. Varlık sorusunu gerçekten
sormak —yani yanıtını bilmeksizin, önceden belirlenmiş bir yönelim olmaksızın
sormak— bilgelik söyleminin çerçevesinde neredeyse imkânsız hale gelir.
10. Etik Sonuç: Sorumluluğun Varlığa Devredilmesi
Bilgelik ontolojisinin en az görünür ama en derin
etkilerinden biri etik alandadır. Eğer gerçek varlık belirli bir yapıya
—iyiliğe, güzelliğe, zorunlu düzene— sahipse ve insan bu yapıyı kavradığında
doğru eylemi de öğreniyorsa, ahlaki sorumluluk bireyden varlığın yapısına
devredilmiş olur. Eylemlerim iyi ya da kötü değil; varlığa uygun ya da
aykırıdır.
Bu devir, ahlaki özerklik açısından son derece sorunludur.
Birincisi, varlığın yapısının ne olduğu tartışmalıdır ve bilgelik söylemi
içinde çözülemez; bu nedenle "varlığa uygunluk" belirsiz bir
kılavuzdur. İkincisi, bireyin kendi eylemlerini gerekçelendirme sorumluluğu,
doğrulanamayan bir ontolojik yapıya havale edilir. Üçüncüsü, varlığın yapısını
doğru kavradığını iddia eden kişi ya da kurum, başkalarının eylemlerini
denetleme hakkını da kendiliğinden talep eder.
Kant'ın ödev etiği bu yapıya tam anlamıyla karşı çıkar:
Ahlaki yasa, varlığın yapısından değil özgür ve akıllı bir öznenin kendi
kendine koyduğu yasadan gelir. Ontoloji bilgelik konusu olduğunda ise bu Kantçı
özerklik zemini çöker; eylemler varlığın bir yansıması, insanın görevi de bu
yansımayı mümkün olduğunca tam gerçekleştirmektir.
11. Bilim Felsefesi Açısından
Sonuç: Sınırların Bulanıklaşması
Ontolojinin bilgelik konusu olması, felsefe ile bilim
arasındaki sınırı bulanıklaştırdığı gibi, felsefe ile din arasındaki sınırı da
muğlak hale getirir. Bilgelik söylemi, tıpkı dinî söylem gibi, doğrulanamayan
ama dönüştürücü olduğu iddia edilen hakikatler sunar. Her ikisi de belirli bir
yaşam biçimini gerektirir; her ikisi de eleştiriyi içeriden değil dışarıdan
gelen bir tehdit olarak görür; her ikisi de önermelerin doğrulanmasından değil,
deneyimlenmesinden söz eder.
Bu benzerlik felsefe için yapısal bir sorun doğurur. Felsefe
ile din arasındaki fark —eğer böyle bir fark varsa— tam olarak nerededir?
Bilgelik ontolojisi bu soruyu yanıtlayamaz; çünkü kendisi de doğrulanamayan,
yalnızca kabul edilebilen ya da deneyimlenebilen önermeler üretmektedir.
Epistemolojik statü bakımından, bilgelik ontolojisi ile dinî metafizik arasında
sistematik bir ayrım çizmek son derece güçleşir.
Bu durum felsefeye dışarıdan saygınlık kaybettirdiği gibi,
içeriden de yöntemsel karışıklığa yol açar. Felsefenin dinle ya da mistisizmle
özdeşleştirilmesi, hem felsefi araştırmayı hem de dinî düşünceyi zayıflatır:
Felsefe kesinliğini, din ise kendine özgü derinliğini yitirmeye başlar.
12. Dil Felsefesi Açısından Sonuç: Söylemin Kendi
Kendini Yutması
Dil felsefesi perspektifinden bakıldığında bilgelik
ontolojisinin en çarpıcı olumsuz sonucu, söylemin kendi kendini yutmasıdır.
Heidegger'in "Varlık sözcüklerle anlatılamaz ama yine de
söylenmelidir" paradoksu bu yapının sembolik ifadesidir. Eğer varlık
sözcüklerle anlatılamazsa, söylenen her şey ya yetersiz ya da yanlıştır. Ama
söylenmesi de zorunludur. Bu çifte bağ içinde söylem, kendi ürettiğini kendi
tarafından sürekli aşılan geçici bir işaret olarak konumlandırır.
Bu yapı dil felsefesi açısından kabul edilemez bir
performatif çelişki içermektedir: Bir şeyin söylenemeyeceğini söylemek, onu
söylemiş olmaktır. Söylenemeyen şey hakkında konuşmak, söylemin kendi kendini
hem kuran hem de yıkan bir döngüye girmesi demektir. Wittgenstein Tractatus'un
sonunda bu çıkmaza dürüstçe teslim olmuş ve "Üzerinde konuşulamayan şey
hakkında susmalıdır" demiştir. Bilgelik ontolojisi ise bu susma çağrısını
duymazdan gelerek söylemeye devam etmiş; ama söylediklerinin statüsünü hiçbir
zaman netleştirememiştir.
Sonuç: Ontolojinin Bilgelikten Kurtarılması
Ontolojinin bilgelik söylemiyle iç içe geçmesinin olumsuz
sonuçları birbirine bağlıdır ve birbirini besler: Doğrulanamaz önermeler, şişen
kavramlar, kapalı topluluklar, otoriter söylemler, pedagojik bozulma, etik
sorumsuzluk, bilimden kopuş ve söylemin kendi kendini yutması. Bu sonuçlar ayrı
ayrı sorunlar değil, tek bir yapısal bozukluğun farklı görünümleridir.
Çözüm ontolojinin terk edilmesi değildir. Varlık sorusu
meşru, hatta zorunlu bir felsefi sorudur. Çözüm, ontolojinin bilgelik
söyleminden arındırılarak denetlenebilir, tartışılabilir, yanlışlanabilir —ya
da en azından açıkça yanlışlanamaz olduğunu kabul eden— bir araştırma pratiğine
dönüştürülmesidir. Bu dönüşüm, ontoloji ile bilim felsefesi arasındaki
diyaloğu, ontoloji ile dil felsefesi arasındaki eleştirel ilişkiyi ve ontoloji
ile mantık arasındaki disiplin içi hesaplaşmayı zorunlu kılar.
Carnap'ın hoşgörü ilkesini burada hatırlamak yerindedir:
Hangi varlık dili çerçevesinin benimseneceği bir hakikat sorusu değil, bir
elverişlilik sorusudur. Ama elverişli olmak için önce hangi soruları
yanıtlamaya çalıştığımızı açıkça belirtmemiz gerekir. Bilgelik söylemi bu
açıklığı yapısal olarak engeller; çünkü bilgeliğin soruları zaten bilgedir,
yanıtları ise ancak deneyimlenebilir. Ontolojinin bu yapıdan kurtarılması, hem
felsefi düşüncenin hem de hakikat arayışının daha dürüst bir zemine oturması
için zorunludur.
Elbette. Aşağıda ontolojinin “bilgelik konusu” hâline
getirilmesinin doğurabileceği olumsuz sonuçları ele alan uzun ve açıklayıcı
bir yazı yer alıyor.
Ontolojinin Bilgelik Konusu Olmasının Olumsuz Sonuçları
Ontoloji, en genel anlamıyla varlığın ne olduğunu, hangi tür
varlıkların bulunduğunu, var olan şeylerin nasıl bir gerçekliğe sahip olduğunu
ve varlıklar arasındaki temel ilişkilerin neler olduğunu araştıran felsefe
dalıdır. Felsefe tarihinde ontoloji çoğu zaman yalnızca “var olan nedir?”
sorusuyla sınırlı kalmamış; gerçekliğin temel yapısı, insanın dünyadaki yeri,
ruh, madde, zaman, neden, amaç ve Tanrı gibi son derece kapsamlı sorunlarla da
ilgilenmiştir. Bu nedenle ontoloji, insanın dünyayı ve kendisini anlama
çabasının en temel alanlarından biri olarak görülmüştür.
Ancak ontolojinin doğrudan bir “bilgelik konusu” hâline
getirilmesi, yani ontolojik düşüncelerin yalnızca varlığın yapısını araştırmak
yerine insanın nasıl yaşaması gerektiğini belirleyen kesin bir bilgelik kaynağı
olarak görülmesi bazı önemli sorunlara yol açabilir. Çünkü “varlık hakkında
doğru bilgi” ile “nasıl yaşanması gerektiği hakkında doğru bilgi” aynı şey
değildir. Bir şeyin ne olduğunu bilmek, o şey karşısında nasıl davranılması
gerektiğini kendiliğinden göstermez. Ontolojinin bilgelikle özdeşleştirilmesi
bu iki alan arasındaki ayrımın ortadan kalkmasına neden olabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder