METAFİZİKTE TEMELLENDİRME
Metafiziğin amacı varlığın mahiyetini
açıklamak ve görünür dünyanın ardındaki temel düzeni de araştırmaktır. Bu süreç
Antik Yunan'daki arkhe arayışıyla başlar. Töz, öz, nedensellik, Tanrı ve mutlak
varlık kavramları etrafında şekillenir. sistemlere dönüşür. Bu sistemler tek
tek varlıkları açıklamakla yetinmez. Evrenin bütünsel gerçekliğine anlam vermek
için en genel ilkeye ulaşmayı hedefler.
Ancak bu iddialı amaç,
kaçınılmaz bir mantıksal güçlük doğurur: Sistemik
bütünlüğü sağlayan bu kuşatıcı ilke neye dayanarak zorunludur? Zorunluluğunu nedeni
kendisi midir? yoksa başka bir ilkeden mi?" (veya: "Zorunluluğunu
kendisinden mi alır, yoksa başka bir ilkeden mi türetir? Yoksa
başka bir ilkede midir? Bir ilke zorunluğunu kendinden alırsa, bu onun hem
açıklayan hem de açıklanan olması anlamına gelmez mi, sonuçta tek açıklama
ilkesi olma özelliği olmasını yitirmez mi?
Eğer söz konusu ilke zorunlu oluşunu başka bir ilkeden alıyorsa, bu defa
ikinci ilkenin de temellendirilmesi gerekecektir. Bu durum, mantıksal açıdan
çözümsüz bir sonsuz geri gitmedir. O zaman metafizik
yalnızca varlığın mahiyeti probleminden ibaret olamaz. Kurucu ilkelerinin
meşruiyetini temellendirme kriziyle de yüz yüze gelir.
Bu sorun Münchhausen Üçlemiyle[1]*
sistematik biçimde ifade edilebilir. Söz konusu üçlem, Agrippa'ya uzanan
kuşkucu temellendirme problemine dayanır. Çağdaş epistemolojide belirginleşir.
Üçlem şöyledir: Her nihai temel bulma
iddiası şu üç çıkmazdan biriyle karşı karşıya kalır Sonsuzca geri gitme,
döngüsellik ve nedenler zincirini keyfi olarak durdurma (aksiyomatik
temellendirme).
Üçlemin metafiziğe uygulanması şunu ortaya
koyar: Metafizik ilkeler mutlak ve tartışılmaz temeller gibi görülemezler.
Bunun nedeni filozofların yeterince güçlü kanıtları olmaması değildir. Krizin
nedeni gerekçelendirmenin bizzat kendi doğasıdır.
Üçlem, metafiziğin karşılaştığı tarihsel ya da
yöntemsel bir zorluk değildir. Bu, epistemolojik bir sınır problemidir.
Varlığın nihai temelini arayan metafizik kendi bilgi iddialarının nihai
temelini de açıklamak zorundadır. Tam bu noktada bir aporia (çıkmaz) belirir:
Mutlak temellendirme arayışı, kendi mantıksal sınırlarını zorladıkça kendi
imkânını ortadan kaldıran öz-çökertici bir yapıya bürünür.
1.
Münchhausen Üçlemi ve mutlak temellendirmenin yapısal güçlüğü
Üçlem temel bir ilkeye dayanır: Bir iddiayı
doğrulamak için başka bir iddiaya başvuru zorunludur. Hiçbir önerme sırf ileri
sürüldü diye doğru sayılamaz; epistemik ve rasyonel gerekçeleri de gösterilmelidir. Ne var ki bunlar da ek
gerekçelere ihtiyaç duyar. Bir filozof evrenin zorunlu bir ilk nedeni olduğunu
öne sürdüğünde, bu iddia tek başına kanıt değildir. Evrende gözlemlenen değişim
olgusundan doğrudan ve zorunlu bir mantıksal türetmeyle "ilk neden"e
ulaşmak mümkün değildir. Metafizikçi ilk nedene ulaşmak için gözlemde
verilmeyen ve gözlemi aşan sözde
rasyonel, gerçekte a priori bir dizi metafizik ön kabullere
başvurur:
- Her değişim mutlaka bir açıklanmalıdır
- Her olumsal varlığın bir nedeni
vardır.
- Nedensellik ilkesi yalnızca tek tek şeyler için değil, evrenin
bütünü için de geçerlidir.
Fakat bu ön kabullerin her biri yeni bir kanıt
talebi doğurur. Süreç kesintisiz devam eder. Bu, noktada üç olasılık ortaya
çıkar.
a)
Birinci olasılık, her gerekçenin
başka bir gerekçeye ihtiyaç duyması ve zincirin hiç sona ermemesidir.
b)
İkinci olasılık, önermelerin
birbirini destekleyerek başlangıçtaki iddiaya geri dönmesidir.
c)
Üçüncü olasılık, gerekçelendirme
sürecinin belirli bir noktada durdurulması ve artık gerekçe talep
edilmemesidir.
Bu üç seçenek metafizik sistemlerde temel bir
gerilimdir. Metafizikçi bir yandan varlığın bütününü açıklayacak nihai bir ilke
arar. Nihai bir ilke arayışı şu iki açıklamanın yapılmasıyla meşrudur:
- Zihin, neden
nihai bir ilke aramak ihtiyacı duyar?
- Söz konusu
ilkeyi kendinden öncekilerden ayıran ve onu gerçekten "nihai"
kılan şey nedir?
Açıklama
için sunulan her yeni gerekçe, o ilkeyi son olmaktan çıkarır; onu kendinden
öncekilere bağımlı kılar ve nihailiğini gölgeler. Burada mesele açıklamaların
başarısızlığı değildir. Esas mesele şudur: Her şeyi kanıtlayan, fakat kendisi
kanıta ihtiyaç duymayan mutlak bir başlangıç noktası bulunabilir mi?
Bu problemi ele almaya çalıştığımızda üçlemin
metafizik bakımından önemi burada ortaya çıkar. Metafizik, varlığın temelini
açıklamak için bir ilk ilke koyar. Ancak bu ilkenin kendisi sorgulamadan muaf
tutulabilir mi? Eğer bu ilke sorgulanabilirse, en temel olma özelliğini
kaybeder. Çünkü kendisi de yeni bir kanıta ihtiyaç duyar. Bu durumda süreç,
olayların nedenlerini açıklamaktan çıkar. Mesele, sunulan ilkeyi kanıtlama
problemine dönüşür. Sonuçta mutlak temel arayışı, çözümsüz bir gerekçelendirme
çıkmazına girer. Bu yüzden metafiziğin karşılaştığı asıl zorluk, doğru ilkeyi
seçmek değildir. Asıl mesele, seçilen herhangi bir ilkenin nasıl "mutlak
temel" sayılabileceğidir. Çünkü bir ilkeyi en başa koymak yetmez; onun
neden ilk olması gerektiğini de kanıtlamak gerekir. Dolayısıyla temel sorun
ilkenin içeriği değil, o ilkenin nie dokunulmaz olduğunu açıklamaktır.
2.
Sonsuzca geri gitme: Metafiziğin nihai açıklamaya ulaşamaması
Üçlemin ilk çıkmazı sonsuzca geri gitmedir.
Bir önermenin gerekçesi başka bir önermeye dayandırılır. İkinci önerme de kendi
gerekçesine ihtiyaç duyar. Böylece her gerekçe yeni bir talep doğurur ve zincir
sonlanmadan devam eder.
Metafizik açısından sonsuzca geri gitme
varlığın ilk ilkelerini açıklama girişiminde çok nettir. Her şeyin bir nedeni
vardır" demek tek başına yeterli değildir. Bir metafizikçi bu ilkeyi öne
sürüyorsa, öncelikle ilkeyi kabul etmenin gerekçesini göstermelidir.
Nedensellik deneyimden çıkarılıyorsa, yalnızca gözlenen olayların düzenliliği
bilinir. Bundan, tüm varlığın zorunlu bir nedensel düzene sahip olduğu sonucu
çıkmaz. Bu geçiş için ayrıca gerekçe gerekir. Belirli olaylar arasındaki
neden-sonuç ilişkilerini gözlemlemek, evrenin tamamının bir nedeni olması
gerektiğini söylemekle aynı şey değildir. İlki deneyimdeki ilişkilerle
sınırlıdır. İkincisi ise deneyimin bütününe ve ötesindeki gerçekliğe dair genel
ve spekülatif bir iddiadır.
Metafizikçi bu geçişi açıklamak için şöyle
daha genel bir ilkeye başvurabilir: Her olumsal varlığın bir açıklaması
bulunmalıdır. Ancak bu kez bütün olumsal varlıkların açıklanması gerektiği
ilkesinin kendisi sorgulanabilir. Bu zorunluluk gerçekliğin yapısına mı aittir,
yoksa insan aklının açıklama arayışından mı kaynaklanır? Gerçekliğe ait olduğu
söyleniyorsa bu iddia nasıl bilinebilir? Aklın bir ilkesi olduğu söyleniyorsa,
aklın bu ilkesinin gerçekliğe uygulanmasının neden geçerli olduğu
açıklanmalıdır. Böylece metafizik, varlığı açıklamak için kullandığı genel
ilkelerin de açıklanmasını talep eden bir zincirin içine girer.
Şematik olarak: (P₁ ← P₂ ← P₃ ← P₄ ← …). Her
önerme kendisinden başka bir önermeyle gerekçelendirilir. Zincirin belli bir
noktasında gerekçelendirme talebinin neden sona ermesi gerektiği
gösterilemezse, nihai temele ulaşma girişimi sürekli ertelenir.
2.1.
İlk neden düşüncesinin karşılaştığı güçlük
Sonsuzca geri gitme, özellikle ilk neden
düşüncesinde gerilim oluşturur. Aristoteles, hareketin açıklanması bağlamında
hareketsiz hareket ettirici öğretisini geliştirmiştir. Sonraki kozmolojik
kanıtlar da bu öğretiden yararlanır. Bu kanıtlar, açıklama zincirinin sonsuza
kadar devam edemeyeceği düşüncesine dayanır. Metafizikçinin amacı, her şeyi
açıklayan bir ilk ilkeye ulaşmaktır. Böylece gerilemeyi sona erdirmek ister.
Ancak gerilemenin sona erdirilmesi yeterli değildir. Bu, ilk nedenin varlığının
kendiliğinden kanıtlandığı anlamına gelmez. Kuşkusuz her değişimin bir
açıklaması olmalıdır. Ama bundan zorunlu
olarak tek bir ilk nedenin bulunduğu sonucu çıkmaz. Dahası, ilk nedenin başka
bir nedene ihtiyaç duymadığı ileri sürüldüğünde şu soru ortaya çıkar: Diğer
varlıklar için geçerli olduğu düşünülen açıklama talebi niçin ilk neden bakımından geçerli değildir?
Her şeyin bir nedeni olması gerektiği söyleniyorsa, ilk neden bu ilkenin
dışında nasıl bırakılmaktadır? Yalnızca belirli türden varlıkların nedenlere
ihtiyaç duyduğu söyleniyorsa, bu ayrımın hangi gerekçeyle yapıldığı
açıklanmalıdır. Klasik ilk neden argümanlarını savunanlar şunu ileri
sürebilirler: İlk neden diğer
varlıklarla aynı kategoride değildir, o zorunlu varlıktır ya da şöyle diyebilirler: Nedensellik ilkesi
yalnızca belirli varlık türlerine uygulanır. Bu cevaplar anlamlı felsefi
savunmalar oluşturabilir. Ancak her durumda söz konusu ayrımı gerekçelendirmelidir.
Dolayısıyla ilk neden düşüncesi sonsuz geri gitme sorununa önemli bir cevap
olmakla birlikte, temellendirme sorununu bütünüyle ortadan kaldırmaz. Sorun,
ilk nedenin kavramsal olarak tanımlanabilmesinden çok, onun gerçekten var
olduğunun ve açıklama zincirini sona erdirme hakkına sahip olduğunun nasıl gösterileceğidir.
2.2.
Açıklamanın ertelenmesi ve nihai temel sorunu
Sonsuz geri gitmenin metafizik açısından temel
sonucu, açıklamanın sürekli ertelenmesi ihtimalidir. Bir varlık başka bir
varlıkla, ikinci varlık üçüncü bir varlıkla açıklanıyorsa ve bu zincirin neden
nihai bir açıklamaya ihtiyaç duyduğu gösterilemiyorsa, metafiziğin nihai temel
arayışı tamamlanamaz. Bu nedenle eleştirinin en güçlü biçimi, sonsuzluğun
kendisini doğrudan reddetmek değil, sonsuz bir zincirin neden nihai
temellendirme talebini karşılamadığını göstermektir. Metafiziğin sorunu burada
belirginleşir: Amaç yalnızca ilişkileri açıklamaksa, sonsuz bir zincir bazı
koşullarda kabul edilebilir. Amaç bütün varlığı mutlak ve nihai bir ilkeden
hareketle temellendirmekse, sonsuz gerileme bu amaca ulaşılmasını engeller.
3.
Döngüsel temellendirme: Metafizik sistemin kendi kendisini doğrulaması
Üçlemin ikinci çıkmazı,
döngüsel temellendirmedir. Buradaki temel sorun, gerekçelendirme zincirinin
mantıksal bir sona ulaşmak yerine başladığı noktaya geri dönmesidir. Bu yapıda
bir A iddiası B ile, B iddiası C ile, C
iddiası ise dönüp tekrar A ile gerekçelendirilir:
Metafizik sistemlerdeki
döngüsellik, açık bir mantıksal tekrar şeklinde değil, el çabukluğuyla bir
kavramsal doğrulama döngüsü olarak işler. Bu süreç üç aşamada gerçekleşir:
- Ön Kabul ve
Çerçevenin Kurulması:
Filozof, varlığın bütününü açıklayacak a priori bir ilke veya kavramsal
bir çerçeve belirler (Örn: "Varlığın özü akıldır" veya "Her
şey belirli bir ereğe yönelmiştir").
- Yorumlama
(Veriyi Çerçeveye Uydurma):
Gözlemlenen tüm olgular ve varlık alanları, dışarıdan bağımsız bir ölçütle
incelenmek yerine, baştan kabul edilen bu ilkenin süzgecinden geçirilerek
yorumlanır.
- Kendi Kendini
Haklı Çıkarma (Döngünün Kapanması): İlkeye göre yorumlanıp biçimlendirilen olguların yine o ilkeye
kusursuz bir şekilde uyması, sanki bağımsız bir kanıt varmış gibi
gösterilerek ilk ilkenin doğruluğuna delil olarak sunulur.
Oysa burada gerçekliğin kendisi tarafsız bir şekilde
kanıt sunmamaktadır; zihin, kendi yarattığı kavramsal filtrenin ürettiği
sonuçları yine kendi öncülünü kanıtlamak için kullanmaktadır. Dolayısıyla
sistem, dış dünyadan bağımsız bir hakikate değil, kendi kurduğu çerçevenin
kendi içindeki tutarlılığına dayanmış olur.
3.1. Varlığın kendi kavramlarıyla açıklanması
Metafizikte sık karşılaşılan sorunlardan biri,
bir kavrama açıklayıcı işlev yüklenirken o kavramın kendisinin yeterince
açıklanmamasıdır. Örneğin "Varlık, bütün var olanların temelidir"
ifadesini ele alalım. Bu önermede kullanılan "varlık" kavramının
anlamı belirlenmeden, önermenin ne ölçüde açıklayıcı olduğu anlaşılamaz. Varlık,
bütün var olanların ortak adı olarak kullanılıyorsa, ifade yalnızca var
olanların ortak bir kavram altında toplandığını söylüyor olabilir. Bu durumda
açıklama gerçekliğin yapısı hakkında yeni bilgi sunmayabilir. Buna karşılık
varlık, var olanlardan ayrı ve onları meydana getiren bir gerçeklik olarak
düşünülüyorsa, bu kez böyle bir gerçekliğin var olduğu ve var olanlarla nasıl
ilişki kurduğu gösterilmelidir. Bu iki yaklaşım birbirinden farklıdır. "Varlık,
bütün var olanların temelidir",
bize yeni hiçbir bilgi vermeyip sadece aynı şeyi farklı kelimelerle
tekrar eden (totoloji / mantıksal döngü) ibarettir. “Varlık, bütün var
olanların ortak adıdır.”da "Varlık,
bütün var olanların temelidir"den
ayrı olarak gerekçelendirilmesi gereken ontolojik bir iddia vardır. Ontolojik iddiaya göre eğer Varlık'ı nesnelerden ayrı, kendi başına var
olan üst bir gerçeklik sayarsak, bu, mantıksal bir kelime oyunu olmaktan çıkar;
ancak bu defa da bu üst gerçekliğin gerçekten var olduğunu ve evreni nasıl
oluşturduğunu kanıtlamak zorunda kalırız.
Dolayısıyla bir kavramı açıklamanın temeli
sayma, o kavramın gerçekten açıklayıcı olduğunu tek başına göstermez.
Metafizikçi kavrama bir anlam vermekle yetinemez; onun gerçekliği nasıl
açıkladığını da ortaya koymalıdır. Oysa metafizikçi bunu asla
yapmaz. O nedenle metafizikçi işini yarıda bırakan bir görev insanı gibidir. Metafizikçinin
"işi yarıda bırakması", bir tembellikten değil, yöntemsel bir
yanılsamadan kaynaklanır. Metafizikçi, kavramsal düzenlemeyi ve gramatik
tanımlamayı, gerçekliğin kendisini açıklamak ile karıştırır. Oysa
bir harita çizmek, o haritanın gösterdiği araziyi yürünebilir kılmaz.
3.4. Tutarlılık ile doğruluk arasındaki ayrım
Döngüsel temellendirme eleştirisi metafiziğin
temel bir özelliğini sorgulamaya imkân verir: Bir sistemin bütünlüklü olması
onun doğru olduğu anlamına gelir mi? Bir metafizik sistem bütün kavramlarını
ortak bir ilkeye göre düzenleyebilir. Bu ilke farklı önermeleri birbirine
bağlayabilir ve görünüşte tutarlı bir açıklama meydana getirebilir. Ancak başka
bir metafizik sistem de farklı bir başlangıç ilkesinden hareket ederek benzer
bir bütünlük kurabilir. İki sistem de kendi ölçütleri bakımından tutarlı görünüyorsa,
yalnızca iç tutarlılığa başvurarak hangisinin gerçekliği daha doğru açıkladığına
karar vermek güçleşir. Bu noktada bağımsız gerekçeler, kavramsal açıklık,
argümanların geçerliliği ve mümkün olduğunda deneyimle ilişki gibi ölçütler
önem kazanır. Ancak bu ölçütlerin kendileri de belirli varsayımlara
dayanabilir. Böylece metafizik sistemlerin doğruluğunu değerlendirme problemi
daha genel bir bilgi kuramı sorununa dönüşür. Döngüsellik metafiziğin mutlaka
yanlış olduğunu göstermez. Fakat kendi içinde kapalı bir açıklama sisteminin
bağımsız gerekçelendirme olmadan kendisini doğrulamaya yetmeyeceğini ortaya
koyar.
4. Nedenler
Zincirinin keyfi olarak Durdurulması: İlk ilkelerin gerekçelendirilmeden kabul
edilmesi
Üçlemin üçüncü çıkmazı gerekçelendirme
zincirinin belirli bir noktada durdurulmasıdır. Bir önerme daha ileri gerekçe
sunulmadan temel kabul edilir. Metafizik sistemlerin büyük bölümü varlığın
temelini açıklamak için ilk ilkelere başvurur. Bu ilkeler nedensellik, yeter
sebep, töz, öz, zorunlu varlık, mutlak tin veya aklın zorunlu ilkeleri gibi
farklı biçimlerde ortaya çıkabilir. Bu ilkelerin bir teoride başlangıç noktası
olarak kullanılması tek başına sorun değildir. Her düşünsel etkinliğin belirli
kavramlara, çıkarım kurallarına ve yöntemsel kabullere dayanması mümkündür.
Sorun, bu ilkelerin neden kabul edilmesi gerektiği sorusunun cevapsız
bırakılması ve ardından onların tartışılmaz doğrular olarak sunulmasıdır.
Örneğin bir metafizikçi "Her şeyin bir nedeni vardır" önermesini
temel ilke olarak kabul edebilir. Ancak bu önermenin doğru olması için, filozof
deneyime, mantıksal zorunluluğa veya varlığın yapısına ilişkin bir argümana
başvurmalıdır. Yalnızca bu ilkenin apaçık olduğunu söylüyorsa, apaçıklığın
neden güvenilir bir doğruluk ölçütü olduğu sorusu ortaya çıkar. Bir filozofun
bir önermeyi açık, zorunlu veya tartışılmaz görmesi, onun gerçekliğe ilişkin
doğruluğunu kendiliğinden kanıtlamaz. Farklı filozoflar birbiriyle uyuşmayan
ilkeleri aynı derecede açık veya zorunlu kabul edebilir. Bu durumda hangi
ilkenin ayrıcalıklı olduğunu belirlemek için ek ölçütlere ihtiyaç duyulur.
4.1.
İlk nedenin ayrıcalıklı konuma yerleştirilmesi
İlk neden düşüncesinde nedenler zincirinin
keyfi olarak durdurulması problemi özellikle belirgindir. Metafizikçi bütün
varlıkların bir nedene ihtiyaç duyduğunu kabul ederek açıklama zinciri
oluşturur. Ardından bu zincirin ilk neden denilen noktada durması gerektiğini
ileri sürer. Ancak ilk nedenin diğer varlıklardan hangi bakımdan farklı olduğu
ve neden aynı açıklama talebine tabi olmadığı açıklanmalıdır. İlk nedenin
nedeni bulunmadığı söyleniyorsa bunun gerekçesi gösterilmelidir. İlk nedenin
zorunlu varlık olduğu ileri sürülüyorsa, zorunlu varlık kavramının anlamı ile gerçeklikte
böyle bir varlığın bulunduğu iddiası birbirinden ayrılmalıdır. Bir varlığın
tanım gereği zorunlu olarak tasarlanması, bu varlığın gerçekten var olduğunu
tek başına kanıtlamaz. Kavramsal tanım ile ontolojik varoluş iddiası arasında
gerekçelendirilmesi gereken bir geçiş vardır. Dolayısıyla ilk neden öğretisi
sonsuz gerilemeyi durdurmak için bir açıklama noktası belirler. Ancak bu
noktanın neden açıklama talebinden muaf tutulması gerektiğini göstermek
zorundadır. Bu güçlük Aristoteles'in hareketsiz hareket ettiricisi veya sonraki
geleneklerdeki zorunlu varlık kavramı gibi farklı yaklaşımlara aynı biçimde
uygulanamaz. Bu düşüncelerin her biri kendine özgü argümanlara dayanır. Bununla
birlikte hepsi bakımından ortak soru şudur: Açıklama zincirinin sona erdiği
ilkenin ayrıcalıklı statüsü nasıl gerekçelendirilmektedir?
4.2.
Apaçıklık ve aklın zorunlu ilkeleri
Metafizik düşüncede bazı önermeler aklın
zorunlu olarak kabul ettiği veya kendiliğinden açık olduğu gerekçesiyle temel
kabul edilir. Bu yaklaşımın en önemli güçlüğü apaçıklık ile doğruluğun
birbirinden ayrılması gerektiğidir. Bir önermenin açık görünmesi onun zorunlu
olarak doğru olduğu anlamına gelmez. Bir kavramın zihinde kolayca kavranması,
onun gerçeklikte karşılığı bulunduğunu göstermez. Belirli bir ilkenin düşünme
sürecinde vazgeçilmez görünmesi, onun deneyimden bağımsız bütün varlığı doğru
açıkladığını kanıtlamaz. Burada en az üç ayrı düzey ayrılmalıdır. İlk olarak
psikolojik apaçıklık vardır: Bir önerme kişiye açık veya kuşku götürmez
görünebilir. İkinci olarak mantıksal zorunluluk vardır: Bir önermenin belirli
mantıksal koşullar altında yanlış olamaması söz konusu olabilir. Üçüncü olarak
ontolojik zorunluluk vardır: Gerçekliğin belirli bir unsurunun başka türlü
olamayacağı ileri sürülebilir. Bu üç düzey birbirine indirgenemez. Psikolojik
apaçıklık mantıksal zorunluluğu göstermez. Mantıksal zorunluluk da tek başına
belirli bir varlığın gerçeklikte bulunduğunu kanıtlamaz. Bu nedenle metafizik
sistemler temel ilkelerini yalnızca apaçıklık veya zorunluluk iddiasıyla
savunduklarında, bu kavramların hangi anlamda kullanıldığını ve söz konusu
iddiayı nasıl desteklediğini ayrıca açıklamalıdır.
5. Metafiziğin kavramları ile gerçekliğin
yapısı arasındaki mesafe
Üçlem, metafizik sistemlerin gerekçelendirme
yapısını sorgularken daha geniş bir soruyu da gündeme getirir: Bir düşünürün
gerçekliği açıklamak için kullandığı kavramların, gerçekliğin yapısını doğru
yansıttığı nasıl gösterilebilir? Metafizik töz, öz, varlık, neden, zorunluluk
ve mutlak gibi kavramlarla gerçekliğin genel yapısını belirlemeye çalışır.
Ancak bu kavramların düşünce içindeki işlevleri ile gerçekliğin bağımsız yapısı
arasında kendiliğinden bir özdeşlik bulunduğu kabul edilemez. Örneğin değişen
niteliklerin altında kalıcı bir töz bulunduğunu ileri süren bir sistem,
değişimi töz ve nitelik ayrımı üzerinden açıklayabilir. Fakat değişimin bu
şekilde açıklanabilmesi, gerçekliğin zorunlu olarak bu kategorilerden meydana
geldiğini kanıtlamaz. Bu kategorilerin yalnızca düşüncenin açıklama araçları
değil, gerçekliğin yapısına karşılık gelen ilkeler olduğu ayrıca
savunulmalıdır. Benzer sorun öz kavramında da ortaya çıkar. Bir varlığın
değişmeyen bir özü olduğu ileri sürüldüğünde, bu özün nasıl belirlendiği, hangi
özelliklerin özsel sayıldığı ve bu ayrımın neye dayandığı sorulabilir. Öz,
açıklanması gereken özellikleri açıklamak amacıyla varsayılıyor ve ardından
aynı özellikler özün varlığının kanıtı olarak kullanılıyorsa döngüsel
gerekçelendirme ihtimali doğar. Özün varlığı başka bir ilkeyle açıklanıyorsa bu
kez söz konusu ilkenin gerekçelendirilmesi gerekir. Bu örnekler metafizik
kavramların mutlaka yanlış olduğunu göstermez. Gösterdikleri şey, kavramsal
açıklama kurmanın, o açıklamanın gerçekliğin nihai yapısını doğru yansıttığını
kanıtlamaya yetmediğidir. Metafizikçi kullandığı kavramların anlamını
açıklamanın yanı sıra, bu kavramların gerçekliğe uygulanmasının hangi
gerekçelerle geçerli olduğunu da ortaya koymak zorundadır. Tam bu noktada kavramsal
çözümleme ile ontolojik temellendirme arasındaki mesafe belirginleşir.
6.
Metafizik önermelerin anlamı ve temellendirilmesi arasındaki ayrım
Metafiziği eleştirirken önemli bir ayrım daha
yapılmalıdır: Bir önermenin gerekçelendirilememesi ile anlamlı olmaması aynı
problem değildir. Örneğin "Evrenin bir ilk nedeni vardır" önermesi
belirli bir anlamı ve çıkarım yapısı bulunan bir iddia olarak ele alınabilir.
Bu iddianın doğruluğu dayandığı öncüller ve argümanın geçerliliği üzerinden
tartışılabilir. Gerekçeler yetersiz bulunabilir. Ancak bu durum önermenin
anlamsız olduğunu kendiliğinden göstermez. Buna karşılık bir metafizik sözcede
kullanılan kavramların anlamları belirsiz olabilir veya farklı anlamlar
birbirine karıştırılabilir. "Varlık" sözcüğü bir yerde var olanların
ortak adı, başka bir yerde var olma olgusu, üçüncü bir yerde var olanlardan
ayrı bir nesne gibi kullanılıyorsa, sözcenin tam olarak ne ileri sürdüğü
belirsizleşebilir. Bu durumda sorun yalnızca kanıt eksikliği değildir.
Öncelikle kavramların anlamlarının ve aralarındaki ilişkilerin açıklığa
kavuşturulması gerekir. Dolayısıyla metafizik eleştirisinde iki ayrı soru
sorulmalıdır. Birinci soru, sözcenin anlaşılır ve belirli bir iddia oluşturup
oluşturmadığıdır. İkinci soru, anlaşılır bir iddia oluşturuyorsa bunun hangi
gerekçelerle savunulduğudur. Üçlem esas olarak ikinci soruya yönelir. Dil
felsefesi, mantıksal çözümleme ve kategori hatası eleştirileri birinci soruyla
da ilgilenir. Bu ayrım önemlidir. Çünkü üçlemden hareketle metafizik
önermelerin tamamının anlamsız olduğu sonucu çıkarılamaz. Üçlem öncelikle nihai
temellendirme iddialarının güçlüğünü gösterir. Bir önermenin anlamlı olup olmadığı
ve gerçekliğe ilişkin bilgi sağlayıp sağlamadığı ayrıca incelenmelidir.
Metafiziğin temellendirilmesindeki güçlük ile metafizik dilin anlamı arasındaki
bu ayrım eleştirinin kapsamını açık hâle getirir. Böylece metafizik peşinen
geçersiz ilan edilmek yerine, iddialarının ne söylediği ve bu iddiaları hangi
gerekçelerle savunduğu bakımından değerlendirilir.
10. Metafiziği temellendirmenin güçlüğü ve
mutlak bilgi iddiasının sınırları
Buraya kadar ele alınan sorunlar metafiziğin
neden kesin ve nihai bir temele dayandırılmasının güç olduğunu farklı yönlerden
gösterir. İlk olarak, metafizik bir ilkenin gerekçesi başka bir ilkeye
dayandırıldığında sonsuz gerileme problemi ortaya çıkabilir. İkinci olarak, bir
sistem kendi ilkelerini yine kendi sonuçlarıyla doğrulamaya çalıştığında
döngüsellik sorunu doğabilir. Üçüncü olarak, gerekçelendirme bir noktada
durdurulduğunda bu durma noktasının neden ayrıcalıklı olduğu açıklanmalıdır. Bu
üç güçlük metafiziğin temel iddiasını doğrudan ilgilendirir. Çünkü metafizik
yalnızca belirli olaylar arasındaki ilişkileri açıklamakla yetinmez.
Gerçekliğin bütününe ilişkin ilkeleri belirlemeyi ve çoğu zaman bu ilkeleri
zorunlu ya da nihai olarak sunmayı amaçlar. Fakat bir ilkenin bütün gerçekliği
açıklayabilecek kadar genel olması, onun kendiliğinden doğru olduğunu
göstermez. Bir ilkenin açıklama sisteminin merkezinde bulunması, onun bağımsız
olarak gerekçelendirildiği anlamına gelmez. Bir kavramın mantıksal olarak
tanımlanabilmesi de gerçeklikte karşılığı bulunduğunu kanıtlamaya yetmez. Bu
nedenle metafiziğin karşılaştığı temel güçlük yalnızca doğru ilkeyi bulmak
değildir. O ilkenin neden nihai temel sayılması gerektiğini açıklamaktır.
Mutlak temel arayışı burada iki farklı iddiayı bir araya getirir: Gerçekliğin
nihai bir temeli bulunduğu iddiası ve bu temelin insan düşüncesi tarafından
kesin biçimde bilinebileceği iddiası. Oysa bu iki iddia birbirinden
ayrılmalıdır. Gerçekliğin bir temeli bulunduğu düşünülebilir. Ancak bu temelin
insan aklı tarafından mutlak kesinlikle bilinebileceği ayrıca
gerekçelendirilmelidir. Aynı şekilde bir metafizik sistemin tutarlı ve kapsamlı
olması, onun gerçekliğin nihai yapısını doğru açıkladığını kanıtlamaz.
Dolayısıyla üçlem, metafiziğin bütün iddialarını ortadan kaldıran bir sonuçtan
çok, mutlak temellendirme iddiasının sınırlarını açığa çıkaran bir eleştiri
olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç:
Metafizik için nihai temel mümkün müdür?
Metafiziğin temel amacı varlığın ilkelerini,
nedenlerini ve nihai yapısını açıklamaktır. Ancak bu amaç, açıklamanın
kendisinin de temellendirilmesi gerektiği sorusunu doğurur. Metafizikçi
varlığın temelini ortaya koyduğunu ileri sürdüğünde, bu temelin neden doğru
kabul edilmesi gerektiğini de açıklamak zorundadır. Üçlem tam bu noktada ortaya
çıkan yapısal güçlüğü gösterir. Bir iddianın nihai gerekçelendirilmesi
istendiğinde gerekçelendirme sonsuza kadar devam edebilir, kendi üzerine
kapanabilir veya belirli bir noktada ek gerekçe sunulmadan durdurulabilir. Bu
üç seçenek, mutlak ve eleştiriden bağımsız bir temel bulma girişiminin neden
sorunlu olduğunu ortaya koyar. Sonsuz gerileme açıklamanın nihai bir noktaya
ulaşmasını engeller. Döngüsel temellendirme bir sistemin kendi iddialarını
bağımsız gerekçeler olmadan doğrulaması riskini doğurur. Dogmatik kesinti ise
belirli bir ilkenin neden başka ilkelerden daha ayrıcalıklı olduğunu açıklama
yükümlülüğünü gündeme getirir. Bu güçlükler özellikle ilk neden, zorunlu
varlık, töz, öz ve nedensellik gibi kavramların incelenmesinde önem kazanır. Bu
kavramlar bir açıklama sisteminde temel rol oynayabilir. Ancak temel rol
oynamaları, gerçekliğin nihai yapısını doğru yansıttıklarını kendiliğinden
kanıtlamaz.
Bununla birlikte üçlemden bütün metafizik
önermelerin yanlış veya anlamsız olduğu sonucu çıkarılamaz. Üçlem bir önermenin
doğruluğu ile onun mutlak biçimde temellendirilebilmesi arasındaki farkı ortaya
koyar. Bir metafizik önerme doğru olabilir. Ancak bu doğruluğun hiçbir ek
varsayıma ihtiyaç duymayan, kesin ve tartışılmaz bir temel üzerinde
gösterilmesi ayrı bir problemdir. Bu nedenle metafiziğin geleceği açısından
asıl soru bütün metafizik düşüncenin terk edilip edilmemesi değildir. Daha
temel soru, metafizik iddiaların hangi bilgi statüsüyle ileri
sürülebileceğidir. Metafizik kendi ilkelerini mutlak ve eleştiriden bağımsız
hakikatler olarak sunmakta ısrar ederse, üçlemin ortaya koyduğu gerekçelendirme
güçlükleriyle karşılaşmaya devam edecektir. Buna karşılık metafizik kendi
öncüllerini açıkça belirleyen, kavramlarının anlamını sorgulayan, alternatif
açıklamalarla karşılaştırılan ve eleştiriye açık bir düşünsel etkinlik olarak
sürdürülebilir. Böyle bir yaklaşımda kesinlik iddiasının yerini yanılabilirlik,
mutlak temellendirmenin yerini eleştirel değerlendirme ve değişmez sistem kurma
arzusunun yerini gerekçelerin sürekli incelenmesi alır.
Sonuç olarak üçlemin metafiziğe yönelik en
önemli eleştirisi, metafiziğin varlık hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceği
değildir. Kendi iddialarını mutlak ve nihai biçimde temellendirme arayışının ciddi
güçlükler taşıdığıdır. Metafizik varlığın temelini açıklamak isterken kendi
temelini açıklama problemiyle karşılaşır. Kendi ilkelerini başka ilkelerle
gerekçelendirdiğinde sonsuz gerileme ihtimaliyle, kendi sonuçlarına dayanarak
kendisini doğruladığında döngüsellik riskiyle, gerekçelendirmeyi belirli bir
noktada durdurduğunda dogmatik kesinti sorunuyla yüzleşir. Bu üç çıkmazdan
herhangi birinin bütün metafizik düşünceyi zorunlu olarak geçersiz kıldığı
söylenemez. Ancak bunlar, mutlak temel arayışının kendiliğinden başarıya
ulaşmadığını ve her metafizik sistemin kendi başlangıç ilkelerinin statüsünü
ayrıca açıklaması gerektiğini gösterir. Bu bakımdan metafiziğin
temellendirilmesindeki güçlük, felsefi düşüncenin bütünüyle sona erdiği bir
sınırdan çok, düşüncenin kendi iddialarını sorgulamak zorunda kaldığı bir
noktadır. Metafiziğin asıl sınavı yalnızca varlığın ne olduğunu açıklamak
değildir. Bu açıklamayı hangi gerekçelerle kabul etmemiz gerektiğini de ortaya
koyabilmektir. Mutlak ve nihai temel arayışının güçlüğü tam burada yatar:
Varlığı açıklamak isteyen düşünce kendi açıklama ilkelerini de açıklamak
zorundadır. Ancak bu ikinci açıklamanın da nihai ve tartışılmaz bir temele
ulaşacağı güvence altında değildir. Bu nedenle metafiziği temellendirmenin güçlüğü,
metafiziğin bütün biçimlerinin imkânsızlığını kanıtlayan basit bir sonuç olarak
değil, onun mutlak bilgi iddiasını sürekli sorgulayan temel bir epistemolojik
problem olarak anlaşılmalıdır. Metafizik üzerine düşünmek mümkün olmaya devam
eder. Ancak onun nihai temele sahip olduğu iddiası kendiliğinden kabul
edilebilecek bir sonuç değil, ayrıca gerekçelendirilmesi gereken bir iddiadır.
[1]* Adını üçlemeye veren bir Münchhausen, Alman Baronu ve
subaydır (1720–1797). Rus-Osmanlı savaşlarına katılmıştır. Döndükten sonra dost
meclislerinde savaş anılarını anlatmasıyla ünlenmiştir. Ancak bu anıları aşırı
abartır ve uydurur. Baron, olanaksız ve fizik kurallarına aykırı olayları
anlatırken son derece soğukkanlı davranır. Ciddi bir tavır takınır ve tanıklar
gösterir. Amacı yalanını kabul ettirmek değildir. Ön planda tuttuğu şey,
anlatının artistik performansıdır.
Fizik
kurallarını metaphorik olarak ihlal eden anlatıları vardır. Bunlardan biri,
kendisini ve atını bindiği bataklıktan kendi saçından çekerek kurtarmasıdır. Bu
motif, mantıkta ve felsefede bootstraping ya da döngüsel nedensellik
tartışmalarına simge olmuştur. Bir diğer anlatı, kuşatılan bir kaleyi
gözetlemek için fırlatılan top güllesinin üzerine atlamasıyla ilgilidir. Düşman
mevzilerine doğru giderken yarı yolda karşı yönden gelen başka bir gülleye
atlayarak geri döner. Son olarak, fasulye sırığı ile Ay'a tırmanır ve orada
fantastik medeniyetlerle karşılaşır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder