Birey ve Metafizik
Metafizikçilere göre insanın zoon politikon olarak
varlığını sürdürebilmesi ve anlamlı bir toplumsal düzen tesis edebilmesi,
yalnızca fenomenal dünyanın ötesine uzanan aşkın bir ontolojik temele
dayanmakla mümkündür. İnsan, salt biyolojik ihtiyaçlarını karşılayan somut bir
varlık olmayıp anlam, değer üretimi) ve nihai bir telos arayışına
mahkûmdur; dolayısıyla gündelik pratik kaygıların ötesine geçen evrensel ve
zorunlu bir ilkeye ihtiyaç duyar. Bu çerçevede vicdan, adalet ve ahlak normları
gibi toplumsal bağın taşıyıcı unsurları, değişken uylaşımsal düzenlemelere ya da ampirik dünyanın olgusal
yapısına indirgenerek temellendirilemez. Toplumsal düzenin sarsılmaz bir zemine
oturabilmesi ve bireylerin ortak bir ahlaki bilinçte birleşebilmesi için
insanlığın, fizikî evreni aşan nesnel, kapsayıcı ve aşkın bir açıklama
sistemine ihtiyaç vardır.
Oysa
metafizikçilerin bu iddiaları tartışmaya açıktır; çünkü insanın somut yaşam
pratiğine bakıldığında, toplumsal varoluşun böylesi bir aşkın zorunluluğa
dayanmadığı açıkça görülmektedir. İnsan, varlığını sürdürebilmek için öncelikle
herhangi bir metafizik öğretiye değil; içinde doğduğu kültürel arka plana,
edindiği dile, biriktirdiği deneyimlere, öteki insanlarla kurduğu ilişkilere ve
karşılaştığı somut tarihsel-toplumsal koşullara yaslanır.
Bireyin toplum
içindeki varlığı da soyut bir varoluş probleminin çözülmesine bağlı değildir: İnsan
dünyaya geldiğinde önünde hazır bulunan bir hayatın içine katılır ve konuşacağı
dil, öğreneceği davranış biçimleri, karşılaşacağı kurumlar, kullanacağı araçlar
ile başkalarıyla kuracağı ilişkiler, kendisinden önce var olan bu toplumsal
dünyanın parçalarıdır. Tıpkı bir dili kullanmak için o dilin metafizik temelini
bilmenin gerekmediği gibi, birey de toplumsal hayatın gerisinde bulunduğu
varsayılan evrensel bir özün ya da nihai bir ilkenin bilgisine sahip olmadan,
bu somut dünyanın içinde yaşayabilir
Kültür, insanın
"anlam dünyasını" inşa eden, ona bir yaşam kılavuzu sunan ve hayatına
yön veren karmaşık bir sistemdir. Bu sistem; inançlardan değerlere,
geleneklerden dile, sanattan ahlaka kadar geniş bir yelpazede insana rehberlik
eder. Kültür olmadan insan, anlamsız bir evrende savrulur; ne yapacağını, ne
hissedeceğini ve neden yaşadığını bilemez. Bu nedenle kültür, insan varoluşunun
temel bir gereksinimidir.
Kültür
varoluşsal sorunların ortaya çıkmasına izin vermez; bireye kökeni, varoluş
nedeni ve evrendeki işlevi hakkında açıklayıcı çerçeveler sunar. Bu çerçeveler,
insanın kendi varlığını anlamlandırabilmesi için gerekli olan sembolik ve
kavramsal kaynakları sağlar
Kültürün anlam
verdiği bir diğer temel alan ise ahlak ve etiktir.. Kültür, etik kuralları
belirleyen ahlaki çerçeveyi sunar. Dürüstlük, adalet, sadakat, cesaret,
merhamet gibi değerleri tanımlar ve bunlara ne kadar önem verileceğini
belirler. Tüm bu ahlaki kurallar zamanla bireyin içselleştirdiği bir vicdan
haline gelir. İnsan, sadece cezadan korktuğu için değil, aynı zamanda
"yanlış" olduğuna inandığı için de doğru davranır. Böylece kültür,
insana hem toplumla uyum içinde yaşamasını sağlayan hem de kendi eylemlerini
anlamlandırmasına yardımcı olan bir ahlaki pusula verir.
Kültürün anlam
sunduğu bir başka alan ise bilişsel ve pratik ihtiyaçlardır. İnsan, içinde
yaşadığı dünyayı anlamlandırmak ve günlük hayatını sürdürmek zorundadır.
Kültür, bu ihtiyaçlar için de bir çerçeve sunar. Dil, yalnızca bir iletişim
aracı değil, aynı zamanda düşüncenin de taşıyıcısıdır. Kültür, dil aracılığıyla
dünyayı kategorilere ayırır, kavramlar oluşturur ve düşünce kalıpları sunar.
Örneğin, kar için tek bir kelimesi olan bir kültürle, karın onlarca farklı
türünü isimlendiren bir kültürün dünyayı algılayışı birbirinden farklıdır.
Kültür ayrıca tarımdan mimariye, tıptan navigasyona kadar her alandaki bilgi
birikimini ve teknolojiyi nesilden nesile aktarır; bu da insanın doğayla baş
etmesini ve hayatta kalmasını sağlar. Sanat ve estetik anlayışı da kültür
tarafından şekillendirilir. Müzik, resim, edebiyat ve dans gibi sanat formları,
insanın duygularını ifade etmesine ve dünyayı estetik bir perspektiften
anlamlandırmasına olanak tanır. Kültür, zamanın nasıl algılandığını, mekanın
nasıl düzenlendiğini ve bu mekanların ne anlama geldiğini de belirler. Böylece
kültür, insana dünyayı anlamlandırması için bilişsel bir harita ve günlük
hayatını sürdürmesi için pratik bir araç seti sunar.
İnsan, karmaşık
bir duygu dünyasına sahiptir ve kültür, bu duyguların ne olduğunu, nasıl ifade
edileceğini ve nasıl yönetileceğini öğretir. Kültür, hangi durumlarda ne
hissedilmesi gerektiğini belirler; örneğin bir cenazede üzüntü, bir düğünde
sevinç yaşanması beklenir. Sevinç, üzüntü ve öfke gibi duyguların nasıl ifade
edileceği kültürden kültüre değişir. Bazı kültürler duyguların açıkça ifade
edilmesini teşvik ederken, bazıları duyguların kontrol edilmesini ve
gizlenmesini bekler. Doğum, evlilik ve ölüm gibi hayatın önemli geçiş
dönemleri, kültürel ritüellerle anlamlandırılır. Bu ritüeller, insanın yoğun
duygularla baş etmesine yardımcı olur ve bu deneyimleri toplumsal olarak
paylaşılır kılar. Sanat, duyguların en güçlü ifade biçimidir; bir ağıt, bir aşk
şarkısı, bir trajedi veya bir dans, kültürün duygusal ifade için sunduğu
kanallardır. Böylece kültür, insanın duygusal dünyasını şekillendirir ve ona
duygularını tanıma, ifade etme ve yönetme becerisi kazandırır.
Tüm bu alanlar
bir arada değerlendirildiğinde, "Kültür insanın ihtiyaç duyduğu bütün
temel anlamları verir" ifadesinin ne kadar kapsamlı bir gerçeği yansıttığı
görülür. Kültür, bize sadece nasıl yaşayacağımızı değil, aynı zamanda neden
yaşadığımızı da söyler. Bize bir kimlik, bir ahlak, bir dünya görüşü ve bir
duygu rehberi sunar. Kültür olmadan insan, biyolojik bir organizmadan öteye
geçemez; anlamsız bir evrende savrulur, ne yapacağını bilemez, ne hissettiğini
tanımlayamaz ve diğer insanlarla sağlıklı bir bağ kuramaz. Kültür, insanı insan
yapan, ona anlamlı bir dünya kuran ve bu dünyada ona bir yer veren şeydir. Bu
yüzden kültür, lüks bir süs değil, insan varoluşunun temel bir gereksinimidir.
Bütün bunlar
göstermektedir ki, toplumsallık metafiziğe
ihtiyaç duymaz, pratik bir zemine dayanır. Aynı toplumsal uzamı paylaşan
bireyler ortak kaynakları yönetmiş, iş bölümü yapmış ve kolektif eylemde
bulunmuştur.
Toplumsal
uylaşımın ilk unsur dilsel uylaşımlardır. Dil, karşılıklı anlayışın temel
aracıdır. İşleyişi ortak bir metafizik çerçeve gerektirmez. Anlam, konuşanın zihinsel
tasavvurunda ya da nesnelerin nihai doğasında değil, dil topluluğunun kullanım
pratiklerinde temellenir. Wittgenstein'ın "dil oyunları" ve
"yaşam biçimi" kavramları bu görüşü destekler. Anlam referanstan
değil, kullanımdan doğar. "Hava soğuk" diyen kişinin muhatabı
pencereyi kapattığında, tarafların sıcaklığın ontolojik statüsü üzerinde uzlaşmış
olması gerekmez. Anlam, eylemlerin koordinasyonunda ortaya çıkar. Bu
koordinasyon pragmatik bir temelde işler.
İkinci unsur
alışkanlıklar ve gündelik pratiklerdir. Bunlar ortak bir dünya görüşünden
kaynaklanmaz. Gündelik karşılıklı öngörülebilirliği belirleyicidir.
Öngörülebilirlik toplumsal etkileşimin temel koşuludur. Ortak bir kozmoloji
değil, ortak bir pratik dünya gerektirir. Oyun teorisiyle kurulan analoji bunu
açıklar. Oyuncuların kurallar üzerinde uzlaşması yeterlidir. Oyunun ontolojik
statüsü işleyiş bakımından konu dışıdır. Toplumsal failler de gündelik
normlarda uzlaşırken nihai mahiyete dair soruları askıya alabilir.
Üçüncü unsur
normatif düzenlemelerdir. Hukuki, ahlaki ve teamüli normlar bir arada yaşamayı
mümkün kılar. Geçerlilikleri metafizik doğrulamaya bağlı değildir. Normlar,
uyulduğunda ortaya çıkan işlevsel sonuçlardan meşruiyet kazanır. Normların
arkasında bir takım gerekçeler bulunabilir. Ancak bu gerekçeler geçerliliğini
yitirseler bile normlar işlevini sürdürebilir. Normlar metafizik temelleriyle
değil, pratik işlevleriyle ayakta kalır. Birey bir normun neden var olduğunu
bilmeden, nasıl işlediğini bilerek toplumsal hayata katılabilir.
Dördüncü unsur
tarihsel deneyimdir. Bu pratiklerin oluşumunu ve kuşaklar arası aktarımını
açıklar. Toplumsal hayat rasyonel bir tasarımın ürünü değildir. Uzun süreli
deneme-yanılma süreçlerinin birikimidir. Bireyler hangi davranışın işlevsel,
hangisinin çatışma üretici olduğunu bu deneyim yoluyla öğrenir. Bu öğrenme
metafizik hakikate değil, hayatta kalma ve birlikte yaşama kapasitesinin
artırılmasına yönelir. Toplumsal bilgiler evrenin yapısına dair bir iddialardan
oluşmaz. Yalnızca belirli bir bağlamda işlevsel olduğu gözlemlenmiş davranış
kalıplarını temsil eder.
Sonuç olarak
toplumsal hayat, ortak bir metafizikte değil, ortak pratiklerde buluşmakla
mümkündür. Bireyler nihai gerçeklik üzerinde uzlaşamasa da iş birliği yapabilir
ve kolektif sorunlara çözüm üretebilir. Birlikte yaşamın önkoşulu aynı hakikate
inanmak değil, aynı normlara uymaktır. Aynı doktrini paylaşmak değil, aynı
pratikleri sürdürmektir. Bu durum toplumsal hayatın kırılganlığını değil,
dayanıklılığını gösterir.
Eğer toplumsal
düzenin temeli metafizik doktrinler ise,
metafizikler çatıştığında, yıkım, kaos veya otoriter bir bastırma
kaçınılmaz olur. Pratik temeller paylaşıldığında ise derin görüş ayrılıkları
bir arada yaşamayı engellemez. Dolayısıyla toplumsal hayatın temeli metafizik
değil pratik, inanç değil eylem, hakikat iddiası değil birlikte yaşama
iradesidir. Bu perspektif, sosyal teorinin normatif temellendirme sorununda
metafizik uzlaşım yerine pratik koordinasyonu öne çıkarır.
Toplumsal
yaşamın fiilî koşulları ise daha yakından incelendiğinde, metafizik
açıklamalardan bağımsız olarak işleyen karmaşık bir kültürel ve tarihsel ağ
ortaya çıkar.
I. Kültürel
Arka Planın Önceliği: İnsan Yaşamı Hazır Bir Dünyada Başlar
İnsan,
kendisini ve dünyayı anlamlandırmaya başlamadan önce belirli bir kültürün içine
doğar. Bu kültür yalnızca geleneklerden, inançlardan veya açıkça ifade edilen
değerlerden oluşmaz. Dil, aile ilişkileri, eğitim, hukuk, ekonomi, bilimsel
bilgi, teknik araçlar, mesleki alışkanlıklar, gündelik davranışlar ve toplumsal
beklentiler de bu arka planın parçalarıdır. Birey, bütün bunları kendi başına
üretmez; kendisinden önce oluşmuş bir dünyayı devralır ve yaşamını bu dünyanın
sunduğu imkânlar içinde kurar.
Bu durum,
metafiziğin toplumsal yaşam açısından neden zorunlu olmadığını anlamak
bakımından önemlidir. Çünkü bireyin hayatını sürdürebilmesini sağlayan
koşulların büyük bir bölümü, herhangi bir metafizik açıklamaya başvurmadan
öğrenilir ve kullanılır. Çocuk konuşmayı öğrenirken dilin varlıkla ilişkisini
açıklayan felsefi bir kuram edinmez. Başkalarının davranışlarını anlamaya
başladığında insan doğasının özünü keşfetmiş olması gerekmez. Bir insan
mesleğini öğrenirken yalnızca soyut bir anlam sistemi kurmaz; belirli işlemleri
yapmayı, araçları kullanmayı, sorunları çözmeyi ve diğer insanlarla iş birliği
içinde çalışmayı öğrenir.
Bu örnekler,
insanın dünyayla ilişkisinin öncelikle pratik olduğunu gösterir. Birey çoğu
zaman ne yaptığını ve nasıl yapacağını bilir, ancak yaptığı şeyin bütün
koşullarını teorik olarak açıklayamaz. Bir kişi konuşurken dilbilgisi
kurallarının tamamını düşünmez. Bir usta kullandığı aracın bütün fiziksel
ilkelerini açıklamadan işini yapabilir. Bir insan arkadaşına yardım ederken
yardım davranışının evrensel bir ahlak yasasından türediğini düşünmek zorunda
değildir. Eylemler, çoğu durumda, önceden edinilmiş beceriler ve toplumsal
olarak öğrenilmiş ölçütler sayesinde gerçekleşir.
Metafizik
gerekliliği savunan bir yaklaşım, bu pratiklerin arkasında daha derin bir ilke
bulunduğunu ileri sürebilir. Ancak bir pratiğin metafizik açıdan yorumlanabilir
olması, o pratiğin gerçekleşebilmesi için söz konusu yoruma ihtiyaç duyulduğunu
göstermez. Bir davranışın felsefi olarak açıklanabilmesi ile o davranışın
fiilen ortaya çıkmasının koşulları birbirinden ayrılmalıdır. İnsanların
gündelik hayatı sürdürebilmesi, bu hayat hakkında geliştirilen bütün
açıklamaların önceden bilinmesine bağlı değildir.
Metafizik
düşünce, bu açıdan bakıldığında, insanın toplumsal varoluşunu mümkün kılan ilk
koşul değil, zaten yaşanan bir hayatın üzerine geliştirilen düşünsel
faaliyetlerden biridir.
II. Dil ve
Gündelik Pratikler: Anlam İçin Metafizik Bir Temele Gerek Var mı?
İnsanın
toplumsal hayatında dilin merkezî bir yeri vardır. İnsanlar dil aracılığıyla
isteklerini ifade eder, geçmiş deneyimlerini aktarır, geleceğe yönelik planlar
yapar, birbirlerini uyarır, anlaşmazlıklarını tartışır ve ortak faaliyetlerini
düzenler. Dil, yalnızca düşüncelerin dışa vurulduğu bir araç değil, insanların
dünyayla ilişkilerini kurmalarını sağlayan toplumsal bir pratiktir.
Ancak bir dilin
anlamlı biçimde kullanılabilmesi için onun metafizik temelinin önceden
belirlenmiş olması gerekmez. Bir sözcüğün hangi durumda kullanılacağını, bir
cümlenin ne anlama geldiğini veya bir ifadenin hangi koşullarda uygun
sayılacağını çoğunlukla dilin kullanıldığı bağlam içinde öğreniriz. Bir sözün
anlamı yalnızca soyut bir tanımdan ibaret değildir; o sözün hangi durumda
söylendiği, kimin tarafından kullanıldığı ve konuşmanın hangi amaçla
yürütüldüğü de önemlidir.
Örneğin, bir
kişinin başka birine "Yardımına ihtiyacım var" demesi, yalnızca
belirli kelimelerin yan yana gelmesinden ibaret değildir. Bu ifade, tarafların
birbirleriyle olan ilişkisi, içinde bulunulan durum ve yardımın ne anlama
geldiğiyle birlikte anlaşılır. Burada anlamı mümkün kılan şey, zorunlu olarak
metafizik bir varlık ilkesi değil, ortak dilsel alışkanlıklar ve toplumsal
bağlamdır.
Benzer biçimde,
bir sözün doğru veya yanlış kabul edilmesi de her durumda metafizik bir
açıklamaya dayanmaz. Bir kişi belirli bir olayın gerçekleştiğini söylediğinde,
diğer insanlar bu ifadeyi gözlem, tanıklık, belge veya başka kanıtlar üzerinden
değerlendirebilir. Bir iddianın doğruluğu araştırılırken somut inceleme
yöntemlerine başvurulabilir. İnsanlar, belirli bir iddianın doğruluğunu
tartışabilmek için öncelikle bütün gerçekliğin nihai yapısı hakkında uzlaşmak
zorunda değildir.
Bu noktada
anlam ile metafizik temel arasında zorunlu bir ilişki bulunduğu varsayımını
sorgulamak gerekir. Bir davranışın anlamlı olması, onun mutlaka aşkın bir
gerçekliğe dayanmasını gerektirmez. Bir özür dileme davranışı, taraflar
arasındaki ilişki içinde anlam kazanabilir. Bir söz verme eylemi, karşılıklı
beklentiler ve sorumluluklar aracılığıyla toplumsal sonuçlar doğurabilir.
Dolayısıyla
dil, bireyin metafizik bir hakikate ulaşmasını beklemeden dünyayla ilişki
kurabildiğini gösteren temel örneklerden biridir. İnsan, anlamı her seferinde
evrensel bir ilkeye başvurarak kurmaz. Çoğu zaman anlam, yaşamın içinde,
belirli bağlamlarda ve ortak pratikler aracılığıyla işler.
III.
Toplumsal Düzenin Kaynağı: Aşkın İlkeler mi, Ortak Yaşam Pratikleri mi?
Bireyin toplum
içinde yaşayabilmesi için metafiziğe ihtiyaç duyduğu düşüncesinin önemli
dayanaklarından biri, toplumsal düzenin nihai bir temele dayanması gerektiği
varsayımıdır. Bu yaklaşıma göre ahlak, hukuk, sorumluluk veya adalet gibi
kavramların geçerli olabilmesi için bunların üzerinde yükseldiği evrensel bir
ilke bulunmalıdır. Bu ilke kimi zaman doğaüstü bir irade, kimi zaman değişmez
bir insan özü, kimi zaman da bütün toplumsal hayatı açıklayan evrensel bir
düzen olarak düşünülür.
Fakat toplumsal
düzenin fiilen nasıl işlediğine bakıldığında, insanların ortak yaşamı sürdürmek
için her zaman böyle bir ilkeye başvurmadıkları görülür. Toplumsal düzen,
önemli ölçüde kuralların öğrenilmesi, davranışların karşılıklı olarak
değerlendirilmesi, beklentilerin oluşması ve çatışmaların çeşitli kurumlar
aracılığıyla çözülmesi sayesinde devam eder.
Bir toplumda
insanların birbirlerine zarar vermemeleri, verdikleri sözleri tutmaları, ortak
kaynakları kullanırken belirli kurallara uymaları ve anlaşmazlıklarını çözmeye
çalışmaları, gündelik hayatın devamı açısından önemlidir. Aynı davranışların
ortaya çıkması için bütün bireylerin aynı metafizik görüşü benimsemeleri
gerekmez.
Farklı
inançlara sahip insanlar birlikte yaşayabilir, ortak kurumlar oluşturabilir,
birbirlerinin haklarını tanıyabilir ve toplumsal sorunlara çözüm arayabilirler.
Davranışların gerekçeleri farklı olsa bile insanlar belirli durumlarda benzer
eylemlerde bulunabilirler.
Bu çeşitlilik,
toplumsal hayatın tek bir metafizik ilkeye indirgenemeyeceğini gösterir.
Toplum, bütün üyelerinin aynı nihai açıklamayı kabul ettiği homojen bir yapı
değildir. Aynı toplum içinde farklı dünya görüşleri, ahlaki yaklaşımlar ve
yaşam biçimleri bir arada bulunabilir. İnsanlar ortak bir hayatı sürdürürken
bazı konularda uzlaşır, bazı konularda anlaşmazlığa düşer ve kimi zaman mevcut
kuralları değiştirirler.
Üstelik
toplumsal düzen yalnızca kurallara inanmakla değil, bu kuralların
uygulanmasıyla da ilgilidir. Bir hukuk sisteminin işlemesi, yalnızca adalet
kavramı üzerine düşünülmesine bağlı değildir; kurumların varlığına, usullere,
delillere, kararların uygulanmasına ve insanların davranışlarına da bağlıdır.
Bir iş yerindeki iş birliği, soyut bir toplumsal uyum idealinden çok,
görevlerin dağıtılması, iletişimin sürdürülmesi ve sorunların çözülmesiyle
gerçekleşir.
Bu nedenle
toplumsal düzenin açıklanmasında, onun metafizik olarak hangi nihai ilkeye
dayanması gerektiğinden önce, belirli koşullarda nasıl işlediğine bakmak daha
açıklayıcı olabilir. İnsanların hangi kuralları benimsediği, bu kuralların
nasıl öğrenildiği, hangi durumlarda ihlal edildiği ve ihlallere nasıl karşılık
verildiği somut olarak incelenebilir.
Buradan ahlakın
temelsiz olduğu ya da bütün değerlerin keyfî olduğu sonucu çıkmaz. Yalnızca
ahlaki yaşamın var olabilmesi için metafizik bir temelin zorunlu olduğu
iddiasının doğru olmadığı ortaya çıkar. İnsanlar değerler üzerine düşünebilir,
eylemlerini gerekçelendirebilir ve birbirlerini eleştirebilirler. Bunu
yapabilmeleri için mutlaka evrenin nihai yapısı hakkında kesin bir bilgiye
sahip olmaları gerekmez.
IV. İnsan
Doğası Yerine Somut İnsan: Bireyin Tekilliği
Metafizik
düşüncenin sorunlarından biri, kimi zaman insanı değişmez bir öz üzerinden
tanımlama eğilimidir. Bu yaklaşım, insanın gerçekte ne olduğunu belirleyecek
temel bir ilkenin bulunduğunu ve bireysel farklılıkların bu ilke aracılığıyla
açıklanabileceğini varsayar. Böylece insanın davranışları, deneyimleri ve
toplumsal ilişkileri önceden belirlenmiş bir çerçevenin örnekleri olarak
değerlendirilir.
Oysa somut bir
insanın yaşamı, tek bir özün görünür hâle gelmesinden çok daha karmaşıktır.
Bireyin nasıl düşündüğü, hangi kararları aldığı, hangi duyguları yaşadığı ve
nasıl davrandığı; aile ilişkileri, eğitim, ekonomik koşullar, kişisel
deneyimler, toplumsal konum, kültürel alışkanlıklar ve içinde bulunduğu anın
koşullarıyla birlikte şekillenir.
Örneğin, bir
insanın yardımlaşmacı veya rekabetçi davranması yalnızca değişmez bir insan
doğasıyla açıklanamaz. Kişinin yetiştiği ortam, karşılaştığı fırsatlar, içinde
bulunduğu kurumlar ve belirli bir durumda karşısına çıkan seçenekler
davranışlarını etkileyebilir. Aynı kişi farklı koşullarda farklı biçimlerde
hareket edebilir. Bu nedenle bireyi tek bir genel kategoriye yerleştirerek
açıklamak, onun yaşamındaki önemli ayrıntıları görünmez hâle getirebilir.
Bireyin
toplumsal varoluşu, öncelikle bu somut ilişkiler içinde anlaşılmalıdır. Bir
kişinin belirli bir davranışta bulunmasının nedenini araştırırken onun hangi
durumda bulunduğunu, ne tür bilgilere sahip olduğunu, hangi seçenekleri
değerlendirebildiğini ve davranışının hangi sonuçları doğurduğunu incelemek
gerekir. Böyle bir inceleme, insan hakkında hiçbir bilgi elde edilemeyeceği
anlamına gelmez. Aksine, bilgiyi belirli bir olguya ve onu çevreleyen koşullara
bağlar.
Bu noktada
metafizik bir insan özü arayışına başvurmadan da insan davranışları hakkında
bilgi edinmek mümkündür. Psikolojik süreçler, öğrenme biçimleri, toplumsal
ilişkiler, ekonomik koşullar ve kültürel farklılıklar ayrı ayrı incelenebilir.
Bu incelemeler arasında bağlantılar kurulabilir; belirli koşullarda ortaya
çıkan düzenlilikler saptanabilir. Ancak bu sonuçlardan hareketle bütün
insanların her durumda aynı biçimde davranacağını veya insanın değişmez özünün
kesin olarak keşfedildiğini ileri sürmek daha güçlü ve ayrıca
gerekçelendirilmesi gereken bir iddiadır.
İnsanı tekil
yaşam öyküsü içinde ele almak, onu açıklama girişiminden vazgeçmek değildir.
Burada reddedilen, açıklamanın önceden belirlenmiş bir metafizik özün
doğrulanmasına dönüşmesidir. Bireyin davranışlarını anlamak için önce onun
somut yaşam koşullarına bakmak, ardından elde edilen bilgilerin izin verdiği
ölçüde sonuçlara ulaşmak gerekir.
Bu yaklaşım,
insanı hakkında geliştirilen kavramlardan daha geniş bir gerçeklik olarak ele
alır. İnsan, herhangi bir teorinin eksiksiz örneği değildir. Bir bireyin
yaşamı, farklı ilişkilerin, deneyimlerin ve kararların zaman içinde oluşturduğu
açık uçlu bir süreçtir. Bu sürecin anlaşılması için metafizik bir sonuca
ulaşmak zorunlu değildir.
V.
Teorilerin Sınırları ve Metafizik İhtiyacının Sorgulanması
Metafizik
ihtiyacının sorgulanması, teorilerin insan yaşamındaki rolünün de yeniden
değerlendirilmesini gerektirir. Teoriler, çok sayıda olguyu ortak kavramlar
aracılığıyla açıklamaya ve bunlar arasında genel ilişkiler kurmaya çalışır. Bu
çaba bazı durumlarda yararlı olabilir. Belirli bir teorik çerçeve,
araştırmacının olgular arasında bağlantılar kurmasına ve daha önce fark
edilmeyen ilişkileri incelemesine yardımcı olabilir.
Ancak bir
teorinin açıklayıcı bir araç olması ile gerçekliğin nihai yapısını ortaya
koyduğunu iddia etmesi arasında önemli bir fark vardır. Teori, belirli
olguların anlaşılmasını kolaylaştırabilir; fakat bundan hareketle bütün insan
yaşamını tek bir ilkeye indirgeyebileceği sonucu çıkmaz. İnsanların
düşünceleri, davranışları ve toplumsal kurumları farklı koşullarda farklı
biçimler alabilir. Bu çeşitlilik, her olgunun önceden belirlenmiş bir şemaya
yerleştirilmesini güçleştirir.
Metafizik
düşünce kimi zaman belirli bir açıklama biçimini gerçekliğin kendisiyle
özdeşleştirme tehlikesi taşır. Bir insan davranışının arkasında evrensel bir
ilke bulunduğunu ileri sürmek, bu ilkenin gerçekten mevcut olduğunu ve ilgili
davranışı açıkladığını göstermeyi gerektirir. Söz konusu ilke yalnızca farklı
olguları aynı kavram altında toplamak için kullanılıyorsa, onun açıklayıcı gücü
ayrıca sorgulanmalıdır.
Örneğin,
insanların bütün davranışlarını tek bir temel güdüyle açıklamaya çalışan bir
yaklaşım, ilk bakışta kapsamlı ve tutarlı görünebilir. Ancak farklı koşullarda
ortaya çıkan davranışlar, aynı güdüye indirgenemeyecek özellikler taşıyabilir.
Teori bu farklılıkları kendi kavramları içinde yeniden yorumlayarak her durumu
açıklıyor gibi görünse bile, böyle bir tutum teorinin gerçek olgular karşısında
sınanmasını zorlaştırabilir.
Bu sorun,
metafizik açıklamalar bakımından özellikle önemlidir. Eğer bir iddia her türlü
gözlemden bağımsız olarak korunabiliyor, karşı örnekler karşısında hiçbir
şekilde değişmiyor ve hangi koşulda yanlış sayılacağı belirtilemiyorsa, bu
iddianın deneysel bir açıklama olarak işlevi sınırlıdır. Böyle bir iddia
felsefi veya metafizik bir görüş olarak tartışılabilir; ancak yalnızca kapsamlı
olması nedeniyle bilimsel bir açıklama sayılmamalıdır.
Bu nedenle
teorik açıklamalarla pratik yaşam arasındaki ayrım korunmalıdır. İnsanlar
teoriler geliştirebilir, bunları eleştirebilir veya reddedebilirler. Ancak
toplumun bütün işleyişini teorik bir modele bağlamak, somut olguların
çeşitliliğini gözden kaçırabilir. Aynı şekilde, toplumsal hayatın varlığını
metafizik bir ilkeye bağlamak da fiilen işleyen kültürel, tarihsel ve kurumsal
koşulların açıklanmasını ikinci plana itebilir.
VI.
Betimleyici Yaklaşım: İnsanların Gerçekte Nasıl Yaşadıklarına Bakmak
Bireyin toplum
içinde yaşamak için metafiziğe ihtiyaç duymadığı düşüncesi, betimleyici
yaklaşımın önemini ortaya çıkarır. Betimleyici yaklaşım, bir olguyu önceden
belirlenmiş bir özün örneği olarak görmek yerine, onun belirli koşullarda nasıl
ortaya çıktığını araştırır. Bu yaklaşımın temel sorusu, insanın değişmez özünün
ne olduğu değil, belirli bir insanın belirli bir durumda ne yaptığı, hangi
koşullarla karşılaştığı ve davranışının nasıl anlaşılabileceğidir.
Bu yöntem,
toplumsal gerçekliğin karmaşıklığını korumaya çalışır. İnsanların davranışları
tek bir nedene indirgenmediğinde, farklı koşulların nasıl etkili olduğu daha
açık biçimde görülebilir. Bir toplumsal kurum incelenirken yalnızca ekonomik
çıkarlar değil, kurumun tarihi, kuralları, üyelerinin beklentileri ve gündelik
uygulamaları da araştırılabilir. Bir kültür ele alınırken yalnızca ortak
değerler değil, o kültür içindeki çatışmalar, farklılıklar ve değişimler de
dikkate alınabilir.
Betimleyici
yaklaşım, metafizik bir açıklama olmadan da bilgi üretilebileceğini gösterir.
Bir hastalığın belirli koşullarla ilişkisi araştırılabilir. Bir eğitim
yönteminin öğrenciler üzerindeki etkisi incelenebilir. Bir toplumda iş
bölümünün nasıl gerçekleştiği, insanların hangi koşullarda iş birliği yaptığı
ve anlaşmazlıkların nasıl çözüldüğü gözlemlenebilir. Bu araştırmaların
sonuçları, belirli inceleme yöntemleriyle sınanabilir ve yeni bulgular
doğrultusunda gözden geçirilebilir.
İnsan hakkında
bilgi edinmek için, bütün olgular tek bir nihai ilkeye bağlanamaz. Bilgi,
belirli sorulara verilen, kapsamı açıkça belirlenmiş cevaplar biçiminde ilerler.
Bir araştırma, belirli bir toplumsal davranışın hangi koşullarda ortaya
çıktığını açıklayabilir; ancak bundan hareketle bütün insan davranışlarının
değişmez yasasını keşfettiğini iddia edilemez.
Burada
verilerin ve gözlemlerin önemi de ortaya çıkar. Somut olaylar, insanların
davranışları ve kurumların işleyişi dikkatli biçimde incelendiğinde, toplumsal
yaşamın birçok yönü metafizik bir açıklamaya başvurmadan anlaşılabilir. Bununla
birlikte veriler kendilerini yorumlamaz. Hangi soruların sorulacağı, hangi
bilgilerin toplanacağı ve sonuçların nasıl değerlendirileceği belirli kavramsal
tercihler gerektirir. Dolayısıyla betimleyici yaklaşım, bütün düşünsel
çerçevelerin ortadan kaldırılmasını değil, açıklamaların olgular karşısındaki
sınırlarının korunmasını gerektirir.
İnsani
olguların bağlamsallığı, bu açıdan belirleyicidir. Aynı davranış, farklı
toplumsal koşullarda farklı anlamlar taşıyabilir. Aynı kural, farklı kurumlarda
farklı biçimlerde uygulanabilir. Aynı sözcük, farklı bağlamlarda farklı
işlevler görebilir. Bu nedenle insan yaşamını anlamak için soyut ve değişmez
bir açıklamaya ulaşmayı beklemek yerine, olguların ortaya çıktığı koşulları
incelemek daha güvenilir sonuçlar verebilir.
VII. Anlam,
Özgürlük ve Sorumluluk: Metafizik Olmadan Bir Yaşam Mümkün mü?
Metafiziğe
ihtiyaç duyulmadığı düşüncesine karşı ileri sürülebilecek önemli itirazlardan
biri, insanın yalnızca yaşamakla yetinmediği, aynı zamanda hayatının anlamını
aradığıdır. İnsanlar neden yaşadıklarını, ne için çaba göstermeleri
gerektiğini, nasıl davranmaları gerektiğini ve ölüm karşısında ne düşünmeleri
gerektiğini sorgulayabilirler. Bu sorular, sıradan ihtiyaçların
karşılanmasından daha kapsamlı bir düşünsel alan açar.
Ancak insanın
anlam arayışında bulunması, anlamın mutlaka metafizik bir kaynağa dayanması
gerektiğini göstermez. İnsanlar hayatlarına anlamı ilişkilerinde, üstlendikleri
sorumluluklarda, gerçekleştirdikleri işlerde, başkalarına sundukları katkılarda
ve benimsedikleri amaçlarda bulabilirler. Bir kişinin çocuğuna bakması, bir
başkasının bilimsel araştırma yapması, bir öğretmenin öğrencilerinin gelişimine
katkıda bulunması veya bir insanın zor durumda bulunan birine yardım etmesi, bu
eylemlerin anlamlı olması için mutlaka aşkın bir amaçla açıklanmak zorunda
değildir.
Bu örneklerde
anlam, yaşamın dışına yerleştirilmiş bir ilkenin uygulanmasından çok, yaşamın
içinde kurulan ilişkilerle bağlantılıdır. İnsanlar bir amaç seçebilir, bu amacı
değerlendirebilir, değiştirebilir veya terk edebilirler. Bazı amaçlar toplumsal
koşullardan kaynaklanırken bazıları kişisel deneyimlerle şekillenir. Bu
amaçların anlamı, yalnızca evrensel bir özden türetilmeleriyle değil, bireyin
yaşamındaki yerleri ve sonuçlarıyla da değerlendirilebilir.
Elbette bazı
insanlar için dinsel veya metafizik inançlar yaşamlarına anlam kazandırır.
Ancak bir şeyin bazı insanlar için anlamlı olması ile bütün insanların anlamlı
bir yaşam sürdürebilmek için ona ihtiyaç duyması farklı iddialardır. İlk iddia
kişisel deneyimlerle desteklenebilir; ikinci iddia ise daha geniş bir
gerekçelendirme gerektirir.
Özgürlük ve
sorumluluk açısından da benzer bir durum söz konusudur. İnsanlar karar verirken
seçenekleri değerlendirir, başkalarının beklentilerini dikkate alır ve
eylemlerinin sonuçlarını düşünürler. Bu süreçler toplumsal ilişkiler,
öğrenilmiş normlar, kişisel deneyimler ve mevcut koşullar içinde gerçekleşir.
Bireyin sorumlu davranabilmesi için bütün davranışların arkasında bulunduğu
varsayılan metafizik bir düzeni bilmesi zorunlu değildir.
Sorumluluk,
gündelik hayatta çoğu zaman belirli eylemlerle, bu eylemlerin sonuçlarıyla ve
kişinin sahip olduğu imkânlarla ilişkilendirilir. Bir insanın bir başkasına
zarar vermesi, yaptığı eylemin koşulları ve sonuçları üzerinden
değerlendirilebilir. Bir kişinin verdiği sözü yerine getirmemesi, taraflar
arasındaki beklentiler ve güven ilişkisi bağlamında tartışılabilir. Bu
değerlendirmeler, farklı felsefi yaklaşımlarla daha kapsamlı biçimde
temellendirilebilir; ancak fiilî değerlendirmelerin gerçekleşmesi için herkesin
aynı metafizik görüşü benimsemesi gerekmez.
Dolayısıyla
metafizik olmadan anlam, özgürlük ve sorumluluk üzerine düşünmek mümkündür.
Burada söz konusu olan, bu kavramların nihai felsefi sorunlarının bütünüyle
çözüldüğünü ileri sürmek değil, onların toplumsal hayatta işleyebilmesinin
metafizik bir uzlaşmaya bağlı olmadığını göstermektir.
VIII.
Kültürün Kuşatıcılığı ve Bireyin Eleştirel İmkânı
Bireyin toplum
içinde yaşaması için metafiziğe ihtiyaç duymadığı savı, kültürün birey
üzerindeki etkisini de dikkate almalıdır. Çünkü birey yalnızca toplumun sunduğu
imkânlardan yararlanmaz; aynı zamanda toplumun değerlerini, ölçütlerini ve
düşünme alışkanlıklarını da öğrenir. İnsan neyin normal, makul, kabul
edilebilir veya arzu edilir olduğunu çoğu zaman içinde bulunduğu kültürel çevre
aracılığıyla kavrar.
Bu nedenle
bireyin metafizik bir öğretiye ihtiyaç duymaması, kültürden bağımsız olduğu
anlamına gelmez. İnsan, metafizik görüşleri reddederken bile içinde yaşadığı
dilin ve toplumsal dünyanın sunduğu kavramlardan yararlanır. Eleştiri de
belirli bir kültürel ve tarihsel bağlam içinde gerçekleşir. Birey, kendisini
biçimlendiren dünyadan bütünüyle bağımsız bir konuma geçemese de bu dünyanın
belirli unsurlarını sorgulayabilir, yeniden yorumlayabilir ve değiştirmeye
çalışabilir.
Örneğin, bir
toplumda geleneksel bir davranış biçimi belirli bir metafizik inançla
ilişkilendirilmiş olabilir. Birey bu davranışın neden sürdürüldüğünü
araştırabilir ve onun toplumsal sonuçlarını değerlendirebilir. Davranışın
zorunlu olmadığını, tarihsel koşullar içinde ortaya çıktığını veya farklı
biçimlerde uygulanabileceğini gösterebilir. Böylece toplumsal bir pratiği
eleştirmek için mutlaka onun yerine başka bir metafizik sistem koyması
gerekmez.
Eleştiri, somut
sonuçlar ve ortak yaşamın ihtiyaçları üzerinden de yürütülebilir. Bir
uygulamanın insanlara zarar verip vermediği, hakları ihlal edip etmediği,
belirli grupları dışlayıp dışlamadığı veya toplumsal iş birliğini güçlendirip
güçlendirmediği araştırılabilir. Bu soruların değerlendirilmesi sırasında
farklı ahlaki ve felsefi gerekçeler kullanılabilir. Ancak tartışmanın başlaması
için herkesin evrensel bir varlık öğretisini kabul etmesi zorunlu değildir.
Kültürün
kuşatıcılığı, bireyin özgürlüğünü ortadan kaldırmaz; özgürlüğün somut
koşullarını belirler. İnsan, mevcut dilin kavramlarını kullanarak yeni
düşünceler geliştirebilir. Geçmişten devraldığı bilgiyi eleştirebilir ve yeni
deneyimler doğrultusunda değiştirebilir. Birey ile kültür arasındaki ilişki tek
yönlü değildir: Kültür bireyi biçimlendirirken birey de kültürel yapının
yeniden üretilmesine veya dönüşmesine katkıda bulunur.
Bu bakımdan
metafizik, bireyin toplumsal dünyayı eleştirebilmesinin tek yolu değildir.
Felsefi ve metafizik düşünce eleştirel faaliyetin bir biçimi olabilir; fakat
somut deneyime, tarihsel bilgiye, karşılaştırmaya ve nedensel araştırmaya
dayanan eleştiri biçimleri de mümkündür. Birey, toplumsal bir uygulamanın
değişmesi gerektiğini ileri sürmek için öncelikle bütün varlığın nihai yapısını
açıklamak zorunda değildir.
IX.
Toplumsal Çeşitlilik ve Ortak Yaşamın Metafizik Uzlaşmadan Bağımsızlığı
Modern
toplumların önemli özelliklerinden biri, farklı inançların, yaşam biçimlerinin
ve dünya görüşlerinin aynı toplumsal alan içinde bir arada bulunabilmesidir.
İnsanlar din, ahlak, siyaset, hayatın anlamı ve insanın doğası hakkında
birbirinden farklı düşüncelere sahip olabilirler. Bu farklılıklar kimi zaman
çatışma yaratabilir; ancak toplumsal hayatın bütünüyle imkânsız hâle gelmesini
zorunlu kılmaz.
Bir toplumda
ortak yaşamın sürdürülebilmesi için bütün bireylerin aynı metafizik açıklamayı
benimsemesi gerekseydi, derin dünya görüşü farklılıklarının bulunduğu
toplumlarda birlikte yaşamak son derece güç olurdu. Oysa insanlar birçok konuda
anlaşmazlığa düşseler bile ortak kurallar, kurumlar ve pratikler aracılığıyla
birlikte yaşayabilirler. Bu durum, toplumsal düzenin tek bir metafizik
uzlaşmaya indirgenemeyeceğini gösterir.
Örneğin, farklı
dinlere mensup insanlar aynı hastanede çalışabilir, aynı üniversitede eğitim
görebilir, aynı ekonomik ilişkiler içinde bulunabilir ve ortak sorunların
çözümüne katkıda bulunabilirler. Birbirlerinin bütün inançlarını kabul etmeleri
gerekmez. Bunun yerine belirli durumlarda hangi davranışların beklendiğini
bilmeleri, ortak kurallara uymaları ve anlaşmazlıkları çözebilecek kurumlara
sahip olmaları yeterli olabilir.
Burada
"yeterli" ifadesi, toplumsal hayatın her zaman sorunsuz işleyeceği
anlamına gelmez. Kurallar adaletsiz, kurumlar başarısız olabilir ve farklı
gruplar arasında ciddi çatışmalar yaşanabilir. Fakat bu sorunların ortaya
çıkması, onların çözümü için mutlaka metafizik bir uzlaşmaya ihtiyaç
duyulduğunu göstermez. Kurumların yeniden düzenlenmesi, hakların güvence altına
alınması, kaynakların dağılımının incelenmesi ve tarafların ihtiyaçlarının
değerlendirilmesi gibi somut yollar da kullanılabilir.
Ortak yaşamın
sürdürülmesi, her konuda aynı düşünceye sahip olmayı değil, farklılıklarla
birlikte hareket edebilme kapasitesini gerektirir. İnsanların bazı konularda
uzlaşması, bütün varoluş sorunlarında uzlaşmaları anlamına gelmez. Toplumsal iş
birliği, çoğu zaman kapsamı belirli anlaşmalar ve ortak uygulamalar üzerinden
ilerler.
Bu nedenle
toplumu bir arada tutan unsurların yalnızca metafizik inançlardan ibaret
olduğunu ileri sürmek, toplumsal hayatın çeşitliliğini gözden kaçırır. İnançlar
bazı toplumlarda dayanışmanın, kimliğin veya ahlaki bağlılığın önemli bir
kaynağı olabilir. Ancak aynı işlevler başka durumlarda aile ilişkileri, mesleki
sorumluluklar, ortak deneyimler, hukuk, eğitim ve gündelik dayanışma
aracılığıyla da yerine getirilebilir.
X. Son Bir
Temele Ulaşma İsteği ve Yaşamın Gerçekliği
İnsan
düşüncesinde son nedenleri, değişmez ilkeleri ve nihai açıklamaları arama
eğilimi vardır. Bu eğilim anlaşılabilir; çünkü insanlar karşılaştıkları
olayları yalnızca tek tek bilmekle yetinmeyebilir, bunları bir bütün içinde
anlamlandırmak isteyebilirler. Ancak bir açıklamanın bütüncül olması, onun
zorunlu olarak doğru veya vazgeçilmez olduğu anlamına gelmez.
Bir olgunun
nasıl meydana geldiğini açıklamak ile o olgunun varoluşsal anlamını belirlemek
farklı faaliyetlerdir. Bir toplumun nasıl örgütlendiği tarihsel ve sosyolojik
araştırmalarla incelenebilir. İnsanların belirli koşullarda neden belirli
davranışlarda bulunduğu psikolojik, ekonomik veya kültürel etkenler üzerinden
araştırılabilir. Bu araştırmalar, bütün toplumsal hayatın arkasında tek bir
nihai ilke bulunduğunu varsaymak zorunda değildir.
Dahası, son bir
açıklama arayışı bazen araştırmayı kolaylaştırmak yerine sınırlayabilir. Bir
kişi insan davranışlarının temel nedenini önceden belirlediğinde, bu
açıklamayla uyuşmayan olguları önemsiz veya istisnai sayma eğilimine girebilir.
Böylece araştırmanın amacı, gerçekliğin çeşitliliğini anlamak yerine önceden
kabul edilen ilkeyi doğrulamaya dönüşebilir.
Bir insan,
varlığın nihai yapısı hakkında kesin bir sonuca ulaşamadan yaşayabilir. Ölümün
metafizik anlamını bilmeden sevdiklerine değer verebilir. Evrenin neden var
olduğunu açıklayamadan bilimsel araştırmalar yapabilir. Mutlak ahlaki ilkelerin
varlığı konusunda kesin bir görüşe sahip olmadan başkalarına yardım edebilir ve
kendi davranışlarının sonuçlarını değerlendirebilir.
İnsan yaşamı,
teorilerin tamamlanmasını bekleyen bir süreç değildir. İnsanlar düşünsel
sorunlara kesin cevaplar bulmadan da karar verir, hata yapar, öğrenir, ilişki
kurar ve yaşamlarını sürdürürler. Toplum da bütün üyelerinin aynı varlık
anlayışını kabul etmesini beklemeden faaliyetlerini devam ettirebilir. Yaşamın
bu fiilî gerçekliği, metafizik açıklamaların zorunluluğu konusunda önemli bir
sınır çizer.
Kıymetli hocam, benim yaşantım ve deneyimlerim, burada bahsedilen ve yazan şeylerin tam tersi istikametinde oldu. Ben aşkın ve ilahi bir neden bulmaksızın yaşam dahil hiçbir şeyi temellendiremedim. Yaptıklarım ve dış dünyam değil, iç dünyamda kavrayamadığım, bağdaştıramadığım durumlar, zihnimde -ya da o, orası neyse- aradığım sorular ve cevapları benim hayatımı mümkün kıldı. Değilse neden yolsuzluk, hırsızlık, bir zengine kapaklanıp hayatı rolantiye, garantiye almayım, sorusunun cevabı bende hiç olmadı. Bazı insanların imkanları ve ilişkileri bu dediğinize müsait olabilir belki bilemiyorum ama ben ve çevremdekiler aşkın olanı tahayyül, tasavvur etmeksizin tutarlılık ve amaçlılık ilkesine yanaşamıyor.
YanıtlaSilBir insanın tekil ve tikel davranışlarının metafizik süreç ya da sonuçlara dayanmadığı elbette ifade edilebilir.Her davranışımdan önce aşkın sorgulamalara girişmiyorum. Ama hiçbir şey yapmadığım durumda, davranışım olmadığında, durgun bir halde zihnime çöken bir problem, aşkın bir problem, beni diğer her şeyden alıkoyabiliyor. Onunla hesaplaşamazsam tavır ve tutumlarım sönükleşiyor, içimdeki dirilik kuruluğa dönüyor.
Herkesin metafizik çabası var, olmalıdır diye bir iddiam yok. Metafizik başlıklı her şey değerlidir, doğrudur iddiam yok. Ama metafizik beyhudedir, davranışlara ve olgulara ilintisi yoktur dediğinizde bu "ben" "kendim" ya da başka şeylerle ifade ettiğim o deneyimlerimi ıskalıyor.