6 Kasım 2026 Cuma

ARKHE’DEN MANTIKSAL UZAYA: DİL FELSEFESİNİN IŞIĞINDA THALES OKUMASI

 

ARKHE’DEN MANTIKSAL UZAYA: DİL FELSEFESİNİN IŞIĞINDA THALES OKUMASI

ONTOloji Oyunundan Mantıksal Uzaya: Thales’in ArkE’sini Dil Felsefesiyle Yeniden Düşünmek

 

Felsefe tarihi, çoğunlukla ilk filozofların doğayı açıklama çabalarını “maddenin özü nedir?” sorusu etrafında şekillenen naif birer ontolojik başlangıç olarak okur. Oysa bu hamleyi tözsel bir dogmatizmden kurtarıp bir dil ve anlam olayına dönüştürdüğümüzde, karşılaştığımız tablo radikal biçimde değişir. Thales’in Miletos’ta “Arkê sudur” cümlesini kurması, sadece fiziksel bir elementin evrenin temeline konulması değil; insan idrakinin, dilin ve kavramsal ağların yepyeni bir mantıksal uzayda yeniden kurulmasıdır.

Mitlerin ve tanrısal anlatıların egemen olduğu bir dil oyunundan, rasyonel kavramlaştırma ve gerekçelendirme pratiklerine geçiş; dilin sınırlarının, anlam ile gönderge arasındaki gerilimin ve varlığın dilde kendini açma biçiminin (aletheia) ilk büyük tescilidir. Bu çalışmada; özel adların mantıksal statüsünden Fregetyan anlam-gönderge ayrımına, erken dönem Wittgenstein’ın mantıksal uzayından Brandomcı normatif pragmatizme, Heideggerci hermeneutikten Münchhausen üçleminin açmazlarına kadar uzanan 12 aşamalı bütüncül bir matris aracılığıyla, Thales’in su arkê’sini dil felsefesinin imkânlarıyla yeniden okuyacağız.

Bu teorik serüven, felsefe tarihini bir dogma arşivi olarak değil, dilde kurulan ve sürekli müzakere edilen bir anlam evreni olarak yeniden düşünmemizi sağlayacaktır.

1.       ÖZEL ADLAR AÇISINDAN

Felsefe tarihçilerinin Thales'i ele alış biçimlerinde karşılaşılan temel sorunlardan biri, tarihsel bir kişiye gönderimde bulunan özel ad ile o kişiye yüklenen düşünsel ve biyografik betimlemelerin birbirine karıştırılmasıdır. Özellikle "Thales arkhe sorununu ilk ortaya koyan kişidir", "Thales her şeyin sudan meydana geldiğini savunmuştur" veya "Thales ilk filozoftur" gibi önermeler, çoğu zaman tarihsel doğruluğu araştırılması gereken iddialar olarak değil, Thales adının anlamını belirleyen tanımlayıcı ifadeler olarak kullanılmaktadır. Bu yaklaşım, felsefe tarihçiliğinde betimlemeci bir okuma biçiminin hâkim olduğunu göstermektedir. Kripke'nin nedensel-tarihsel gönderim kuramı ise bu okuma biçiminin temel varsayımlarını sorgulamak ve yöntemsel sorunlarını ortaya koymak açısından önemli bir imkân sunmaktadır.

Özel adlar katı göndericilerdir. Bir özel adın gönderimi, ilk adlandırma veya ad verme sırasında belirlenir ve nedensel-tarihsel bir aktarım zinciri aracılığıyla sonraki konuşuculara ulaşır. Bu nedenle bir adın gönderimi, o adı taşıyan kişi hakkında ileri sürülen betimlemelerin doğruluğuna bağlı değildir. Başka bir ifadeyle, bir kişiye ilişkin bilgilerimizin değişmesi, o kişinin adının gönderimini kendiliğinden değiştirmez. Bu ayrım, Thales üzerine yapılan felsefe tarihi araştırmalarının değerlendirilmesinde özellikle önemlidir. Çünkü Thales'e atfedilen düşüncelerin, yaşam öyküsünün ve felsefi faaliyetlerinin tarihsel güvenilirliği tartışmalı olabilir; ancak bu tartışmaların doğrudan Thales adının gönderimini belirsizleştirdiği sonucuna varılamaz.

Felsefe tarihçilerinin ilk yöntemsel sorunu, Thales adını bir özel ad olarak kullanmak yerine belirli özelliklerin toplamından oluşan bir tanım gibi ele almalarıdır. "İlk filozof", "arkhe sorununu ortaya koyan kişi" ve "her şeyin ilkesinin su olduğunu savunan düşünür" gibi ifadeler, Thales'in kimliğini belirleyen zorunlu özelliklermiş gibi sunulmaktadır. Oysa bu betimlemelerin her biri ayrı ayrı tarihsel araştırmaya ihtiyaç duyar. Thales'in arkhe sorununu ilk ortaya koyan kişi olmadığı, su öğretisinin kendisine sonradan atfedildiği veya kendisine yüklenen bazı düşüncelerin başka düşünürlerden kaynaklandığı gösterilebilir. Fakat bu tür bulgular, Thales adının gönderimini değiştirmez. Değişen, Thales hakkındaki tarihsel bilgilerimizin içeriğidir.

Bu noktada felsefe tarihçilerinin yaptığı hata, bir betimlemenin yanlışlanmasını kişinin kimliğinin veya tarihsel varlığının sorgulanması için yeterli bir gerekçe olarak görmeleridir. Bir düşünce veya keşfin gerçekte başka bir kişi tarafından gerçekleştirilmiş olması, o keşfin yanlış biçimde atfedildiği kişinin adının gönderimini değiştirmez. Benzer biçimde, arkhe sorununu ilk ortaya koyan kişinin Thales olmadığı kanıtlansa bile Thales adı, tarihsel adlandırma zincirinin bağlandığı kişiye gönderimde bulunmayı sürdürür. Dolayısıyla felsefe tarihçilerinin "Thales aslında kimdi?" sorusunu her yeni kaynak veya bilgi karşısında yeniden gündeme getirmeleri, çoğu zaman adın gönderimi ile ona yüklenen betimlemeleri birbirine karıştırmalarından kaynaklanmaktadır.

Felsefe tarihçilerinin ikinci önemli sorunu, tarihsel kaynaklardaki belirsizlikleri adın gönderimindeki belirsizliklerle özdeşleştirmeleridir. Thales'in günümüze ulaşan herhangi bir yazılı eserinin bulunmaması, onun hakkındaki bilgilerin sonraki düşünürlerin aktarımlarına ve doksografik anlatılara dayanmasına neden olmuştur. Bu durum, Thales'e atfedilen düşüncelerin tarihsel güvenilirliğini tartışmalı hâle getirir. Ancak kaynakların sınırlılığı ile özel adın gönderiminin belirsizliği aynı şey değildir. Tarihçiler, Thales hakkındaki bilgilerin hangi kaynaklardan geldiğini ve bu kaynakların ne ölçüde güvenilir olduğunu araştırmalıdır. Fakat bu epistemik güçlükleri doğrudan Thales adının kime gönderimde bulunduğu sorusuna taşımamalıdır.

Bu ayrım, Thales'in hiç yaşamamış olduğu ihtimalinin değerlendirilmesinde de önemlidir. Eğer Thales'in hiçbir zaman var olmadığı ve adının sonradan oluşturulmuş kurgusal bir karaktere ait olduğu ileri sürülüyorsa, gerçek bir kişiye dayanan nedensel gönderim zincirinin varlığı tartışmalı hâle gelir. Böyle bir durumda Thales adı, tarihsel bir kişiden ziyade metinlerde oluşturulmuş bir karaktere gönderimde bulunabilir. Ancak bu ihtimalin kendisi, Thales'in tarihsel varlığının reddedilmesini gerektirmez. Felsefe tarihçilerinin burada yapması gereken, tarihsel bir kişiye dayanan gönderim ile metinsel olarak oluşturulmuş bir karaktere gönderim arasındaki farkı araştırmaktır. Bu iki durumu birbirine karıştırmak, tarihsel araştırmanın kavramsal açıklığını zayıflatır.

Üçüncü olarak, felsefe tarihçilerinin Thales'e atfedilen düşüncelerin kaynaklarını araştırırken düştükleri bir başka hata, düşüncenin kaynağı ile düşünceyi benimseyen kişinin kimliğini birbirine karıştırmalarıdır. Thales'in arkhe düşüncesini başka bir düşünürden almış olması veya bazı bilgilerinin başka kültürlerden gelmesi mümkündür. Bu tür ihtimaller, Thales'in düşünsel özgünlüğünü ve felsefe tarihindeki öncelik iddiasını sorgulamayı gerektirir. Ancak bir düşüncenin başka bir kaynaktan alınmış olması, o düşünceyi benimseyen kişinin kimliğini değiştirmez. Dolayısıyla Thales'in düşüncelerinin başka kültürlerden veya düşünürlerden kaynaklandığının gösterilmesi, Thales adının gönderimini değil, ona atfedilen düşüncelerin tarihsel niteliğini etkiler.

Bu bağlamda felsefe tarihçilerinin "özgünlük" kavramına yükledikleri anlam da eleştiriye açıktır. Thales'in ilk filozof veya ilk doğa filozofu olarak değerlendirilmesi, çoğu zaman kendisine atfedilen düşüncelerin özgünlüğüyle ilişkilendirilmektedir. Ancak burada iki ayrı soru birbirine karıştırılmaktadır: Thales adı hangi tarihsel kişiye gönderimde bulunmaktadır ve Thales'e atfedilen düşünceler gerçekten ne ölçüde bu kişiye aittir? İlk soru adın gönderimiyle, ikinci soru ise tarihsel ve doksografik kanıtlarla ilgilidir. Birinci sorunun yanıtı, ikinci soruya ilişkin araştırmaların sonuçlarına indirgenemez.

Felsefe tarihçilerinin okuma biçimlerinde görülen bir diğer sorun, adın gerçek veya resmî biçimini belirlemeye yönelik aşırı ilgidir. Thales'in farklı bir isim kullanmış olması veya kendisine başka bir adla hitap edilmiş olması, onun tarihsel kimliğini açıklamaya katkı sağlayabilir. Ancak Kripke'nin Mark Twain örneğinde gösterdiği gibi, bir kişinin takma adı da aynı kişiye katı biçimde gönderimde bulunabilir. Dolayısıyla bir kişinin farklı adlarla tanınması, onun kimliğinin değiştiği anlamına gelmez. Önemli olan, kullanılan adın hangi tarihsel adlandırma ve aktarım zincirine bağlı olduğudur. Felsefe tarihçilerinin yalnızca "gerçek isim" arayışına odaklanması, özel adların tarihsel işleyişini gözden kaçırmalarına neden olmaktadır.

Kripke'nin özel adlar kuramı, felsefe tarihçilerinin Thales'i okuma biçimlerine yönelik eleştiriyi modal düzeyde de temellendirir. "Thales arkhe sorununu ilk ortaya koymamış olabilirdi" cümlesi anlamlı ve tutarlı bir önermedir. Çünkü Thales'in aynı kişi olarak varlığını sürdürmesi, onun belirli bir düşünsel faaliyeti gerçekleştirmiş olmasını zorunlu kılmaz. Eğer "Thales" adı doğrudan "arkhe sorununu ilk ortaya koyan kişi" betimlemesiyle özdeşleştirilseydi, söz konusu cümle çelişkili bir anlam kazanırdı. Oysa böyle bir çelişki bulunmamaktadır. Bu durum, özel adın betimlemeden bağımsız olduğunu ve kişiye yüklenen özelliklerin adın gönderimini belirlemediğini gösterir.

Bu nedenle felsefe tarihçilerinin Thales hakkındaki her yeni tarihsel belirsizliği bir kimlik krizine dönüştürmeleri, modal bakımdan da sorunludur. Thales'in su öğretisini savunmamış olması, arkhe sorununu ilk ortaya koyan kişi olmaması veya kendisine atfedilen düşüncelerin başka kaynaklardan gelmesi mümkündür. Ancak bu ihtimallerin hiçbiri, tek başına Thales adının gönderimini ortadan kaldırmaz. Tarihçinin görevi, bu ihtimallerin Thales hakkındaki bilgilerimiz bakımından ne anlama geldiğini araştırmaktır.

Bu noktada felsefe tarihçiliği açısından özellikle önemli olan ayrım, tarihsel iddia ile doksografik iddianın birbirinden ayrılmasıdır. "Thales p düşüncesini savunmuştur" biçimindeki bir ifade, Thales'in gerçekten o düşünceyi ileri sürdüğünü iddia ediyorsa tarihsel bir iddiadır. Buna karşılık belirli bir düşüncenin felsefe geleneğinde Thales'e atfedildiğini ifade ediyorsa doksografik bir iddiadır. Örneğin "Thales her şeyin ilkesinin su olduğunu söylemiştir" önermesinin tarihsel doğruluğu tartışılabilir. Buna karşılık su öğretisinin sonraki felsefe geleneğinde Thales'e atfedildiği, kaynaklar üzerinden araştırılabilecek ayrı bir olgudur.

Felsefe tarihçilerinin yöntemsel zaaflarından biri, bu iki iddia türünü birbirine karıştırmalarıdır. Doksografik bir atfı doğrudan tarihsel gerçeklik olarak sunmak veya tarihsel bir iddianın kanıtlanamamasını adın gönderiminin belirsizliği olarak yorumlamak, felsefe tarihinin eleştirel biçimde yazılmasını engeller. Kripkeci yaklaşım, adın gönderimini betimlemelerin doğruluğundan ayırarak bu karışıklığın giderilmesine katkıda bulunur.

Sonuç olarak Kripke'nin özel adlar kuramı, felsefe tarihçilerinin Thales'i ele alış biçimlerinde karşılaşılan temel yöntemsel sorunu görünür kılmaktadır: Thales'in tarihsel kimliği ile ona atfedilen düşüncelerin tarihsel doğruluğu aynı mesele değildir. Felsefe tarihçileri, Thales adını belirli bir düşünsel özellikler toplamının karşılığı olarak ele aldıklarında, tarihsel araştırmanın sonuçlarını adın gönderimini belirleyen unsurlar gibi değerlendirmektedir. Oysa özel adın gönderimi, betimlemelerin doğruluğundan bağımsız olarak tarihsel adlandırma ve aktarım zinciri içinde belirlenir.

Bu nedenle felsefe tarihçisinin görevi, Thales'i kendisine atfedilen bütün düşüncelerin zorunlu taşıyıcısı olarak tanımlamak değil, bu düşüncelerin hangi tarihsel ve doksografik süreçler içerisinde ona bağlandığını araştırmaktır. "Thales arkhe sorununu ilk ortaya koyan kişidir" önermesi, Thales adının anlamını açıklayan bir tanım değil, tarihsel doğruluğu kanıtlanması gereken bir iddiadır. Bu iddianın yanlışlanması Thales adının gönderimini değiştirmez; yalnızca Thales hakkındaki bilgilerimizin yeniden değerlendirilmesini gerektirir.

Dolayısıyla Kripke'nin kuramı, felsefe tarihçilerinin Thales'i okuma biçimlerine yönelik temel bir eleştiri sunar: Bir tarihsel figürün kimliği, ona yüklenen betimlemelere indirgenemez. Tarihsel kişinin kimliği ile o kişi hakkında oluşturulan düşünsel ve biyografik anlatılar birbirinden ayrılmalıdır. Felsefe tarihçiliğinin yöntemsel açıdan tutarlı olabilmesi, tam da bu ayrımın korunmasına bağlıdır.

2 ANLAM VE GÖNDERGE AYRIMI AÇISINDAN

Thales’in “su arkê’dir” iddiasının Gottlob Frege’nin anlam (Sinn) ve gönderim (Bedeutung) ayrımı üzerinden yapılacak detaylı bir eleştirisi, her şeyden önce bu metinsel aktarımın tarihsel ve felsefi yapısını sorunsallaştırarak başlamalıdır. Frege’nin Anlam ve Gönderim Üzerine (1892) başlıklı çalışmasında ortaya koyduğu biçimiyle bir ifadenin gönderimi onun işaret ettiği nesne veya kavramı (ve nihayetinde cümlenin doğruluk değerini), anlamı ise bu gönderimin zihne veriliş tarzını gösterir; zihinsel imgeden ibaret olan tasarım (Vorstellung) ise bu kamusal ve nesnel düzlemden kesin olarak ayrılır. Thales’in iddiası, Aristoteles’in Metafizik’teki (983b) çekinceli aktarımı üzerinden elimize ulaştığı için, Frege’nin dolaylı bağlam (oratio obliqua) çözümlemesi bu yapıyı anlamak adına son derece elverişli bir araç sunar. Çözümlemeye başlamadan önce belirtilmelidir ki elimizde Thales’e ait bir metin bulunmadığından, bu eleştiri Thales’in öznel niyetini değil, Aristoteles’in aktardığı biçimiyle cümlenin sunduğu mantıksal ve anlamsal yapıyı hedeflemektedir.

Bu çerçevenin ilk aşamasında, önermenin ifade ettiği mantıksal biçim belirsizliği öne çıkar. Frege, bir önermenin doğruluk değerinin sınanabilmesi için mantıksal biçiminin açık olmasını talep eder; oysa "Her şeyin arkhe'si sudur" önermesi en az şu dört farklı biçimde okunabilir:

 a) Her şeyin arkhe'si" ile "su"yu iki nesne adı gibi eşitleyen bir özdeşlik iddiası,

b) Her tekil x nesnesine su olmayı yükleyen bir yükleme iddiası,

c) Zamansal bir süreç ifade eden oluş iddiası

 d) Görünüşün ardındaki tek gerçekliği belirten varoluş iddiası.

Frege’nin dır/dir (Yunanca esti) sözcüğünün özdeşlik ve yükleme işlevlerini birbirinden ayırma gerekliliğine rağmen, Thales’in cümlesi bu mantıksal kipliklerden hangisini benimsediğini açıklığa kavuşturmaz. İfadenin temsil ettiği düşünce netleşmediği için, iddianın doğruluk ya da yanlışlık koşullarını belirlemek mantıksal olarak imkânsızlaşır.

Mantıksal biçim krizine ek olarak, "su" teriminin Fregeci anlamda bir kavram mı yoksa bir nesne mi olduğu sorusu belirir. Frege, Kavram ve Nesne Üzerine (1892) metninde doyurulmamış olan kavramlar ile doyurulmuş olan nesneleri birbirinden kesin çizgilerle ayırır. "Bu bardaktaki şey sudur" kullanımında bir kavram sözcüğü işlevi gören "su", "Su her şeyin arkhe'sidir" dendiğinde özne konumuna geçerek tekil bir nesne gibi davranmaya zorlanır; oysa Frege’nin vurguladığı üzere bir kavram özne konumuna getirildiğinde kavram olma doğasını yitirir ("at kavramı bir kavram değildir"). Buradaki kuramsal güçlük, Frege’nin aygıtının kütle terimlerini (mass terms) doğrudan kapsamaması ve sayılabilir nesneler üzerine kurulmuş olmasıdır; ancak bu sınırlamaya rağmen Thales’in iddiası "su" terimini mantıksal kategorisi belirsiz bir konumda bırakır.

İddianın merkezindeki alan ise terimin geçirdiği anlam kaymasıdır (equivocation). "Su" teriminin anlamı gündelik kullanılan ıslak, saydam ve içilebilir sıvı olarak alındığında "her şey sudur" iddiası açıkça yanlıştır; zira taş veya hava su değildir. İkinci bir olasılık olarak anlam, Aristoteles’in aktardığı nemlilik ve canlılık gibi genişletilmiş kapsayıcı bir nitelik olarak okunduğunda ise sözcük aynı kalsa da ifade ettiği Sinn değişmiş olur. Frege’ye göre anlamı değişen bir ifade bambaşka bir düşünceye karşılık gelir; gündelik anlamın somut ikna ediciliği ile genişletilmiş anlamın kapsayıcılığı arasında gidip gelen bu kullanım, iddiayı mantıksal bir belirsizliğe sürükler.

Gönderim düzeyinde "su" yerine çağdaş kimyadaki karşılığı olan "H₂O" ikamesi yapıldığında, Frege’nin mantıksal kuramı tarih yazımı açısından da önemli bir sınır çizer. Düz bağlamlarda aynı gönderime sahip terimlerin birbirinin yerine geçmesi cümlenin doğruluk değerini değiştirmediği için "her şey H₂O'dur" önermesi de ilk cümle gibi yanlış olacaktır; ancak bu iki cümlenin ifade ettiği düşünceler birbirinden tamamen farklıdır. "Su H₂O'dur" özdeşliği 18. yüzyıldan sonra kurulan ve bilgi değeri taşıyan bir anlam bileşimidir. Thales’in zihninde kavranması mümkün olmayan H₂O anlamını ona atfetmek anakronik olacağından, Fregeci anlam kavramı bir tarihsel aktöre kavrayamayacağı düşüncelerin yüklenmesini engelleyen metodolojik bir denetim sağlar.

İddianın diğer temel kavramı olan "arkhe" terimi de benzer bir anlamsal belirsizlik taşır. Yunancada zamansal başlangıç, kalıcı tözsel madde ve yönetici ilke anlamlarını barındıran "arkhe", Frege’nin Aritmetiğin Temel Yasaları’nda belirttiği "kavram sınırlarının keskinliği" ilkesini karşılamaz. Frege’ye göre sınırları muğlak olan ve bir nesnenin onun altına düşüp düşmediğini netleştiremeyen ifadeler gerçek bir kavram oluşturamaz. Thales’te arkhe’nin yalnızca bir ilk an mı yoksa dönüşümler boyunca sabit kalan bir yapı mı olduğu açıkça tanımlanmadığından, kavramın Sinn’i belirsiz kalır ve buna bağlı olarak Bedeutung’u (altına düşen nesneler kümesi) taptaze bir belirsizlik kazanır.

Önermeyi bir özdeşlik cümlesi ("her şeyin arkhe'si = su") olarak okuduğumuzda ise Frege’nin "a = b" biçimindeki eşitliklerde aradığı bilgisel kazanç sorunu gündeme gelir. Frege’ye göre bir özdeşlik önermesinin bilgi değeri taşıması, iki farklı anlamın aynı nesnel gönderimde buluşmasıyla mümkündür. Oysa Thales’in iddiasında "her şeyin arkhe'si" ile "su" ifadelerinin bağımsız yollardan verilip aynı gönderime ulaştığı gösterilmediği gibi, iki terim arasındaki anlam farkının bilgisel değeri de betimlenmemiştir; dolayısıyla eşitlik kanıtlanmış bir olgu olmaktan ziyade ilan edilmiş bir ön-kabul seviyesinde kalır.

Tarihsel aktarım boyutu dolaylı bağlam süzgecinden geçirildiğinde, "Aristoteles’e göre Thales her şeyin sudan olduğunu söyledi" ifadesindeki terimler olağan gönderimlerini değil, Thales’in zihnindeki düşümsel anlamları gösterir. Fregeci kurama göre dolaylı bağlamda yer alan aynı gönderimli ifadeler serbestçe değiştirilemeyeceğinden ("Thales her şeyin H₂O olduğunu söyledi" diyemeyeceğimiz gibi), Aristoteles’in aktarımındaki "hydōr" teriminin Thales’in özgün düşüncesini ne kadar yansıttığı denetlenemez hale gelir. İki katmanlı bu dolaylı bağlam, iddianın metinsel olarak doğrulanmasını ve yalın bir doğruluk değerine bağlanmasını güçleştirir.

Bu eleştirinin sınırlarını belirlerken hakkaniyet ilkesini gözetmek gerekir; zira Frege’nin tam kesinlik arayan modern mantıksal aygıtını bilim öncesi bir kozmoloji metnine uygulamak anakronizm riski taşır. Ayrıca modern anlam kuramlarında (Putnam’ın "ikiz yeryüzü" nedensel gönderim kuramında olduğu gibi) kütle terimlerinin gönderimi zihinsel betimlemeyle değil, doğrudan çevresel örneklerle belirlendiğinden Thales’in su terimi ampirik suya gönderim yapacak ve iddia doğrudan yanlış çıkacaktır. Dolayısıyla Fregeci eleştirinin amacı Thales’in felsefi hamlesini küçümsemek değil, iddianın mantıksal statüsünü ve kavramsal sınırlarını görünür kılmaktır. İddianın felsefe tarihindeki asıl değeri, Anaksimandros ve Anaksimenes’in eleştirilerinde görüleceği üzere, sarsılmaz bir dogma sunmasından değil, kavramların anlamlarını sınamaya açan eleştirel bir düşünce programını başlatmış olmasından kaynaklanır.

Sonuç olarak Frege’nin anlamsal aygıtı, Thales’in su arkê’si iddiasında dört temel mantıksal tıkanıklık saptar: Mantıksal biçimin belirsizliği, gündelik ve genişletilmiş anlamlar arasındaki kayma, "arkhe" kavramının sınırlarının muğlaklığı ve cümlenin belirlenebilir bir doğruluk koşulundan yoksun oluşu. Aristoteles’in dolaylı aktarımıyla bir kat daha giriftleşen bu tablo, iddianın kendi başına tamamlanmış bir mantıksal önerme olmadığını, ancak anlamlar ve kavramsal sınırlar netleştirildiğinde doğru ya da yanlış değeri alabilecek geniş bir düşünce programı olduğunu gösterir.

3.WİTTGENSTEİN’IN MANTIKSAL UZAYI VE RESİM TEORİSİ AÇISINDAN

 

Ancak Thales'in arkhesi, Wittgenstein'ın Tractatus Logico-Philosophicus adlı eserinde geliştirdiği resim teorisi ve mantıksal uzay kavramları açısından değerlendirildiğinde önemli sorunlar ortaya çıkar. Bu sorunların başında, fiziksel bir varlığın bütün gerçekliğin temeli olarak kabul edilmesi ve ontolojik bir açıklamanın mantıksal bir açıklamayla karıştırılması gelir.

Thales'in arkhe anlayışı, farklı varlıkların ortak bir maddi kökene sahip olduğu varsayımına dayanır. Suyun canlılık için gerekli olması, doğada yaygın biçimde bulunması ve farklı fiziksel durumlara geçebilmesi, Thales'in onu temel ilke olarak seçmesinde etkili olmuş olabilir. Ancak bu özellikler, bütün varlıkların sudan meydana geldiğini mantıksal olarak kanıtlamaz. Belirli bir maddenin doğadaki önemi, onun bütün gerçekliğin ontolojik temeli olduğunu göstermez. Burada Thales'in gözlemlenebilir olgulardan hareketle evrensel bir metafizik sonuca ulaştığı görülür. Wittgenstein açısından sorun, olgulara ilişkin gözlemlerden hareketle dünyanın tamamını açıklayan bir ilkeye ulaşılmaya çalışılmasıdır.

Wittgenstein'ın resim teorisine göre dünya, şeylerin değil, olguların toplamıdır. Olgular, nesnelerin belirli ilişkiler içerisinde bulunmasıyla meydana gelir. Dil ise önermeler aracılığıyla bu olguları resmeder. Bir önermenin anlamlı olabilmesi için dünyada gerçekleşebilecek bir durumu temsil etmesi gerekir. Bu temsil, önerme ile temsil ettiği durum arasında ortak bir mantıksal biçimin bulunmasına dayanır. Dolayısıyla anlamlı bir önerme, mümkün bir olgusal durumu gösterir; doğruluğu ise bu durumun dünyada gerçekleşip gerçekleşmediğine bağlıdır.

Bu çerçevede Thales'in "Her şeyin arkhesi sudur" önermesi sorgulanmalıdır. Eğer bu ifade, bütün varlıkların maddi bileşiminin su olduğunu ileri süren fiziksel bir hipotez olarak yorumlanırsa olgusal bir önerme niteliği taşır. Ancak Thales'in iddiası bundan daha kapsamlıdır. Su, yalnızca varlıkların bileşiminde bulunan bir madde değil, bütün varlığın kendisinden meydana geldiği temel ilke olarak düşünülür. Böylece önerme, belirli bir olguyu açıklamanın ötesine geçerek dünyanın bütününü açıklama iddiasına yönelir. Wittgenstein'ın resim teorisi açısından temel problem, dünyadaki bir varlığın dünyanın bütününün temeli olarak konumlandırılmasıdır.

Burada temsil ile temsil edilen arasındaki ilişki de önem kazanır. Bir önermenin dünyayı resmedebilmesi için temsil ettiği olguyla ortak bir mantıksal biçime sahip olması gerekir. Thales'in suyu bütün varlıkların temeli olarak belirlemesi ise bu ilişkinin nasıl kurulduğunu açıklamaz. Su ile taş, hava, toprak ve canlılar arasındaki dönüşümün hangi ilişkiler aracılığıyla gerçekleştiği ortaya konulmamıştır. Bir varlığın başka bir varlıktan meydana geldiğini ileri sürmek, bu oluşumun nasıl gerçekleştiğini de açıklamayı gerektirir. Dolayısıyla suyun arkhe olarak belirlenmesi, varlıkların kökenine ilişkin bir iddia sunmasına rağmen aralarındaki ilişkileri ve dönüşüm süreçlerini açıklamakta yetersiz kalır.

Wittgenstein'ın mantıksal uzay kavramı, bu eleştiriyi daha derin bir düzleme taşır. Mantıksal uzay, gerçekleşmiş ve gerçekleşmesi mümkün olan bütün olgusal durumların alanıdır. Bir önerme, bu uzay içerisinde belirli bir mümkün durumu temsil eder. Önerme doğruysa temsil ettiği durum gerçekleşmiştir; yanlışsa gerçekleşmemiştir. Ancak her iki durumda da önerme mantıksal uzayın içerisinde kalır. Thales'in arkhe düşüncesi ise bu uzaydaki olgusal durumları açıklamakla yetinmez; bütün olguların temelinde bulunduğu varsayılan bir ilkeye ulaşmaya çalışır. Böylece mantıksal uzayın içerisindeki bir varlıktan hareketle bütün gerçekliğin açıklanabileceği düşünülür.

Wittgenstein açısından mantık, dünyadaki olgulardan biri değildir; dünyayı anlamlı biçimde temsil edebilmenin koşuludur. Mantıksal biçim, deneyimlenebilen nesnelerden biri olarak dünyada bulunmaz. Dünyanın anlamlı biçimde tasvir edilebilmesini mümkün kılar. Thales'in suyu ise belirli özelliklere ve fiziksel koşullara sahip, dünyanın içerisinde bulunan bir maddedir. Bu nedenle suyun dünyanın mantıksal koşullarını açıklayan bir ilke olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Thales, maddi bir başlangıç noktası ararken Wittgenstein, olguların temsil edilebilmesinin mantıksal koşullarını araştırır. İki düşünürün aradığı birlik bu nedenle birbirinden farklıdır: Thales'in birliği ontolojik ve maddi, Wittgenstein'ın birliği mantıksal ve biçimseldir.

Thales'in arkhe anlayışındaki bir diğer problem, değişim ve farklılaşma meselesidir. Bütün varlıkların temelinde su bulunduğu kabul edildiğinde, birbirinden niteliksel olarak farklı varlıkların nasıl meydana geldiği açıklanmalıdır. Su ile taş, hava ve canlı organizmalar arasındaki farklılıklar yalnızca maddi kökene indirgenemez. Çünkü bir varlığın özellikleri, yalnızca hangi maddelerden meydana geldiğine değil, bu maddelerin hangi ilişkiler içerisinde düzenlendiğine de bağlıdır. Wittgenstein'ın olgulara dayalı dünya anlayışı açısından nesnelerin ilişkileri belirleyicidir. Aynı nesneler farklı ilişkiler içerisinde farklı olgusal durumlar meydana getirebilir. Bu nedenle bir varlığın maddi temelini belirlemek, onun bütün özelliklerini açıklamak anlamına gelmez.

Örneğin canlıların büyük ölçüde sudan oluşması, canlılık özelliklerinin yalnızca su aracılığıyla açıklanabileceğini göstermez. Canlılık, maddelerin belirli bir örgütlenme içerisinde bulunmasıyla ilgilidir. Burada belirleyici olan yalnızca maddi bileşim değil, bileşenler arasındaki ilişkiler ve organizasyon biçimidir. Thales'in arkhe anlayışı, bu farklılaşmayı tek bir maddi ilkeye indirgediği ölçüde açıklama gücünü sınırlar. Wittgenstein'ın yaklaşımı ise olguların yalnızca nesnelerden değil, nesneler arasındaki ilişkilerden meydana geldiğini vurgulayarak bu indirgemeciliğin yetersizliğini görünür kılar.

Bir başka sorun, Thales'in önermesinin doğruluk koşullarıdır. Wittgenstein'a göre anlamlı bir önerme, doğru veya yanlış olmasını mümkün kılan belirli bir durumu resmeder. Örneğin "Bardakta su vardır" önermesinin doğruluk koşulları açıktır. Ancak "Her şeyin temelinde su vardır" önermesinin doğruluk koşullarını belirlemek daha güçtür. Buradaki her şey ifadesinin kapsamı belirsizdir. Yalnızca fiziksel varlıklar mı kastedilmektedir, yoksa düşünceler, matematiksel nesneler ve mantıksal ilişkiler de bu kapsama dâhil midir? İddia fiziksel varlıklarla sınırlandırıldığında bilimsel olarak araştırılabilecek bir hipotez hâline gelir. Ancak bütün gerçekliği kapsayan metafizik bir iddia olarak ele alındığında hangi mümkün durumlarda doğru veya yanlış olacağı belirsizleşir. Bu belirsizlik, önermenin mantıksal sınırlarının yeterince belirlenmediğini gösterir.

Wittgenstein'ın yaklaşımında metafizik iddiaların önemli bir bölümü, dilin olguları temsil etme sınırlarını aşma tehlikesi taşır. Su, deneyimlenebilir bir madde olarak ele alındığında fiziksel özellikleri hakkında anlamlı önermeler kurulabilir. Ancak ona bütün varlığın mutlak temeli olma niteliği yüklendiğinde fiziksel bir nesne olmaktan çıkarak metafizik bir ilkeye dönüştürülür. Böylece Thales'in düşüncesinde deneyimlenebilir olan ile metafizik olarak varsayılan arasındaki sınır belirsizleşir. Wittgenstein açısından temel sorun, suyun gerçekten arkhe olup olmadığından önce, bu iddianın anlamlı bir önerme olarak hangi olguyu temsil ettiğinin açıklanamamasıdır.

Bununla birlikte Thales'in düşüncesini Wittgenstein açısından bütünüyle anlamsız saymak doğru değildir. "Her şey sudan meydana gelir" önermesi, fiziksel varlıkların maddi kökenine ilişkin bir hipotez olarak yorumlanabilir. Bu durumda doğruluğu araştırılabilir ve yanlışlığı gösterilebilir. Ancak böyle bir yorum, Thales'in arkhe düşüncesinin metafizik kapsamını daraltır. Çünkü Thales'in asıl iddiası yalnızca doğadaki bazı varlıkların suyla ilişkili olması değil, suyun bütün varlığın temelinde bulunmasıdır. Dolayısıyla sorun, fiziksel bir hipotez ortaya koymak değil, bu hipotezi evrensel bir ontolojik ilkeye dönüştürmektir.

Thales'in tek bir arkhe belirlemesi, alternatif ontolojik açıklamaları da sınırlandırır. Neden suyun temel ilke olarak seçildiği ve neden başka bir maddenin aynı konumda bulunamayacağı açıklanmamıştır. Birden fazla temel ilkenin bulunması neden imkânsız olsun? Varlığın tek bir maddi temele dayanması mantıksal bir zorunluluk mudur? Mantıksal uzay açısından düşünüldüğünde farklı ontolojik düzenlenişlerin mümkün olması, Thales'in tekçi açıklamasının zorunlu olmadığını gösterir. Su, mümkün açıklamalardan biri olarak ileri sürülebilir; ancak bütün gerçekliğin tek ve zorunlu temeli olduğu sonucuna ulaşılamaz.

Sonuç olarak Thales'in arkhe anlayışı, Wittgenstein'ın resim teorisi ve mantıksal uzay kavramları açısından üç temel noktada eleştirilebilir. İlk olarak, dünyanın içerisindeki fiziksel bir varlığın bütün dünyanın temeli olarak kabul edilmesi, olgusal açıklama ile metafizik açıklama arasındaki sınırı belirsizleştirir. İkinci olarak, varlıkların tek bir maddeye indirgenmesi, nesneler arasındaki ilişkileri, farklılaşmayı ve olguların örgütlenmesini açıklamakta yetersiz kalır. Üçüncü olarak, bütün gerçekliği kapsayan arkhe iddiasının doğruluk koşulları açık biçimde belirlenemez. Bu bakımdan Thales'in temel problemi, maddi birliği mantıksal birlikle özdeşleştirmesidir. Oysa dünyanın tek bir maddeden meydana gelmesi ile dünyanın mantıksal bir bütünlük oluşturması birbirinden farklı meselelerdir.

Wittgenstein'ın perspektifinden bakıldığında Thales'in sorusu, varlığın hangi maddeden meydana geldiğinden çok, varlık hakkında kurulan önermelerin hangi koşullarda anlamlı olduğuna yöneltilmelidir. Thales, çokluğu tek bir maddi ilkeye indirgeyerek dünyanın kökenini açıklamaya çalışırken Wittgenstein, dünyayı oluşturan olguların dil aracılığıyla nasıl temsil edilebildiğini araştırır. Bu nedenle Wittgenstein'ın düşüncesi, Thales'in arkhe anlayışına karşı yalnızca farklı bir ontolojik açıklama sunmaz; onun açıklama girişiminin dilsel ve mantıksal sınırlarını da sorgular. Thales'in suyu dünyanın maddi temelini açıklama iddiasındayken Wittgenstein'ın mantıksal uzayı, böyle bir iddianın anlamlı biçimde kurulabilmesinin sınırlarını belirleme sorununu ortaya çıkarır.

4. BİLME AKTLARININ OBJESİ OLARAK ARKHE

 

Burada konuyu farklı bir açıdan bilme aktları açısından ele almak istiyorum.  Felsefede obje ve süje arasındaki ilişkinin kurulma yollarına genel bir ad verilir: Bilme aktları. Bilme aktının iki  türü vardır. Bunlar, çıkarım ve deneyim algılamadır.  Çıkarım öncülleri deneyimden çıkarılsa da  olgusal değildir; mantıksaldır; tutarlılık koşulu göz önünde bulundurularak verilenlerden hareketle verilmeyi çıkarmaktır. Deneyim ise nesneyle ve olguyla duyumlama yoluyla doğrudan kurulan bir ilişkidir; zorunlu değil; olumsaldır; verili olanı, onun sınırları içinde ve niteliklerine dayanarak bilmedir. Burada şunu soralım: Thales’in “su evrenin ilkesidir.” ifadesi bir çıkarım mıdır? Deneyimin sonucu mudur?  Bu iki sorunun cevabı “hayır”dır. Bu ifade ne mantıksal bir çıkarımdır ne de deneyimimden doğan sözcelerdir. Şimdi bunu açıklayalım.

•                     Mantıksal çıkarım olmama: Az önce söylediğimiz gibi mantık nesnelerle olgular ve olgularla olgular arasındaki ilişkilerden hareketle verilmeyi çıkarmaktır. Mantıksal çıkarımın öncüllerden hareket edebilmesi için bu öncülleri koymayı sağlayacak    nesneler veya olgular olmalıdır. Nesneler ve olgular yoksa öncüller yoktur; öncülsüz çıkarım da yapılamaz. 

Arke’nin mantıksal açıdan bir başka problemi şudur: Mantıksal bir öncülde tümeli ifade eden “her” sıfatı  bir cinsi veya türü betim için kullanılır. “Her insan”, “her ağaç”, “her canlı”, “her çocuk” vs. büyük önermenin öznesi olabilir. Ama “her şey” bir önerme öznesi olamaz. Oysa “Her şey sudan türemiştir.” de “her şey” ifadesi bir özne gibi sunulmuştur. O nedenle “her şey”e ilişkin meşru bir çıkarım olamaz.  

Biz burada bu ikincil sonuçtan mantıkça bize göre daha önemli bir sonuca işaret etmek istiyoruz. Bu sonuç da mantıkta terimlerin değiş tokuş edilebilirliğiyle ilgilidir: Her şey Tanrılarla dolu (πάντα πλήρη θεῶν εἶναι/Panta plēre theōn einai) ise Güneş de Thales’in kendisi de tanrılarla doludur. Değiş tokuş edilebilirlik ilkesine göre bir adın yerine eşdeğeri olan başka bir adı koyduğumuzda önermenin doğruluk değeri değişmez. Örneğin Platon Devlet’i yazdı yerine Sokrates’in öğrencisi Devlet’i yazarsak önermenin doğruluk değeri değişmez. Felsefe tarihçilerinin sözlerinden hareketle buna göre Thales yerine “tanrılarla dolu” insan “Güneş” yerine tanrılarla dolu gezegen yazabiliriz. O zaman

Thales güneş tutulmasını önceden bildi

Önermesi yerine

Tanrılarla dolu kişi Tanrılarla dolu gezegenin tutulmasını önceden bildi

diye yazabiliriz.

Bu pasajın işaret ettiği sonuçlar, metnin bütün argüman zincirinin vardığı kritik noktayı oluşturur ve iki katmanlı bir yapı sergiler. İkincil sonuç, Thales'e atfedilen "her şey tanrılarla doludur" önermesinin içeriğiyle ilgilidir: Bu önerme, arkhe tezinin mitolojik-panteist arka planını ele verir ve doğanın doğal bir ilkeyle açıklanması iddiasının bile hâlâ mitolojik bir çerçeve taşıdığını gösterir; yani mitostan logosa geçiş, bu önerme düzeyinde dahi yarım kalmıştır. Ancak metin, bu içeriksel sonucu yeterince önemli bulmaz; çünkü bu, önceki bölümlerde zaten savunulmuştur. Metnin asıl işaret etmek istediği, mantıkça daha önemli olan sonuç, terimlerin değiş tokuş edilebilirliği ilkesinin bu önerme karşısında çökmesidir. İlke gereği bir adın yerine eşdeğeri olan başka bir ad konduğunda önermenin doğruluk değeri değişmemelidir; nitekim "Platon Devlet'i yazdı" yerine "Sokrates'in öğrencisi Devlet'i yazdı" yazıldığında doğruluk değeri değişmez. Bu ilke "her şey tanrılarla dolu ise" gerekçesiyle Thales örneğine uygulandığında, "Thales güneş tutulmasını önceden bildi" önermesi yerine "tanrılarla dolu insan, tanrılarla dolu gezegenin tutulmasını önceden bildi" önermesi yazılabilir ve ilkeye göre bu ikisinin doğruluk değeri aynı olmalıdır. İşte bu nokta, metnin varmak istediği asıl sonucu açığa çıkarır: "Thales" bir özel ad, "tanrılarla dolu insan" ise bir betimlemedir ve değiş tokuş ilkesi ancak iki terim aynı gönderime ve aynı anlam düzeyine sahipse geçerlidir; oysa bu betimleme Thales'in gönderimini sabitlemez, yalnızca ona yüklenen bir niteliği dile getirir. Bu, Kripkeci çerçevede savunulan tezin tam olarak doğrulanmasıdır: adın gönderimi ile betimlemelerin doğruluğu birbirinden bağımsızdır. Ayrıca "her şey tanrılarla dolu" önermesi, tıpkı "her şey sudur" gibi, kaplamı bütün gerçekliğe yayılmış bir kavram şişmesi üretir; "tanrılarla dolu olmak" her şeyi kapsadığında hiçbir şeyi ayırt etmez ve dolayısıyla Thales'i Güneş'ten ayıramaz. Bu durumda değiş tokuş ilkesi, ayırt edici gücü olmayan betimlemelerle işletildiğinde önermeyi anlamsızlaştırır. Böylece pasaj, felsefe tarihi yazımının en temel hatasına işaret eder: Tarihçiler, Thales'e yüklenen betimlemeleri (arkhe'yi ilk ortaya koyan, her şeyin sudan türediğini söyleyen, her şey tanrılarla doludur diyen) adın anlamıyla özdeşleştirir; oysa değiş tokuş denemesi bunun saçmalığını gösterir, çünkü eğer bu betimlemeler adın anlamı olsaydı, "Thales" yerine "tanrılarla dolu insan" yazmak doğruluk değerini korumalıydı; ortaya çıkan önerme ise tarihsel olarak anlamsız ve gülünçtür. Bu, betimlemeci okumanın indirgemeci yapısının iflasıdır. Son olarak pasaj, tarihsel iddia ile doksografik iddianın ayrılmasının zorunluluğunu da gösterir: "Thales güneş tutulmasını önceden bildi" bir tarihsel iddiadır ve "Thales" adının katı gönderimi üzerinden değerlendirilir; "tanrılarla dolu insan..." ise Thales'e atfedilen bir betimlemenin mantıksal bir deneye sokulmasıdır ve ikisinin doğruluk değerinin aynı olması beklenemez, çünkü biri gönderim, diğeri betimleme düzeyinde işler. Kısacası pasajın işaret ettiği asıl sonuç şudur: "Her şey tanrılarla dolu" gibi evrensel bir betimleme, özel adların yerine konulamaz; konulduğunda mantığın değiş tokuş edilebilirlik ilkesi anlamsız sonuçlar üretir. Bu, felsefe tarihçilerinin Thales'i bir betimlemeler demeti olarak okuma biçiminin mantıksal iflasıdır; Thales'in adı, ona yüklenen betimlemelerden bağımsız olarak, tarihsel gönderim zinciriyle sabitlenmiş bir katı göndericidir ve değiş tokuş denemesi bu bağımsızlığı kanıtlayan bir reductio ad absurdum işlevi görür: betimlemeci okuma doğru olsaydı bu absürt önerme anlamlı olurdu; oysa değildir.

Buradan hareketle şunu soralım: Thales’in “her şeyin aslı sudur.” İfadesi çıkarım mıdır? Değildir. Çünkü öncüllerden çıkarılamaz. Hiçbir nesne yoksa deneyim, yani öncül sonuçta da çıkarım olamaz. “Hiçbir şey yoktu, sadece su vardı”,  demek hiçbir niteliği olmayan ve bütün niteliklerin anası olan, adı su olan; ama suya benzemeyen bir şey vardı, demekle aynı şeydir; Başlangıçta sadece su vardı, bütün nitelikler Tanrı’ın ruhunun sularda yüzdüğü gibi sularda yüzüyordu demekten farksızdır.   Hristiyanlığın “Başlangıçta su vardı; Tanrı’nın ruhu sular üzerinde geziniyordu.” İnancından farklıdır. |

5 DIL OYUNLARI AÇISINDAN 

 

Felsefe tarihçisinin geçmişteki bir düşünceyi kendi dil oyununun kavramsal araçlarıyla yeniden kurar. Bu yeniden inşa sonucunda ortaya çıkan anlamı tarihsel düşünürün özgün anlamıyla özdeşleştirmesinin yöntemsel bir sorun oluşturur. Bu sorun, özellikle Sokrates öncesi düşünürlere atfedilen ve sonraki felsefe tarihi anlatılarında belirli bir kavramsal içeriğe kavuşturulan ifadelerde belirginleşir. Wittgenstein'ın geç dönem felsefesindeki dil oyunu kavramı, tarihsel düşüncenin aktarılması ile yeniden yorumlanması arasındaki bu ayrımı incelemek için elverişli bir kuramsal zemin sunar.

Wittgenstein'a göre sözcüklerin anlamları, onların dil içerisindeki kullanımlarından bağımsız olarak belirlenemez. Bir sözcüğün ne anlama geldiğini yalnızca sözlük karşılığı değil, hangi koşullarda, hangi amaçlarla ve hangi kurallar çerçevesinde kullanıldığı belirler. Dil, bu bakımdan toplumsal pratiklerden bağımsız bir göstergeler sistemi değildir; belirli yaşam biçimleriyle iç içe geçmiş etkinliklerin parçasıdır. Dolayısıyla bir ifadeyi anlamak, yalnızca onu oluşturan sözcükleri çözümlemek değil, bu ifadenin içerisinde yer aldığı dil oyununun kurallarını da kavramaktır.

Bu yaklaşım felsefe tarihi yazımına uygulandığında önemli bir sonuç ortaya çıkar: Geçmişteki bir düşünürün kullandığı sözcüklerin günümüzdeki karşılıklarını belirlemek, onun düşüncesini anlamak için yeterli değildir. Aynı sözcük, farklı tarihsel dönemlerde farklı dil oyunları içerisinde farklı işlevler üstlenebilir. Sözcüğün korunmuş olması, anlamının da değişmeden kaldığını göstermez. Bu nedenle tarihsel bir ifadeyi günümüzün kavramsal dünyasına aktarmak, yalnızca bir çeviri işlemi değil, aynı zamanda belirli bir yorumlama ve yeniden kurma faaliyetidir.

Bu durumu Thales'e atfedilen "Her şeyin arkhesi sudur" önermesi üzerinden incelemek mümkündür. Felsefe tarihi anlatılarında bu önerme genellikle Thales'in evrenin temel maddesinin su olduğunu ileri sürdüğü biçiminde yorumlanır. Böylece Thales, evrenin kökenini doğa içerisinde arayan ve mitolojik açıklamalardan akılcı açıklamalara geçişi başlatan ilk filozof olarak konumlandırılır. Ancak bu yorum, tarihsel ve kavramsal açıdan yanıtlanması gereken bazı soruları beraberinde getirir: Thales gerçekten böyle bir ifade kullanmış mıdır? Kullanmışsa arkhe sözcüğü kendi döneminin dilsel ve düşünsel pratikleri içerisinde hangi işlevi yerine getirmektedir? Daha önemlisi, "evrenin temel maddesi" biçimindeki modern formülasyon, Thales'in düşüncesinin tarihsel anlamını mı ortaya çıkarmaktadır, yoksa bu düşünceyi sonraki dönemlerin kavramsal çerçevesinde mi yeniden kurmaktadır?

Burada arkhe sözcüğünün farklı anlam olanakları önem kazanır. Sözcük başlangıç, kaynak, yönetici ilke veya temel olarak yorumlanabilir. Buna bağlı olarak "evrenin arkhesi sudur" ifadesi, evrenin başlangıcının su olduğu, evrenin sudan meydana geldiği, suyun evrenin maddi temeli olduğu ya da suyun kozmik düzenin ilkesi olduğu biçimlerinde anlaşılabilir. Bu yorumlar birbirleriyle ilişkili olmakla birlikte aynı iddiayı ifade etmez. Dolayısıyla arkhe sözcüğünü doğrudan modern anlamda "ilk madde" veya "hammadde" kavramıyla karşılamak, tarihsel bağlamın ayrıca araştırılmasını gerektiren bir tercihtir.

Gündelik dilde kaynak, türeme ve meydana gelme ilişkilerine ilişkin kullanımlar bu ayrımı görünür kılabilir. "Çimler tohumdan çıkar", "ördek yavrusu yumurtadan çıkar", "çocuk annesinden doğar" ve "mobilya ceviz ağacındandır" ifadeleri, ortaya çıkan şey ile kaynak arasında farklı ilişkiler kurar. Tohumdan yetişme, yumurtadan çıkma, doğum ve maddi bileşim aynı süreç değildir. Ortak noktaları, bir şeyin başka bir şeyle belirli bir meydana gelme veya kaynak ilişkisi içerisinde açıklanmasıdır. Ancak bu ortaklık, söz konusu ilişkilerin birbirinin yerine kullanılabileceği anlamına gelmez. Bir mobilyanın ceviz ağacından yapılması ile ceviz ağacının o mobilyanın ilkesi olduğunu söylemek arasındaki fark da bu noktada belirginleşir.

Bu ayrım Thales'in düşüncesine ilişkin yorumun yalnızca sözcüklerin sözlük anlamlarına dayandırılamayacağını gösterir. Tarihçi, arkhe sözcüğünün hangi ilişkiyi ifade ettiğini belirlerken aynı zamanda Thales'in hangi problemi ele aldığını ve bu problemi nasıl kavramsallaştırdığını da belirlemektedir. Dolayısıyla "Thales evrenin ilk maddesinin su olduğunu ileri sürmüştür" önermesi, tarafsız bir aktarım olarak değerlendirilemez. Bu önerme, tarihsel malzemenin belirli bir felsefi problem çerçevesinde yorumlanmasının sonucudur.

Buradaki yöntemsel sorun anakronizm kavramıyla açıklanabilir. Anakronizm, yalnızca bir döneme ait olmayan olay veya kavramların yanlış döneme yerleştirilmesi değildir; geçmişteki bir düşüncenin anlamını sonraki dönemlerin kavramsal ayrımları aracılığıyla belirlemek de anakronik bir yorum üretebilir. Thales örneğinde sorun, arkhe sözcüğünün günümüzdeki karşılığının kullanılması değil, bu karşılığın tarihsel düşünürün özgün anlamını doğrudan temsil ettiğinin varsayılmasıdır. Başka bir ifadeyle, modern tarihçinin kurduğu önermenin günümüzde anlamlı olması, onun Thales'in döneminde de aynı anlamı taşıdığını kanıtlamaz.

Bu noktada iki farklı dil oyununun ayrıştırılması gerekir: Thales'in düşüncesinin içerisinde şekillendiği tarihsel dil oyunu ve bu düşünceyi açıklayan modern felsefe tarihçisinin dil oyunu. Tarihçi, geçmişteki düşünceyi kendi dil oyununun kuralları içerisinde anlaşılır hâle getirir. Bu işlemden bütünüyle kaçınmak mümkün değildir. Ancak tarihçinin görevi, kendi kavramsal araçlarıyla kurduğu anlamı tarihsel düşünürün doğrudan ifade ettiği anlamdan ayırmaktır. Dolayısıyla temel yöntemsel yükümlülük, geçmişi günümüzün kavramlarıyla açıklamaktan vazgeçmek değil, bu açıklamanın tarihsel bir yeniden inşa olduğunu görünür kılmaktır.

Bu sorun, Sokrates öncesi düşünürlerin mitolojik düşünceden akılcı düşünceye geçişin temsilcileri olarak sunulmasında da ortaya çıkar. Geleneksel felsefe tarihi anlatılarında mitolojik kozmogoninin karşısına doğa üzerine akılcı açıklamalar yerleştirilir. Hesiodos'un Theogonia'sında tanrıların doğuşu ve kozmik düzenin oluşumu mitolojik anlatının kendi kuralları içerisinde ifade edilirken, Thales'e atfedilen arkhe söylemi çoğunlukla farklı bir açıklama biçiminin başlangıcı olarak değerlendirilir. Ancak bu ayrımı, birini akıldışı, diğerini bütünüyle akılcı kabul eden önceden belirlenmiş bir sınıflandırmaya dayandırmak tarihsel çözümlemenin önünü kapatır.

Asıl mesele, mitolojik kozmogoni ile arkhe söylemi arasındaki farklılaşmanın hangi tarihsel ve kavramsal koşullarda meydana geldiğini ortaya koymaktır. Thales'i mitolojik düşünceden kopuşun temsilcisi olarak tanımlamak, bu kopuşun ölçütlerini açıklamayı gerektirir. Aksi hâlde tarihçi, sonraki dönemlerde biçimlenmiş doğa, akıl, bilim ve madde kavramlarını geçmişe taşıyarak Thales'i kendi kurduğu tarihsel sınıflandırmaya yerleştirmiş olur. Böylece tarihsel düşünürün düşüncesini açıklamak amacıyla kullanılan sınıflandırma, açıklanması gereken tarihsel olgunun kendisini önceden belirlemeye başlar.

Sokrates öncesi düşünürlere ilişkin bilgilerimizin önemli bir bölümünün sonraki yazarların aktarımlarına dayanması, bu problemi daha da karmaşıklaştırır. Burada doksografik aktarım sorunu ortaya çıkar. Doksografi, geçmiş düşünürlerin görüşlerinin sonraki yazarlar tarafından aktarılması, sınıflandırılması ve belirli bir düşünce tarihi içerisinde konumlandırılmasıdır. Ancak aktarıcı, geçmiş düşünceyi yorumsuz biçimde günümüze ulaştıran tarafsız bir araç değildir. Aktarım, kaçınılmaz olarak aktarıcının kavramları ve açıklama çerçevesi içerisinde gerçekleşir.

Bu nedenle üç düzeyin birbirinden ayrılması gerekir: tarihsel düşünürün gerçekten söylediği veya yazdığı şey, sonraki yazarların bu düşünürle ilişkilendirdiği görüşler ve modern felsefe tarihçisinin bu aktarımlardan hareketle gerçekleştirdiği felsefi yeniden inşa. Bu düzeylerin birbirine karıştırılması, sonraki yorumların tarihsel düşünürün doğrudan ifadeleriymiş gibi sunulmasına yol açar. Örneğin "Thales her şeyin ilkesi sudur demiştir" önermesi, tarihsel bir alıntı ile doksografik kaynaklardan hareketle oluşturulmuş modern bir formülasyon arasındaki ayrım belirtilmeden kullanıldığında, kanıtın taşıdığından daha güçlü bir tarihsel kesinlik iddiası üretir.

Bu bağlamda Kripke'nin özel adlar hakkındaki yaklaşımı ile Wittgenstein'ın dil oyunu anlayışı arasında da sınırlı fakat açıklayıcı bir ilişki kurulabilir. Kripke'nin yaklaşımı, özel adların gönderimini açıklamaya yönelirken Wittgenstein'ın yaklaşımı, adların dil içerisindeki kullanımına ve toplumsal pratiklerle ilişkisine dikkat çeker. Thales adının tarihsel bir kişiye gönderimde bulunması ile bu kişiye atfedilen düşüncelerin güvenilir biçimde aktarılması ise birbirinden farklı sorunlardır. Bir özel adın gönderiminin korunması, o kişiye ilişkin düşünsel anlatının tarihsel doğruluğunu garanti etmez. Başka bir ifadeyle, hakkında konuştuğumuz tarihsel kişinin kim olduğunu belirleyebilmek, onun ne düşündüğünü aynı kesinlikle bildiğimiz anlamına gelmez.

Bütün bu tartışmalar, felsefe tarihi yazımında tarihsel doğruluk ile kavramsal yeniden inşa arasındaki ilişkinin yeniden değerlendirilmesini gerektirir. Bir düşünürün görüşünü günümüzün kavramlarıyla ifade etmek başlı başına bir yöntem hatası değildir. Sorun, bu kavramsal ifadenin tarihsel düşünürün kendi söylemiyle özdeşleştirilmesi ve yorumun aktarım gibi sunulmasıdır. Felsefe tarihçisi, kullandığı kavramların tarihsel mesafesini, başvurduğu kaynakların doksografik niteliğini ve yorumunun hangi varsayımlara dayandığını açıklamalıdır.

Sonuç olarak Wittgenstein'ın dil oyunu anlayışı, felsefe tarihinin yalnızca geçmiş düşünceleri aktaran bir disiplin olmadığını, aynı zamanda bu düşüncelerin anlamını belirli kavramsal pratikler içerisinde yeniden kurduğunu göstermeye yardımcı olur. Thales'in arkhe söylemi bu sorunun somut bir örneğidir: "Evrenin arkhesi sudur" önermesi, Thales'in tarihsel düşüncesine ilişkin bir aktarım olmanın ötesinde, bu düşüncenin modern felsefe tarihi içerisinde hangi kavramlarla anlamlandırıldığını da açığa çıkarır.

Bu nedenle felsefe tarihçisinin temel sorumluluğu, geçmiş düşünürü kendi dil oyununun dışına çıkararak doğrudan ve dolayımsız biçimde konuşturduğunu varsaymamak; tarihsel söylem, doksografik aktarım ve felsefi yeniden inşa arasındaki ayrımı korumaktır. Felsefe tarihindeki anakronizm tehlikesi, geçmişi bugünün kavramlarıyla açıklamakta değil, bugünün kavramlarıyla yeniden kurulmuş geçmişi, geçmişin kendi anlam dünyasının dolaysız ifadesi olarak sunmaktadır.

6. ARKENIN KULLANIMI AÇISINDAN

hakkında yaygın bir uzlaşma vardır: Thales, evrenin ilkesinden söz eden ve bu ilkenin su olduğunu ileri süren ilk filozoftur. Bu görüş, genellikle "Evrenin ilkesi veya arkhesi sudur" önermesiyle ifade edilir. Ancak bu önermenin tarihsel bir bilgi olarak sunulması, felsefe tarihçiliği açısından önemli bir yöntemsel sorunu beraberinde getirir. Çünkü burada yalnızca Thales'e ait olduğu ileri sürülen bir düşünce aktarılmamakta, aynı zamanda bu düşünce belirli bir dilsel ve kavramsal çerçeve içerisinde yeniden kurulmaktadır. Dolayısıyla sorgulanması gereken, yalnızca Thales'in ne düşündüğü değil, felsefe tarihçilerinin ona atfettikleri düşünceyi hangi dilsel ve kavramsal varsayımlardan hareketle oluşturduklarıdır.

Bu sorunu inceleyebilmek için öncelikle dilde çok anlamlılık ve kullanım arasındaki ilişkiye değinmek gerekir. Doğal dillerde sözcüklerin birden fazla anlamda kullanılması olağan bir durumdur. Çok anlamlılık, farklı nesne durumlarını ve ilişkileri sınırlı sayıdaki sözcük aracılığıyla ifade etme imkânı sağlar. Birbirine benzeyen veya aralarında analojik bir ilişki kurulan durumların aynı sözcükle ifade edilmesi, dilin tarihsel gelişimi içerisinde ortaya çıkan bir kullanımdır. Ancak bir sözcüğün farklı anlamlarda kullanılabilmesi, bu anlamların herhangi bir bağlamda serbestçe birbirinin yerine geçirilebileceği anlamına gelmez. Sözcüğün hangi anlamda kullanıldığı, dil topluluğunun öğrendiği ve sürdürdüğü kullanım kuralları tarafından belirlenir.

Wittgenstein'ın geç dönem felsefesindeki dil oyunu anlayışı açısından bu nokta belirleyicidir. Sözcüklerin anlamları, onları kullanan topluluğun ortak pratikleri içerisinde öğrenilir ve kullanımları da bu pratiklerin kurallarına bağlıdır. Bir dil topluluğunun üyesi, yalnızca sözcüklerin farklı anlamlarını değil, hangi durumda hangi anlamın geçerli olduğunu da öğrenir. Dolayısıyla bir sözcüğün sözlükte belirtilen anlamlarından hareketle herhangi bir önerme oluşturmak, o önermenin ilgili dil topluluğu açısından anlamlı olduğunu göstermeye yetmez. Bir ifadenin anlamlılığı, sözcüklerin bilinen anlamlarının yanı sıra, bunların bir araya gelerek oluşturduğu kullanımın da belirli bir dil oyunu içerisinde karşılığının bulunmasını gerektirir.

Bu çerçevede Grekçe arkhe (ἀρχή) sözcüğünün anlam alanına bakıldığında, başlangıç, kaynak, çıkış noktası, temel, yönetim, otorite ve yetki gibi farklı kullanımlarla karşılaşılır. Sözcük bir tartışmanın başlangıcını, bir olayın nedenini, bir şeyin çıkış noktasını veya yönetme yetkisini ifade edebilir. Bu anlamların tamamı Grekçe konuşanlar tarafından farklı bağlamlarda öğrenilmiş ve kullanılmıştır. Ancak bu durum, söz konusu anlamlardan hareketle kurulabilecek her ifadenin de tarihsel olarak anlaşılabilir olduğunu göstermez. Bir Grek'in arkhe sözcüğünün anlamlarını bilmesi, "evrenin arkhesi" biçimindeki kullanımın hangi nesne durumunu ifade ettiğini de bildiği anlamına gelmez.

Felsefe tarihçilerinin Thales'e atfettikleri "Evrenin arkhesi sudur" önermesi tam da bu noktada yöntemsel bir sorun ortaya çıkarır. Tarihçiler, arkhe sözcüğünün bilinen anlamlarından hareket ederek bu önermeyi kurmakta ve onu Thales'in düşüncesinin doğrudan ifadesi olarak sunmaktadır. Oysa sözcüğün başlangıç, kaynak veya temel anlamlarına sahip olması ile evrenin suyu ilke olarak taşıdığı bir ilişki içerisinde açıklanması aynı şey değildir. İkinci kullanımın tarihsel olarak anlaşılabilmesi için bu ilişkinin Thales'in yaşadığı dönemin dilsel pratiklerinde nasıl kurulduğunun gösterilmesi gerekir. Felsefe tarihçileri ise çoğu zaman bu ara aşamayı açıklamadan, modern dönemde anlamlı olan önermeyi tarihsel düşünürün düşüncesi olarak aktarmaktadır.

Burada sorulması gereken soru şudur: Thales'in yaşadığı dönemde bir Grek, "Evrenin arkhesi sudur" sözcesini hangi anlamda anlayabilirdi? Bu soruya yalnızca arkhe sözcüğünün sözlük anlamlarını sıralayarak yanıt verilemez. Çünkü sözcenin anlaşılması, sözcüklerin anlamlarının bilinmesinden başka, evren ile su arasında kurulan ilişkinin de dönemin dil oyununda anlaşılabilir olmasını gerektirir. Bu ilişkinin hangi kullanım kuralları içerisinde kurulduğu gösterilmediği sürece, Thales'e atfedilen sözcenin tarihsel anlamı da belirlenmiş olmaz.

Bu nedenle söz konusu ifadenin Thales'in çağdaşı olan bir Grek tarafından anlaşılamayacağını kesin bir tarihsel olgu olarak ileri sürmek yerine, felsefe tarihçilerinin bu anlaşılabilirliği henüz yeterince temellendirmediğini söylemek daha doğru olacaktır. Çünkü bir ifadenin yerleşik bir dil oyununda karşılığının bulunmaması, onun yeni bir kullanım oluşturamayacağı anlamına gelmez. Thales'in mevcut dilsel pratikleri dönüştürerek yeni bir kavramsal kullanım geliştirmiş olması mümkündür. Ancak bu durumda felsefe tarihçisinin görevi, söz konusu yeniliğin hangi koşullarda ortaya çıktığını ve hangi dilsel ilişkiler aracılığıyla anlaşılır hâle geldiğini açıklamaktır. Tarihsel bir yeniliğin varlığını ileri sürmek, onun nasıl bir yenilik olduğunu göstermenin yerine geçemez.

Felsefe tarihçilerinin Thales'e atfettikleri önermenin açıklayıcılığı da ayrıca sorgulanmalıdır. Bir Grek açısından "Evrenin ilkesi demirdir" önermesi ile "Evrenin ilkesi sudur" önermesi arasında, ikinciyi kendiliğinden daha anlamlı veya daha mantıklı kılan bir ayrım bulunmamaktadır. Suyun neden diğer nesnelerden farklı olarak evrenin ilkesi sayılması gerektiği, önermenin kendisinden çıkarılamaz. Bu ayrıcalığın hangi gözleme, inanca veya açıklama biçimine dayandığının gösterilmesi gerekir.

Üstelik Grek kültürünün mitolojik ve antropomorfik dünyasında su, yalnızca fiziksel bir nesne olarak kavranmamaktadır. Okeanos'un tanrısal bir varlık olarak düşünülmesi, suyun mitolojik kozmolojideki konumunun dikkate alınmasını gerektirir. Bir Grek'in içerisinde yetiştiği kültürel ve dilsel dünyada Okeanos'a ilişkin mitolojik anlatılar da anlamın oluşumuna katılır. Dolayısıyla Thales'in suya ilişkin düşüncesini bu anlam dünyasından bağımsız biçimde, modern anlamda fiziksel bir madde veya evrenin hammaddesi olarak yorumlamak tarihsel bir gerekçelendirme gerektirir. Felsefe tarihçisinin bu gerekçelendirmeyi yapmadan suyu doğrudan maddi ilke olarak sunması, sonraki dönemlerin kavramsal ayrımlarını geçmişe taşıması anlamına gelir.

Sorunun bir başka boyutu, Thales'e atfedilen ifadenin önermesel niteliğidir. "Evrenin arkhesi sudur" cümlesi, biçim bakımından bir bildirim önermesidir. Ancak bildirim cümlesi biçiminde kurulmuş olması, onun gözleme dayalı bir önerme olduğunu göstermez. Bir önermenin gözlem önermesi olarak değerlendirilebilmesi için hangi olguya karşılık geldiğinin ve bu olgunun hangi koşullarda gözlemlenebildiğinin açıklanması gerekir. Oysa evrenin ilk ortaya çıkışına veya bütününün ilkesine ilişkin bir iddianın doğrudan gözlemlenebilir bir olguya karşılık geldiğini söylemek kolay değildir. Evrenin ilk oluşumuna tanrılar dışında herhangi bir varlığın doğrudan tanıklık etmiş olması da mümkün görünmemektedir.

Bu durumda Thales'e atfedilen ifade ne basitçe bir gözlem önermesi ne de açıkça belirlenmiş bir mantıksal çıkarım olarak değerlendirilebilir. İfadenin bir inanç bildirimi olup olmadığı, kozmolojik bir açıklama içerip içermediği veya belirli gözlemlerden hareketle oluşturulmuş bir genelleme niteliği taşıyıp taşımadığı ayrıca araştırılmalıdır. Felsefe tarihçileri bu soruları yanıtlamadan ifadeyi doğrudan doğa üzerine akılcı bir açıklama veya ilk madde öğretisi olarak sınıflandırdıklarında, tarihsel düşüncenin niteliğini ortaya çıkarmak yerine kendi felsefi kategorilerini tarihsel malzemeye uygulamış olurlar.

Dolayısıyla felsefe tarihçiliğinin temel problemi, Thales'in düşüncesini günümüzün diliyle ifade etmek zorunda olması değildir. Böyle bir yeniden ifade etme işlemi tarihsel araştırmanın kaçınılmaz bir parçasıdır. Problem, bu işlemin sonucunda ortaya çıkan önermenin tarihsel düşünürün özgün söylemiyle özdeşleştirilmesidir. Felsefe tarihçisi, Thales'in düşüncesini açıklarken kendi döneminin kavramlarını, sınıflandırmalarını ve dil oyununu kullanmaktadır. Ancak bu kullanımın farkında olmadığı veya onu görünmez kıldığı ölçüde, kendi yorumunu tarihsel bir gerçeklik gibi sunma tehlikesiyle karşılaşır.

Sonuç olarak "Thales evrenin arkhesinin su olduğunu söylemiştir" önermesi, yalnızca Thales'in düşüncesini bildiren tarihsel bir ifade olarak ele alınmamalıdır. Aynı zamanda bu önermeyi kuran felsefe tarihçisinin kavramsal tercihlerini ve tarihsel yorumlama biçimini de açığa çıkaran bir formülasyondur. Arkhe sözcüğünün Grekçede sahip olduğu anlamları belirlemek, Thales'e atfedilen kullanımın tarihsel anlamını ortaya çıkarmaya yetmez. Bunun için söz konusu kullanımın Thales'in dönemindeki dilsel pratikler içerisinde nasıl işlediği, hangi olgu durumunu ifade ettiği ve hangi düşünsel gerekçelere dayandığı gösterilmelidir.

Felsefe tarihçisinin temel yöntemsel hatası, geçmişteki düşünceyi bugünün kavramlarıyla yeniden kurması değil, kendi yeniden inşasının sonucunu geçmişteki düşünürün özgün düşüncesiymiş gibi sunmasıdır. Bu nedenle felsefe tarihi yazımı, yalnızca geçmiş düşünürlerin ne söylediklerini değil, tarihçilerin onlara ne söyletmiş olabileceklerini de sorgulamalıdır. Geçmişin anlamını yeniden kurmak kaçınılmaz olabilir; ancak bu yeniden kurma işleminin tarihsel düşünürün kendi dil oyunu ile özdeşleştirilmesi kaçınılmaz değildir.

7. DOĞRULUK  KOŞULLARI AÇISINDAN

 

Geleneksel felsefe tarihi yazımının temel sorunlarından biri, geçmiş düşünürlere atfedilen önermelerin anlamını ve tarihsel geçerliliğini yeterince sorgulamadan, bu önermeleri belgelenmiş düşünsel olgular gibi aktarmasıdır. Oysa bir düşünürün belirli bir önermeyi ileri sürdüğünü söylemek, yalnızca ona ait olduğu bildirilen bir ifadeyi aktarmakla tamamlanmış olmaz. Önermenin ne anlama geldiği, hangi koşullarda doğru veya yanlış olabileceği ve hangi olgusal ya da kavramsal ilişkiyi dile getirdiği de açıklanmalıdır. Felsefe tarihçisi, geçmişteki bir ifadeyi modern kavramlarla yeniden kurduğunda, bu yeniden kurmanın tarihsel düşüncenin doğrudan aktarımı mı yoksa kendi yorumunun ürünü mü olduğunu da belirtmek zorundadır.

Bu noktada doğruluk koşulları, felsefe tarihi yazımının yöntemsel bakımdan değerlendirilmesi için önemli bir ölçüt sunar. Fregeci anlam anlayışına göre bir önermenin anlamını kavramak, onun hangi koşullarda doğru olduğunu kavramaktır. “Hava güzeldir” veya “Kar beyazdır” gibi sözcelerin anlamını bilmek, bu sözcelerin doğru olmasını sağlayan koşulları bilmektir. Bu anlayışta bir cümlenin ifade ettiği düşünce, konuşanın öznel tasavvurlarına veya psikolojik durumuna indirgenemez. Düşünce, onu dile getiren kişiden bağımsız olarak doğru veya yanlış olabilen nesnel bir içeriktir. Dolayısıyla bir önermenin anlamını açıklamak, yalnızca sözcüklerin tanımlarını vermek değil, önermenin hangi koşullarda doğru veya yanlış olabileceğini de ortaya koymaktır.

Bu yaklaşımın felsefe tarihçiliği açısından önemli bir sonucu vardır: Tarihçi, geçmiş bir düşünürü belirli bir önermenin sahibi olarak gösteriyorsa, o önermeye yüklediği anlamın hangi doğruluk koşullarına dayandığını açıklamalıdır. Ancak burada doğruluk koşullarını, deneysel doğrulama yöntemleriyle özdeşleştirmemek gerekir. Bir önermenin hangi koşullarda doğru olduğunu belirlemek başka, bu koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğini hangi yöntemlerle saptayabileceğimizi açıklamak başkadır. Doğruluk koşulları semantik bir soruna, doğrulama yöntemleri ise epistemolojik bir soruna ilişkindir. Felsefe tarihçisi her iki sorunu da ele alabilir; fakat bunları birbirine indirgememelidir.

Bir önermenin anlamını belirlemek, aynı zamanda onun temel kavramlarının kullanım koşullarını açıklamayı gerektirir. Bir sözcüğün anlamı, yalnızca sözlükteki karşılıklarından hareketle belirlenemez. Sözcüğün hangi durumlarda kullanılabildiği, hangi nesnelere veya olgulara uygulanabildiği ve hangi sözceler içinde anlamlı bir işlev gördüğü de araştırılmalıdır. Bu nedenle tarihçi, geçmişteki bir kavramı açıklarken onun kullanım ölçütlerini ve bu kullanımı mümkün kılan dilsel ilişkileri ortaya koymak zorundadır. Kavramın anlamı, tarihçinin ona yüklediği içerikle değil, tarihsel kullanımının ortaya konulmasıyla belirlenmelidir.

Bunu varsayımsal bir örnekle açıklayabiliriz. Bir felsefe tarihçisinin, eski bir metinde geçen “babu” sözcüğünü belirli bir filozofun temel kavramlarından biri olarak yorumladığını düşünelim. Bu kavramın ne anlama geldiğini anlayabilmek için tarihçiye şu soruları yöneltmek gerekir: Bir şeyin babu olduğunu hangi ölçüte göre belirleyebiliriz? Bu kavram hangi nesnelere veya olgu durumlarına uygulanmaktadır? Onun kullanıldığı önermeler hangi koşullarda doğru veya yanlış sayılabilir? Eğer tarihçi bu sorulara metinsel veya tarihsel kanıtlara dayalı bir yanıt veremiyor, yalnızca filozofun bu kavramla derin ve sezgisel bir düşünceyi ifade ettiğini ileri sürüyorsa, kavramın anlamını açıklamış olmaz. Böyle bir açıklama, tarihçinin yorumunu ortaya koyar; ancak yorumun tarihsel geçerliliğini kanıtlamaz.

Burada sorun, tarihçinin geçmiş düşünürü yorumlaması değildir. Tarihsel araştırma kaçınılmaz olarak yorum içerir. Sorun, yorumun gerektirdiği anlamın, geçmiş düşünürün kendi düşüncesiymiş gibi sunulmasıdır. Bir kavramın tarihsel kullanımına ilişkin kanıt bulunmadığında, tarihçi kendi çağının kavramsal alışkanlıklarını geçmişe taşıma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle felsefe tarihi yazımında, tarihsel metinlerin doğrudan gösterdiği içerikle tarihçinin yorum yoluyla oluşturduğu içerik birbirinden ayrılmalıdır.

Bu yöntemsel sorun, Thales'e atfedilen “Su evrenin ilkesidir (arkhe)” önermesinde açıkça görülür. Felsefe tarihçileri bu ifadeyi çoğunlukla Thales'in evrenin temel maddesinin su olduğunu ileri sürdüğü biçiminde yorumlarlar. Böylece sözce, modern okuyucunun anlayabileceği bir kozmoloji önermesi olarak yeniden kurulur. Ancak bu yeniden kurma işlemi, önermenin tarihsel anlamını kendiliğinden ortaya koymaz. Öncelikle şu soruların yanıtlanması gerekir: Bir şeyin evrenin ilkesi olması ne demektir? Su ile evren arasında hangi ilişki kurulmaktadır? Su evrenin başlangıcı mıdır, maddi temeli midir, kaynağı mıdır, yoksa evrenin varlığını ve düzenini açıklayan başka türden bir ilke midir? Bu yorumların her biri farklı bir kavramsal içeriğe ve farklı doğruluk koşullarına işaret eder.

