bilgelik nedir
Bilgeliğin
doğasını anlamaya çalışırken öncelikle onun yalnızca bilgiyle
özdeşleştirilemeyeceğini belirtmek gerekir. Antik Yunancadaki σοφία (sophia)
sözcüğünün tarihsel anlam alanı da bunu gösterir. Sophia, başlangıçta
yalnızca bugünkü anlamıyla “bilgelik” demek değildi; zanaatta ustalık, el
becerisi, müzikte yetkinlik, pratik kavrayış, sağduyu, beceriklilik ve daha
yüksek türden bilgi gibi anlamları kapsıyordu. Bu nedenle bilgelik kavramının
ilk biçimlerinde bilmek ile yapabilmek, kavramak ile uygulamak, düşünmek ile
eylemek arasında bugünkü kadar kesin bir ayrım bulunmaz. Bir marangozun işini
ustalıkla yapması, bir müzisyenin enstrümanında yetkinleşmesi veya bir devlet
adamının siyasal meseleleri doğru değerlendirebilmesi aynı anlam alanı
içerisinde düşünülebiliyordu. Buradan hareketle bilgelik, başlangıçta belirli
bir nesne hakkında edinilmiş bir bilgi olmaktan çok, insanın dünyayla ve
şeylerle doğru bir ilişki kurma yeteneği olarak görülebilir.
Bu
nedenle bilgi ile bilgelik arasında temel bir ayrım yapmak gerekir. Bilgi, bir
şey hakkında sahip olduğumuz içeriktir; bilgelik ise sahip olduğumuz bilgiyi
yaşam içerisinde nasıl kullanacağımızla ilgilidir. İnsan çok şey bilebilir,
fakat bildiklerini doğru zamanda, doğru biçimde ve doğru amaç doğrultusunda
kullanamayabilir. Örneğin bir insan öfkenin insan davranışlarını nasıl
etkilediğini teorik olarak çok iyi biliyor olabilir. Ancak kendisi
öfkelendiğinde bu bilginin farkında olmayabilir ve öfkesinin yönlendirmesiyle
hareket edebilir. Buna karşılık bilgece davranmak, kişinin kendi öfkesini fark
etmesini, bu duygunun yargısını etkileyebileceğini anlamasını ve buna göre
davranmasını gerektirir. Burada yalnızca bilgi değil, öz-farkındalık, deneyim,
ölçülülük, yargı ve eylem birlikte çalışmaktadır. Bilgelik tam da bu unsurların
belirli bir durumda anlamlı bir bütünlük içerisinde kullanılabilmesidir.
Bu
açıdan bilgelik, bilgi miktarının artmasıyla otomatik olarak ortaya çıkan bir
şey değildir. Hatta insanın bilgisi arttıkça kendi bilgisinin sınırlarını daha
açık biçimde fark etmesi mümkündür. Sokrates'in felsefi önemi de burada ortaya
çıkar. Sokrates'in bilgeliği her şeyi bilmesinden değil, bilmediğini
bilmesinden kaynaklanır. Onun tavrı “Ben biliyorum” biçimindeki bir kesinlikten
ziyade “Bildiklerimin sınırının farkındayım” biçimindedir. Ancak bu durum
sıradan bir bilgisizlik değildir. Cehalet, bilmediğini bilmemektir; Sokratik
tutum ise bilmediğini bilmek ve bu bilgisizlikten hareketle soru sormaktır.
Böylece bilgisizlik araştırmanın sonu değil, başlangıcı haline gelir. Bilgelik
bu anlamda insanın kendi epistemik sınırlarını fark etmesiyle birlikte ortaya
çıkan bir açıklık durumudur.
Burada
filozof ile bilge arasındaki ilişki önem kazanır. Philosophia sözcüğü
kelime anlamıyla “bilgelik sevgisi”dir. Filozof, bilgeliğe sahip olduğunu ilan
eden kişi olmaktan çok bilgeliği arayan kişidir. Bu nedenle filozofun konumu
tamamlanmışlık değil, yönelim ve arayışla belirlenir. Filozof ile bilge
arasındaki mesafe felsefenin kendisini mümkün kılan mesafedir. Eğer filozof
bilgeliğe bütünüyle sahip olduğunu düşünseydi artık araştırmaya, sorgulamaya ve
kendisini düzeltmeye ihtiyaç duymazdı. Oysa felsefi düşünce, insanın henüz
sahip olmadığı bir şeyi aramasından doğar. Bu nedenle bilgelik bir mülk, bir
statü veya tamamlanmış bir zihinsel durum olmaktan ziyade bir yönelim olarak
anlaşılabilir.
Bu
noktada “hakikat sevgisi” ifadesi de özel bir anlam kazanır. Filozofun
sevdiğini söylediği hakikat, müzik, kitap, seyahat veya belirli bir insan gibi
doğrudan gösterilebilen empirik bir nesne değildir. “Müziği seviyorum”
dediğimizde sevdiğimiz şeyi belirli deneyimler üzerinden gösterebiliriz. Fakat
“hakikati seviyorum” dediğimizde aynı türden bir nesneye yönelmiş olmayız.
Hakikat, tek tek nesnelerden biri değildir. Örneğin “kar yağıyor” önermesinin
doğru veya yanlış olduğunu araştırabiliriz; fakat “hakikat” bu önermenin
kendisi gibi bir nesne değildir. Hakikat, önermelerin doğruluğu ve gerçeklikle
ilişkileri hakkında konuşmamızı mümkün kılan daha üst düzey bir kavramdır. Bu
nedenle filozofun hakikate yönelimi, hazır ve tamamlanmış bir nesneye sahip
olma ilişkisi değildir. Filozof hakikati elinde tutmaz; hakikate doğru yönelir.
Bu
durum, hakikati matematiksel bir işlemin sonucundan ayırmayı da mümkün kılar.
25 × 25 işleminin sonucu 625'tir. 625, belirli bir işlem sonucunda
çıkarılmıştır ve bu nedenle belirli bir biçimde elde edilebilir, gösterilebilir
ve doğrulanabilir. Fakat hakikat, bu şekilde çıkarılmış tekil bir sonuç
değildir. Hakikat, tek tek doğru önermelerin toplamı veya onların arkasında
duran hazır bir nesne olarak düşünülemez. Bu nedenle “hakikati sevmek”, “625'i sevmek”
gibi bir şey değildir. Filozofun sevgisi, tamamlanmış bir sonuca değil,
araştırmanın kendisini yönlendiren bir ufka yönelmiştir. Hakikat bu anlamda
felsefi araştırmanın nesnesinden çok ufkudur.
Bilgelik
ile deneyim arasındaki ilişki de burada önem kazanır. Deneyim tek başına
bilgelik değildir. İnsan uzun yıllar yaşayabilir, çok sayıda olayla
karşılaşabilir ve çok büyük deneyimler biriktirebilir; fakat bu deneyimlerden
hiçbir sonuç çıkarmayabilir. Aynı hatayı defalarca tekrarlayan bir insanın uzun
bir “deneyim” geçmişi olabilir, fakat bu deneyim zorunlu olarak bilgeliğe
dönüşmez. Deneyimin bilgeliğe dönüşebilmesi için yaşananların düşünülmesi,
anlamlandırılması ve kişinin kendi yaşamına ilişkin bir kavrayışa
dönüştürülmesi gerekir. Bu nedenle deneyim ile bilgelik arasındaki temel
bağlantı yaşanan olayların sayısı değil, onların nasıl işlendiğidir. Yaşantı,
üzerinde düşünülüp anlamlandırıldığında bilgiye; bilgi yaşam içerisinde
sınandığında ise daha derin bir kavrayışa dönüşebilir.
Burada
düşünmek ile zihinsel geviş getirmek arasında da bir ayrım yapmak gerekir. Bir
düşüncenin zihinde sürekli dönüp durması, onun anlaşılmış olduğu anlamına
gelmez. İnsan geçmişte yaşadığı bir olayı tekrar tekrar düşünebilir ve yine de
o olaydan hiçbir yeni kavrayış elde edemeyebilir. Bilgelik açısından önemli
olan düşüncenin niceliği değil, dönüştürücü niteliğidir. Gerçek düşünme,
deneyimi yeniden anlamlandırır; kişinin kendisine, başkalarına veya dünyaya
bakışında bir değişiklik meydana getirir. Bu nedenle bilgelik yalnızca çok
düşünmek değil, düşüncenin yaşam üzerinde bir dönüşüm yaratabilmesidir.
Antik
Yunan düşüncesinde σοφία ile φρόνησις (phronesis) arasındaki ayrım da bu
noktada önem kazanır. Sophia daha çok teorik bilgeliği ifade ederken, phronesis
pratik bilgelikle ilişkilendirilir. Pratik bilgelik yalnızca bir işi nasıl
yapacağını bilmek değildir. Belirli bir durumda neyin yapılması gerektiğini,
bunun ne zaman ve nasıl yapılmasının uygun olduğunu, hangi sonuçları
doğuracağını ve başka insanların bundan nasıl etkileneceğini
değerlendirebilmektir. Bu nedenle pratik bilgelik bir reçete değildir. “Her
zaman doğruyu söyle” gibi genel bir ilke tek başına yeterli olmayabilir. Asıl
sorun, belirli bir durumda doğruyu söylemenin ne anlama geldiğini, nasıl
söyleneceğini, ne zaman söyleneceğini ve susmanın veya konuşmanın sonuçlarının
ne olacağını değerlendirebilmektir. Bilgelik tam da bu somut durum içerisinde
ölçüyü bulma yeteneğidir.
Bu
nedenle bilgelik kuralların mekanik biçimde uygulanmasına indirgenemez.
Metninizdeki “harfe karşı savaş” düşüncesi burada özel bir önem taşır. Bir yasa
veya ahlak ilkesi belirli bir amacı gerçekleştirmek için ortaya çıkabilir;
fakat zamanla yalnızca lafzına bağlı kalındığında kendi amacının karşısına
geçebilir. Cicero'nun “Summum jus, summa injuria” sözü, yani “en büyük hukuk en
büyük adaletsizliktir” ifadesi, bu tehlikeyi gösterir. Bir kuralın en katı
biçimde uygulanması her zaman adaleti sağlamayabilir. Bilge kişi yalnızca
“Kural nedir?” diye sormaz; “Bu kural neden vardır ve bu durumda gerçekten neyi
gerçekleştirmelidir?” sorusunu da sorar. Bu anlamda bilgelik, lafzın ötesinde
anlamı ve amacı kavrama yeteneğidir.
Bilgelik
bu nedenle ihtiyatla da özdeş değildir. İhtiyat riskleri azaltmaya ve
tehlikelerden kaçınmaya yönelir. Oysa bazı durumlarda bilgece davranmak risk
almayı gerektirebilir. Hakikati söylemek, adaletsizliğe karşı çıkmak, bir
başkasını savunmak veya yeni bir düşünceyi ortaya koymak belirli riskleri
beraberinde getirebilir. Bu nedenle bilgelik, riskin tamamen ortadan
kaldırılması değildir. Bilgelik, hangi riskin neden alınabileceğini, hangi
riskin gereksiz olduğunu ve bir eylemin muhtemel bedellerini değerlendirebilme
yeteneğidir. Başka bir ifadeyle bilgelik, güvenli olanı seçmekle değil,
güvenlik ile değer arasındaki ilişkinin ne olduğunu anlayabilmekle ilgilidir.
Aynı
şekilde bilgelik zekâ ile de özdeş değildir. Zekâ, yeni ve zor problemleri
anlama ve çözme kapasitesidir. Bilgelik ise bunun ötesinde, hangi problemin
çözülmesi gerektiğini ve bir problemin çözülmesinin gerçekten iyi bir sonuç
üretip üretmeyeceğini sorgular. Zekâ “Bunu nasıl yapabilirim?” sorusuna güçlü
bir cevap verebilir. Bilgelik ise “Bunu yapmalı mıyım?”, “Bunun sonuçları ne
olacaktır?”, “Kimler bundan etkilenecek?” ve “Bunun yerine başka bir şey
yapılabilir mi?” sorularını gündeme getirir. Böylece bilgelik zekâyı
yönlendiren daha geniş bir değerlendirme ufku oluşturur.
Bilgelik
ile ahlak arasındaki ilişki de benzer biçimde karmaşıktır. Bilgelik ahlaki bir
boyut taşır; fakat yalnızca mevcut ahlak kurallarına itaat etmek değildir.
Çünkü belirli bir toplumda “iyi” kabul edilen şeyin kendisi de sorgulanabilir.
Bilge kişi yalnızca “İyi nedir?” diye değil, “Neden bunu iyi kabul ediyoruz?”
ve “Bu iyilik anlayışı gerçekten adil sonuçlar üretiyor mu?” diye de sorabilir.
Bu nedenle bilgelik bazen gelenekleri koruyabilir, bazen de geleneklerin
sorgulanmasına yol açabilir. Bilgelik hem muhafaza edici hem de dönüştürücü
olabilir. Onu belirleyen şey, önceden belirlenmiş olarak geleneği koruması veya
reddetmesi değil, belirli durumda neyin anlamlı ve haklı olduğunu
sorgulayabilmesidir.
Bu
açıdan metninizdeki peygamber ile yazıcı karşıtlığı da anlamlıdır. Yazıcı
mevcut düzenin lafzını koruyan figürü, peygamber ise mevcut düzenin anlamını
yeniden sorgulayan figürü temsil edebilir. Yazıcı “Yasa budur” derken,
peygamber “Yasanın amacı nedir ve biz gerçekten bu amaca uygun mu yaşıyoruz?”
sorusunu gündeme getirebilir. Buradaki mesele birinin diğerinden mutlak olarak
daha bilge olduğunu söylemek değildir. Asıl mesele, bilgelik ile gelenek
arasındaki ilişkinin her zaman basit olmamasıdır. Bir geleneği korumak da
bilgelik gerektirebilir; geleneğin artık kendi amacına hizmet etmediğini görmek
de.
Buradan
otorite ile bilgelik arasındaki gerilime ulaşabiliriz. Otorite çoğu zaman
kesinlik üretmek ister. Bilgelik ise kesinliğin sınırlarını sorgular. Otorite
“Benim söylediğim doğrudur” diyebilir; bilgelik ise “Bunu hangi gerekçeyle
söylüyorsun?” diye sorar. Bu nedenle bilgelik kendisini mutlak bir otoriteye
dönüştürdüğü anda kendi doğasına aykırı bir durumla karşılaşabilir. “Ben
bilgeyim ve dolayısıyla söylediklerim tartışılmaz” diyen kişi, bilgeliğin
eleştirel ve sorgulayıcı karakterini kaybetme tehlikesi taşır. Bilgelik,
kendisini bile sorgulayabilme kapasitesini koruduğu ölçüde canlı kalır.
Bu
durum bizi öz-farkındalık problemine getirir. Bilgelik yalnızca dış dünyayı
anlamak değil, kişinin kendi düşünme biçimini de anlayabilmesidir. İnsan neyi
bildiğini, neyi bilmediğini, neden belirli bir şeye inandığını, hangi
korkularının ve arzularının kararlarını etkilediğini, hangi önyargıları
taşıdığını fark edebilmelidir. Bu nedenle bilgelik bir tür ikinci dereceden
bilinçtir. İnsan yalnızca “Dünya nedir?” diye sormaz; “Ben dünyayı nasıl
görüyorum?” ve daha da önemlisi “Dünyayı böyle görmeme neden olan şey nedir?”
diye sorar. Kendisine dışarıdan bakabilme kapasitesi, bilgeliğin temel
unsurlarından biridir.
Bu
noktada bilgelik bir tür kendilik mesafesi olarak da düşünülebilir. Bilge kişi
kendi düşüncesiyle bütünüyle özdeşleşmez. “Ben böyle düşünüyorum, öyleyse bu
doğrudur” demek yerine, kendi düşüncesini de sorgulayabilir. Öfkelendiğinde
öfkesinin konuşuyor olabileceğini, korktuğunda korkusunun kararını etkiliyor
olabileceğini, bir şeye çok güçlü biçimde inandığında kendi inancının
kaynaklarını araştırması gerektiğini fark edebilir. Böylece bilgelik, insanın
kendi düşüncelerini mutlaklaştırmama kapasitesi haline gelir.
Bilgeliğin
belki de en önemli özelliklerinden biri şaşırma yeteneğini korumasıdır. Eğer
bilgelik her şey hakkında son cevaba sahip olmak anlamına gelseydi, insanın
dünyaya duyduğu merak zamanla yok olabilirdi. Oysa felsefi yaşamın temelinde
şaşırma vardır. İnsan bildiği şeylerin içinde bile yeni sorular görebiliyorsa
düşünmeye devam eder. Bu nedenle bilgelik dünyayı sıradanlaştırmak değil,
bilinenin içerisinde bilinmeyeni fark edebilmek anlamına da gelir. Bilge insan
bütün soruların cevaplarını tüketmiş insan değil, dünyanın kendi kavramlarından
daha büyük olabileceğini kabul eden insandır.
Burada
sizin metninizdeki “bilge biri olmaya değmez” düşüncesi daha derin bir anlam
kazanır. Bu ifade bilgeliğin reddedilmesi olarak değil, bilgeliğin bir mülkiyet
haline getirilmesine karşı bir uyarı olarak okunabilir. İnsan “Artık bilgeyim”
dediği anda kendisini tamamlanmış kabul edebilir. Oysa tamamlanmışlık düşüncesi
merakı, sorgulamayı ve şaşırmayı azaltabilir. Buna karşılık “Bilgeliğe
yöneliyorum ama ona sahip olduğumu iddia etmiyorum” diyen insan sürekli
öğrenmeye açık kalır. Böylece bilgelik bir son durum olmaktan çıkar ve yaşam
boyunca sürdürülen bir hareket haline gelir.
Bu
açıdan bilgelik bir “sonuç” değil, bir “süreç” olarak anlaşılmalıdır. İnsan
deneyimler, düşünür, yanılır, yanılgısını fark eder, kendi düşüncesini yeniden
değerlendirir ve gerektiğinde değiştirir. Bilgelik bu hareketin tamamlanması
değil, bu hareketi sürdürebilme kapasitesidir. Dolayısıyla bilgelik, bilginin
sona erdiği yer değil, bilginin kendi sınırlarını fark ettiği ve bu sınırların
ötesine açık kalmayı öğrendiği yerdir.
Bilgelik
aynı zamanda yaşanmış bilgi olarak düşünülebilir. Bir şeyi teorik olarak bilmek
ile onun hayat içerisinde anlamını kavramak birbirinden farklıdır. Ölüm
hakkında bilgi sahibi olmak ile ölüm deneyimiyle karşılaşmak, aşk hakkında
kitap okumak ile aşkı yaşamak, başarısızlık hakkında düşünmek ile
başarısızlıkla yüzleşmek aynı şey değildir. Yaşantı, insanın daha önce sahip
olduğu bilgilerin anlamını değiştirebilir. Ancak yaşantının kendisi de otomatik
olarak bilgeliğe dönüşmez. Bunun için insanın yaşadığı şeyi düşünmesi,
anlamlandırması ve kendi hayatında yeniden konumlandırması gerekir. Bilgelik
böylece bilginin yalnızca zihne eklenmesi değil, kişinin dünyayı görme
biçiminin dönüşmesi haline gelir.
Bu
yüzden bilgelik bütünsel bir kavrayış gerektirir. Bilgece bir karar yalnızca
“Bana ne kazandırır?” sorusuyla verilmez. Aynı zamanda “Başkalarını nasıl
etkiler?”, “Uzun vadede ne olur?”, “Bu karar hangi değerleri varsayıyor?”, “Ben
burada neyi göremiyor olabilirim?” ve “Başka bir seçenek var mı?” gibi sorular
da dikkate alınır. Bilgelik farklı perspektifleri aynı düşünme alanında
tutabilme kapasitesidir. Kendi bakış açısını mutlaklaştırmadan farklı
ihtimalleri değerlendirebilmek, bilgece düşünmenin temel özelliklerinden
biridir.
Bütün
bunları bir araya getirdiğimizde bilgelik, doğru cevapları ezberlemekten çok
doğru yargının nasıl oluşturulacağını bilmek olarak anlaşılabilir. Bilge kişi
her durumda ne yapılacağını önceden bilen kişi değildir. Daha ziyade,
karşılaştığı yeni durumda hangi bilgilerin önemli olduğunu, hangi değerlerin
çatıştığını, hangi sonuçların ortaya çıkabileceğini, kendi bakışının hangi
sınırları taşıdığını ve hangi eylemin bu somut koşullar içerisinde anlamlı
olduğunu değerlendirebilir. Bu nedenle bilgelik bir davranış listesi değil,
durumlara göre ölçü bulabilme yeteneğidir.
Ancak
bilgelik yine de yanılmazlık değildir. Bilge insan da yanılabilir, eksik
bilgiye sahip olabilir ve kendi döneminin önyargılarını taşıyabilir. Bilgelik
ile hakikati özdeşleştirmemek gerekir. Hakikat araştırmanın ufkudur; bilgelik
ise bu araştırmayı nasıl sürdüreceğimizle ilgili bir yaşam biçimidir. Bu
nedenle bilge insanın söylediği her şey doğru olmak zorunda değildir.
Bilgeliğin önemli bir özelliği, kendi yanılabilirliğinin farkında olmasıdır.
Sonuç
olarak bilgeliği, insanın sahip olduğu bilgileri, deneyimleri, değerleri,
duyguları, başkalarının perspektiflerini ve kendi sınırlılığının bilgisini
belirli bir durumda anlamlı bir bütün içerisinde birleştirerek ölçülü ve
gerekçelendirilmiş bir yargıya ulaşabilme ve bu yargıyı yaşam içerisinde
sınayabilme kapasitesi olarak tanımlamak mümkündür. Fakat bilgelik bundan da
fazlasıdır. Çünkü bilge kişi yalnızca doğru bir yargıya ulaşmaya çalışmaz;
ulaştığı yargının da mutlak olmayabileceğini bilir. Bu nedenle bilgelik, kendi
yargısını da yargılayabilme yeteneğidir.
Bu
bakımdan bilgi, “Neyi biliyorum?” sorusuyla; zekâ, “Bunu nasıl anlayabilir veya
çözebilirim?” sorusuyla; yargı, “Bu durumda ne yapmalıyım?” sorusuyla; bilgelik
ise bütün bu soruların yanında “Bütün bunları hangi sınırlar, hangi değerler,
hangi sonuçlar ve hangi insanî bağlam içerisinde değerlendirmeliyim?” sorusuyla
ilgilidir. Bilgelik diğerlerinin üzerine eklenen ayrı bir bilgi miktarı değil,
onların nasıl kullanılacağını belirleyen daha geniş bir yönelimdir.
Sonunda
tekrar philosophia kavramına dönebiliriz. Filozof, bilgeliğe sahip
olduğunu ilan eden değil, bilgeliği seven ve ona doğru yönelen kişidir. Bu
nedenle felsefenin özü tamamlanmış olmakta değil, tamamlanmamışlığın farkında
olarak araştırmayı sürdürmektedir. Bilgelik bir mülkiyet olmaktan çıkarılıp bir
yaşam biçimi olarak düşünüldüğünde, “bilge olmamak” artık bir eksiklik değil,
düşüncenin açık kalmasının koşulu haline gelir. Filozof bilgeliği arar ama
kendisini bilge ilan etmez; hakikati sever ama ona sahip olduğunu düşünmez;
öğrenir ama öğrenmenin sona erdiğine inanmaz; deneyimler ama deneyimini
mutlaklaştırmaz; düşünür ama kendi düşüncesini de sorgular.
Bu
nedenle bilgeliğin en derin anlamı belki de insanın bütün cevaplara sahip
olması değil, “Henüz görmediğim ne var?” sorusunu kaybetmemesidir. Bilgelik,
bilmenin sona erdiği yer değil, bilmenin kendi sınırını fark ettiği ve bu
sınırın ötesine açık kalmayı öğrendiği yerdir. Bilge insan dünyaya verecek
bütün cevaplarını tüketmiş insan değil, dünyanın kendisini aşabileceğini hâlâ
kabul eden insandır. Felsefe de tam bu noktada yaşamaya devam eder: insan
hakikate sahip olduğu için değil, hakikate sahip olmadığını bilerek onu aramayı
sürdürdüğü için filozof olur.
Fikrinize sağlık hocam. Bugün de zihnimizi güzelce besledik.
YanıtlaSil