Felsefe tarihçisi, bu olasılıklardan birini seçerek Thales'in özgün düşüncesi olarak sunamaz. Öncelikle seçtiği yorumun hangi tarihsel kanıtlara dayandığını göstermelidir. Örneğin “Mermer heykel mermerden yapılmıştır” veya “Ekmek hamurdan yapılmıştır” gibi sözcelerde nesneler arasındaki ilişkiyi gözlemleyebilir, üretim sürecini inceleyebilir ve sözcelerin doğruluğunu değerlendirebiliriz. Buna karşılık “Evren sudan meydana gelmiştir” sözcesinin hangi ilişkiyi dile getirdiği ve bu ilişkinin hangi koşullarda doğru sayılabileceği ayrıca açıklanmalıdır. Bir heykelin mermerden yapılmasını gözlemlemek ile evrenin meydana gelişini açıklamak aynı türden bir işlem değildir.

Bununla birlikte, doğrudan gözlemlenemeyen veya bir defaya mahsus gerçekleşmiş olaylara ilişkin önermelerin anlamsız olduğunu ileri sürmek doğru değildir. Geçmişte gerçekleşmiş olaylar, tekrar edilemeseler bile tarihsel kalıntılar, dolaylı kanıtlar ve çıkarımlar aracılığıyla araştırılabilir. Benzer biçimde bilimsel ve kozmolojik önermeler de doğrudan gözleme indirgenemeyen kuramsal ilişkiler içerebilir. Dolayısıyla bir önermenin anlamlılığını yalnızca tekrarlanabilir gözlemlere veya doğrudan deneysel sınamaya bağlamak mümkün değildir.

Thales örneğinde asıl sorun, sözcenin doğrudan gözlemlenemeyen bir olguya ilişkin olması değildir. Sorun, felsefe tarihçilerinin bu sözceye yükledikleri anlamın hangi olgusal veya kavramsal ilişkiye dayandığını yeterince açıklamamalarıdır. Eğer “Su evrenin ilkesidir” önermesi, evrenin sudan meydana geldiği anlamında yorumlanıyorsa, bu meydana gelme ilişkisinin nasıl anlaşılması gerektiği açıklanmalıdır. Eğer su, evrenin maddi temeli olarak yorumlanıyorsa, bu yorumun tarihsel dayanakları gösterilmelidir. Eğer arkhe, evrenin başlangıcı veya kaynağı anlamında kullanılıyorsa, bu kullanımın dönemin düşünsel dünyasındaki karşılığı araştırılmalıdır.

Bu nedenle “Uzaydaki bir ırmak aşırı yağış nedeniyle taştı” gibi belirli bir olaya ilişkin sözcelerle “Su evrenin ilkesidir” sözcesini aynı anlamlandırma düzleminde ele alamayız. İlk sözcenin hangi olayı betimlediği ve doğruluğunun nasıl araştırılabileceği açıktır. İkinci sözcenin ise hangi olguyu veya ilişkiyi dile getirdiği henüz açıklanmaya muhtaçtır. Buradan ikinci sözcenin anlamsız olduğu sonucu çıkmaz. Çıkarılabilecek sonuç, ona belirli bir anlam yükleyen tarihçinin bu anlamı gerekçelendirmek zorunda olduğudur.

Dolayısıyla felsefe tarihçiliğinde doğruluk koşullarının araştırılması, geçmiş düşünürlerin önermelerini yalnızca mantıksal açıdan değerlendirmek için değil, tarihçinin kendi yorumunun sınırlarını belirlemek için de gereklidir. Tarihçi, modern kavramlarla oluşturduğu önermenin hangi anlamda tarihsel bir aktarım, hangi anlamda kendi açıklayıcı yeniden inşası olduğunu açıkça göstermelidir. Bu ayrım yapılmadığında, yorum tarihsel olgunun yerini alır.

8 ARKA PLAN KOŞULLARI AÇISINDAN

 

Thales’in arke kavramının analizini arka plan açısından açıklamalarımla bitirmek istiyorum. Bu konuda öncelikle şunu belirleyelim. İnsan hangi dönemde yaşarsa yaşasın bir kültürde yaşar. Kültür bireyi çeşitli yollarla değerlerle kurumlarla mitolojilerle  dinlerle belirler. Belirleme sadece eylemler empoze etme veya buyurma yoluyla olmaz. Arka plan bireye dünya görüşü verir. Birey dünyaya nasıl bakmalıdır olup bitene gözlemlediklerine nasıl anlam vermelidir, dili nasıl kullanmalıdır insanlarla nasıl ilişki kurmalıdır bunları öğrenir ve öğrendikleri bir arka plan olarak her an onun bakışında tasavvurunda ve eylemlerinde yansır. Birey kültüründe verilmeyeni düşünemez araştıramaz ve keşfedemez.

Nasıl ki sonuç nedeni değil de neden sonucu belirlerse doğruluk koşulları arka planı değil, tam tersine arka plan sayıltıları, cümlenin doğruluk koşullarını belirler. Bir eskimo genetiğin insan kişiliği üzerindeki etkisini düşünemez ve araştıramaz,  inka uygarlığında yaşayan biri aya gidilip gidilemeyeceğine ilişkin bir problematik oluşturamaz. Her araştırma bir Ön bilgiyi daha doğrusu bilgi birikimini gerektirir. Merak kendi kendine durduk yerde ortaya çıkmaz ya bilgiyi derinleştirme veya genişletme isteğinin veya ihtiyacının ürünüdür ya da bilinende fark edilen boşluğu giderme veya kuşkuyu giderme çabasından doğar. Bütün bunlar arka plan bilgilerine dayanarak gerçekleştirilir.

Sözü Thales'e getirecek olursak Thales'in evrenin ilkesine ilişkin bir problematik oluşturması mümkün değildir. Çünkü kültürel arka planında bunu düşünmesine izin verecek hiçbir öge yoktur. Evren nasıl ortaya çıkmıştır? Bu zaten içinde yaşadığı kültürde verilmiştir. Onun kültürde verileni yetersiz sayarak araştırmayı düşünmesi de mümkün değildir ve anlaşılamaz. Çünkü kültürde verilenden kuşku duyması için neden olamaz. Öte yandan bu kuşkuyu farklı bir kültürden öğrendiklerini dayanarak do oluşturamaz. Kültür başka bir kültürün karşıtı alternatifi ya da tamamlayıcısı değildir. Burada şöyle soralım: Thales'in komşu kültürlerden hareketle böyle bir problematik oluşturabilir mi? Oluşturaımız. Çünkü hangi kültür olursa olsun, hiçbir kültürde “ Evrenin ilkesi nedir?” sorusu sorulmadığı gibi Thales'in sorusunu esinleyecek ögeler yoktur.

Arka plan şu veya bu cümlenin anlamının doğruluk koşullarını belirlerken kapasitelere, istidatlara ve pratik bilgilere dayanır. Kuşkusuz kapasiteler, istidatlar ve pratik bilgiler ise cümlenin semantik içeriğinin parçası değildir. Ama bunlar cümlenin anlamını açıkça anlamamızı sağlarlar. Bir şeyin bir şeyden çıkmasını ya da türemesini, doğmasını ifade eden fiiller arka planda anlaşılır. Örneğin “Buhar kaynayan sudan çıkar.”, “Işık Güneşten   çıkar.” “Balık denizden çıkar.” “Çocuk anneden doğar.” sözcelerindeki  eylemleri arka plana dayanarak biliriz. Arka plan bir duruma ilişkin sözceyi oluşturmak için doğru ve uygun fiilin ne olduğunu söyler. Bu fiilin yer aldığı bir cümleyi anlayabiliriz; olgu durumu imgeleyebiliriz. Örneğin lengüistik arka plana dayanarak suyla  buhar, Güneşle ışık, denizle balık, anneyle çocuk arasındaki ilişkiyi “çıkma” ya da “doğma” fiiliyle ifade ederiz;  bu olgularla ilgili cümleyi anlarız.

Fakat “evren sudan çıkmıştır.” Sözcesine dair bir arka plan yoktur yani bu sözce bir Grek için anlaşılır sözce değildir. Çünkü evrenin ortaya çıkışına ilişkin bu cümle bir arka plana dayanmaz. O nedenle anlaşılamaz. Eğer iddia edildiği gibi Thales bu cümleyi söylemişse, arka plandan hareketle diyebiliriz ki, hem “çıkmak” türemek, eylemini  doğru kullanmadığı için hem kendisi imgeleyemediği bir durumu anlatmaya çalışmıştır hem de muhatapları hiç de onu anlayamamıştır.

 

VII. SÖZCE TÜRLERI AÇISINDAN

Şimdi son olarak Tahles’in ilkeyle söylediğine inanılan cümlenin analitik/sentetik sözce türleri açısından bir değerlendirmesini yapalım.

Sözce türlerine ilişkin Kantçı kategorilerden hareketle şunu sorabiliriz: “Evrenin ilkesi sudur.” İfadesi analitik midir? Yoksa sentetik midir? Bilindiği gibi analitik sözceler mantığımızın sözceleridir ve totolojiktirler yani yeni bir bilgi vermezler. Çıkarım ifadeleri önermede örtük olarak  verileni yeni bir önerme halinde tekrar etmekten başka bir şey değildir. Diğer deyişle bize yenin bir bilgi vermezler. Sentetik önermeler ise olgulara ilişkindir bu nedenle doğru oldukları takdirde bilgimizi zenginleştirirler. Önerme türüne ilişkin bu kısa açıklamamızın sonucu şudur: Bir önerme olgulara ilişkin bilgimizi genişletecekse, bize yeni bir bilgi verecekse sentetik olmalıdır. Açıklayıcı sözcenin sentetik olması Thales’i de bağlar. Onun herhangi bir konuda söylediğine bilgi gözüyle bakabilmemiz için, söylediği şey sentetik bir önerme olmalıdır. Örneğin Thales’e atfedilen Güneş’in ne zaman tutulacağına dair sözü bir sentetik yani açıklayıcı özellik taşır. Çünkü Güneş’in durumuyla ilgili bilgimizi genişletir. Oysa “Her şeyin aslı sudur.” Sözcesi sentetik değildir. Sentetik sözceler gözlemlenen ve tekrar eden doğal olgularla ilgilidir. Biricik olana ve bir defalık olana dair ne analitik ne de sentetik sözcemiz olamaz.

 

 

 

VIII. MÜNHHAUSEN ÜÇLEMİ AÇISINDAN

Aşağıda metni, temel felsefi argümanları ve tarihsel değerlendirmeleri koruyarak yeniden yapılandırdım. Tekrarlanan açıklamaları birleştirdim, aynı düşüncenin farklı başlıklar altında yinelenmesini önledim ve Münchhausen Üçlemi ile Thales arasındaki ilişkiyi daha tutarlı bir akademik akış içinde ele aldım.

Thales’in arkhe (ἀρχή) olarak suyu (hydor) önermesi, felsefe tarihinde mitostan logosa geçişin ve doğadaki çeşitliliği tek bir maddi ilkeyle açıklama çabasının ilk önemli örneklerinden biri kabul edilir. Mitolojik anlatılarda evrenin kökeni tanrısal varlıklar ve doğaüstü güçlerle açıklanırken Thales, bütün varlığın temelini doğanın kendi içindeki bir unsurda aramıştır. Bu yaklaşım, doğayı yine doğaya ait ilkeler aracılığıyla anlama girişimi bakımından düşünce tarihinde önemli bir dönüşüme işaret eder.

Ancak suyun evrensel bir ilke olarak kabul edilmesi, bu ilkenin kendisinin nasıl temellendirileceği sorusunu da beraberinde getirir. Bu noktada Thales’in düşüncesi, epistemolojik gerekçelendirmenin sınırlarını sorgulayan Münchhausen Üçlemi (Agrippa Üçlemi) açısından incelenebilir.

Münchhausen Üçlemi, herhangi bir önermeyi kesin ve nihai biçimde temellendirme girişiminin üç temel çıkmazla karşılaşacağını ileri sürer:

  1. Sonsuz geriye gidiş (Regressus ad infinitum): Her gerekçenin başka bir gerekçeye ihtiyaç duyması ve açıklama zincirinin sonsuza uzaması.
  2. Kısır döngü (Circulus in demonstrando): Bir önermenin, doğrudan veya dolaylı biçimde, yine kendisine dayanarak kanıtlanmaya çalışılması.
  3. Dogmatik kesinti (Dogmatic stop): Gerekçelendirme zincirinin başka bir gerekçeye başvurulmadan belirli bir önermede sonlandırılması.

Bu üç seçenek, Thales’in su ilkesinin epistemolojik statüsünü ve metafiziksel açıklamanın temellendirilme imkânlarını değerlendirmek için elverişli bir çerçeve sunar.

1. Tarihsel ve Kaynak Eleştirisi: Thales Gerçekte Ne Söylemiştir?

Thales’in kendi yazılı eserleri günümüze ulaşmamıştır. Onun düşüncelerine ilişkin temel bilgilerimiz, özellikle Aristoteles’in Metafizik adlı eserinin birinci kitabının üçüncü bölümündeki (983b) aktarımlarına dayanır. Aristoteles, Thales’ten yaklaşık üç yüzyıl sonra yaşamış olduğundan, aktarımlarının doğrudan bir tanıklık değil, geçmişe yönelik felsefi yorumlar olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.

Aristoteles, Thales’in her şeyin ilkesini su olarak kabul ettiğini aktarırken bu düşüncenin olası gerekçelerini de sıralar. Besinlerin nemli olması, tohumların nemli bir yapıya sahip bulunması ve ısının nemden kaynaklandığı düşüncesi bu gerekçeler arasındadır. Ancak Aristoteles'in kendisi de bunları kesin bir tarihsel aktarım olarak değil, Thales'in düşüncesini açıklamaya yönelik olası nedenler olarak sunar.

Dolayısıyla Thales’in su ilkesini hangi argümanlarla savunduğunu kesin olarak bilmiyoruz. Bu nedenle aşağıdaki değerlendirme, Thales’in tarihsel olarak Münchhausen Üçlemi’ni düşündüğünü veya belirli bir temellendirme yöntemi kullandığını ileri sürmez. Amaç, Aristoteles’in aktardığı su ilkesi düşüncesini epistemolojik açıdan incelemektir.

2. Su İlkesi ve Sonsuz Geriye Gidiş

Thales’in suyu arkhe olarak kabul etmesi, bütün varlıkların kökenini ve temelini tek bir maddi ilkeyle açıklama girişimidir. Ancak bu açıklama, suyun kendisinin neden temel ilke olarak seçildiği sorusunu ortadan kaldırmaz.

Burada şu soru ortaya çıkar:

Suyun bütün varlığın arkhe’si olduğunu hangi ilkeye dayanarak biliyoruz?

Eğer suyun temel oluşu, başka bir fiziksel ilkeyle açıklanmaya çalışılırsa bu kez söz konusu ilkenin de gerekçelendirilmesi gerekir. Örneğin suyun dönüştürücü gücü ısıya, yoğunlaşmaya veya buharlaşmaya bağlanırsa, bu süreçlerin açıklanması için de yeni öncüllere ihtiyaç duyulur.

Böylece açıklama zinciri sürekli genişler:

●        Su, varlığın temelidir.

●        Suyun dönüştürücü gücü belirli fiziksel süreçlerle açıklanır.

●        Bu süreçlerin geçerliliği başka ilkelere dayanır.

●        Söz konusu ilkelerin de ayrıca gerekçelendirilmesi gerekir.

Bu süreçte herhangi bir nihai temele ulaşılmadığı takdirde sonsuz geriye gidiş problemi ortaya çıkar.

Buradaki temel güçlük, suyun yanlışlığından ziyade, suyun neden nihai açıklayıcı ilke kabul edilmesi gerektiğinin başka bir açıklamaya ihtiyaç duymasıdır.

3. Su İlkesinin Döngüsel Temellendirilmesi

Münchhausen Üçlemi’nin ikinci çıkmazı, bir önermenin yine kendisine dayanarak gerekçelendirilmesidir.

Aristoteles’in aktardığı olası gerekçelerden hareketle Thales’in su ilkesini şöyle temellendirdiğini varsayalım: Canlıların beslenmesi nemli maddelere bağlıdır, tohumlar nemlidir ve yaşamın devamı suyla ilişkilidir. Öyleyse su, canlılığın ve dolayısıyla bütün varlığın temelidir.

Ancak bu çıkarımın geçerli olabilmesi için bazı ek kabullerin benimsenmesi gerekir. Örneğin nemli olanın suyla özdeş veya suya indirgenebilir olduğu ve canlılığın kaynağının bütün varlığın kaynağını açıklayabileceği varsayılmaktadır.

Sorun, bu kabullerin kendilerinin de su ilkesine dayanarak açıklanması durumunda ortaya çıkar. Böyle bir durumda gözlemler, su ilkesinden bağımsız bir kanıt oluşturmaz; aksine, başlangıçta kabul edilmiş olan ilkenin doğrulanması için yeniden kullanılır.

Böylece gerekçelendirme kendi etrafında döner: Su canlılığın temelidir, çünkü canlılık nemle ilişkilidir; nemin temel olması ise suyun evrensel ilke olduğu kabulüne bağlanır.

Bununla birlikte önemli bir ayrım yapılmalıdır: Bir gözlemin bir teoriyi desteklemesi tek başına mantıksal döngüsellik oluşturmaz. Döngü, kanıtın geçerliliğinin doğrulanmak istenen önermeye önceden bağımlı olması hâlinde ortaya çıkar. Dolayısıyla Thales’in su ilkesi açısından döngüsellik, tarihsel olarak kanıtlanmış bir hata değil, olası bir temellendirme problemidir.

4. Dogmatik Kesinti: Suyun Nihai İlke Olarak Kabulü

Münchhausen Üçlemi’nin üçüncü seçeneği, gerekçelendirme zincirinin belirli bir noktada durdurulmasıdır.

Thales’in su ilkesine uygulandığında bu seçenek şu soruyu gündeme getirir: Su neden başka bir şey değil de arkhe olarak kabul edilmiştir?

Eğer bu soruya daha temel bir gerekçeyle cevap verilemiyorsa su, açıklama zincirinin sonunda temellendirilmeden kabul edilen bir başlangıç noktası hâline gelir.

Bu durumda Thales’in düşüncesi, üçlemin üçüncü seçeneği olan dogmatik kesintiyle ilişkilendirilebilir. Ancak burada dogmatik sözcüğünü, Thales’in bilinçli biçimde sorgulamayı reddettiği anlamında değil, gerekçelendirme zincirinin belirli bir önermede sonlandırılması anlamında kullanmak gerekir.

Üstelik suyun seçimi, sonraki doğa filozoflarının alternatif ilkeleriyle karşılaştırıldığında daha belirgin bir sorun hâline gelir. Anaksimandros'un apeiron (sınırsız/sonsuz olan), Anaksimenes'in hava ve Herakleitos'un ateş ilkesini önermesi, arkhe arayışında farklı başlangıç noktalarının mümkün olduğunu gösterir.

Bu çeşitlilik, suyun neden ayrıcalıklı bir konuma sahip olması gerektiği sorusunu güçlendirir. Ortak ve bağımsız bir seçim ölçütü ortaya konulmadığında suyun tercih edilmesi, zorunlu bir sonuçtan çok gerekçelendirilmesi gereken bir metafiziksel kabul olarak kalır.

5. Su İlkesinin Üçlem Dışındaki Kavramsal Sorunları

Münchhausen Üçlemi, su ilkesinin nihai olarak temellendirilmesiyle ilgilidir. Bununla birlikte Thales’in düşüncesi, üçlemden bağımsız bazı kavramsal ve mantıksal güçlükler de barındırır.

İndirgeme ve dönüşüm problemi: Su, gündelik anlamıyla sıvı, nemli ve belirli fiziksel özelliklere sahip bir madde olarak düşünülürse ateş, hava ve toprak gibi farklı nitelikteki varlıkların sudan nasıl türediği açıklanmalıdır. Bunun için bir dönüşüm mekanizmasına ihtiyaç vardır. Böyle bir mekanizma ortaya konulmadığında suyun evrensel ilke olarak kabul edilmesi, doğadaki çeşitliliği açıklamak yerine yalnızca ortak bir köken varsaymakla sınırlı kalır.

Tümevarım problemi: Nemli tohumlar ve besinler gibi sınırlı gözlemlerden hareketle bütün varlığın sudan meydana geldiği sonucuna ulaşmak, özel örneklerden evrensel bir ilkeye geçiş anlamına gelir. Ancak gözlenen bazı olgular, bütün gerçekliğin zorunlu olarak aynı temele sahip olduğunu kanıtlamaz. Bu bakımdan Hume'un tümevarım ve nedensellik eleştirisi, su ilkesinin epistemolojik yeterliliğini sorgulamak için kullanılabilir.

Arkhe kavramının anlamı: Arkhe'nin zamansal başlangıç, varlığın sürekliliğini sağlayan maddi zemin veya açıklayıcı ilke anlamlarından hangisini taşıdığı da önemlidir. Aristoteles, Thales'in düşüncesini madde nedeni çerçevesinde yorumlar. Ancak bu yorumun Aristoteles'in kendi metafizik sisteminin kavramlarını önceki düşünürlere geriye dönük olarak uygulama ihtimali vardır. Arkhe'nin anlamı kesinleştirilmeden su ilkesinin neyi açıklamaya çalıştığını tam olarak belirlemek mümkün değildir.

6. Thales'in Tarihsel Önemi: Eleştiriye Açılan Metafizik

Thales’in düşüncesini yalnızca temellendirme sorunları üzerinden değerlendirmek, onun felsefe tarihindeki önemini eksik bırakır.

Thales'in asıl yeniliği, evrenin kökenini mitolojik ve tanrısal anlatılar yerine doğanın kendi içindeki bir ilkeyle açıklamaya çalışmasıdır. Böylece evrenin kökenine ilişkin sorular, doğaüstü bir otoriteye başvurmadan tartışılabilecek bir düşünce alanına taşınmıştır.

Bu dönüşümün önemli bir sonucu vardır: Bir ilke doğal dünyadan seçildiğinde, neden o ilkenin tercih edildiği ve alternatif ilkelerden nasıl ayrıldığı sorgulanabilir hâle gelir.

Nitekim Anaksimandros'un suyun evrensel ilke olmasına yönelik itirazı ve Anaksimenes'in hava ilkesini önermesi, arkhe düşüncesinin eleştiri ve alternatif açıklamalar aracılığıyla geliştiğini gösterir.

Bu süreç, modern anlamda eleştirel rasyonalizmle özdeşleştirilemez; ancak düşüncelerin sorgulanması, alternatif açıklamaların geliştirilmesi ve bir ilkenin mutlak hakikat olarak görülmemesi bakımından eleştirel düşüncenin erken bir örneği olarak değerlendirilebilir.

Dolayısıyla Thales'in tarihsel önemi, suyun gerçekten bütün varlığın temeli olduğunu kanıtlamasında değil, doğanın bütünlüğünü akıl yoluyla açıklamaya yönelik bir araştırma başlatmasındadır.

7. Sonuç: Metafiziksel İlkelerin Temellendirilme Sınırı

Thales'in su ilkesini Münchhausen Üçlemi açısından değerlendirdiğimizde üç temel epistemolojik güçlük ortaya çıkar:

  1. Sonsuz geriye gidiş: Suyun arkhe oluşunu açıklamak için başka ilkelere başvurulduğunda, bu ilkelerin de gerekçelendirilmesi gerekir.
  2. Kısır döngü: Su ilkesini desteklemek amacıyla kullanılan gözlemler, ancak suyun evrensel ilke olduğu önceden kabul edildiğinde geçerli sayılıyorsa döngüsel bir temellendirme ortaya çıkar.
  3. Dogmatik kesinti: Su, kendisi başka bir ilkeyle açıklanmadan nihai başlangıç noktası olarak kabul edilirse gerekçelendirme zinciri bu önermede sonlandırılmış olur.

Bununla birlikte Münchhausen Üçlemi, Thales'in su ilkesinin yanlış olduğunu veya bütün metafiziksel açıklamaların anlamsız olduğunu kanıtlamaz. Gösterdiği şey, bir önermenin mutlak ve nihai biçimde temellendirilmesinin ciddi epistemolojik güçlüklerle karşı karşıya olduğudur.

Burada özellikle şu ayrımı korumak gerekir: Thales'in suyu arkhe olarak önermesi, onun bu ilkeyi mutlak ve sorgulanamaz bir hakikat olarak savunduğunu göstermez. Böyle bir yorum, tarihsel kaynakların sunduğu bilgilerin ötesine geçebilir.

Sonuç olarak Thales, Münchhausen Üçlemi'nin zorunlu olarak ilk tarihsel kurbanı olarak değil, üçlemin ortaya koyduğu temellendirme problemlerinin uygulanabileceği erken bir metafizik örnek olarak değerlendirilmelidir. Onun düşüncesinin felsefi değeri, nihai bir temel bulmuş olmasından çok, varlığın temelini sorgulanabilir doğal bir ilke üzerinden açıklama girişiminde bulunmasındadır.

Böylece Thales'in su ilkesi, iki yönlü bir felsefi anlam kazanır: Bir taraftan evrensel bir açıklama ilkesinin nasıl temellendirileceği sorununu ortaya çıkarırken diğer taraftan metafiziksel önermelerin eleştiriye ve alternatif açıklamalara açık hâle gelmesini sağlar. Bu açıdan Thales'in düşüncesi, hem epistemolojik temellendirmenin sınırlarını hem de felsefi sorgulamanın başlangıç koşullarını anlamak bakımından önemini korur.

Önemli akademik düzeltme: Yeni metinde özellikle iki aşırı iddiayı yumuşattım: Thales'in doğrudan dogmatik kesintiye düştüğünün kesin olarak söylenemeyeceği ve gözleme dayalı her gerekçelendirmenin döngüsel olmadığı. Bu ayrımlar, metnin felsefi savunulabilirliğini artırıyor.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder